Her kötünün içinde bir iyilik,her iyinin içinde de bir kötülük vardır. İnsan sadece görmek istediğini görür.

15 Ekim'den itibaren tüm kitap satış noktalarında

Geziyoruz biz

Hep okuyacak değiliz ya


21 Kasım 2017 Salı

Kader Taşı - Tolga Eligül

fantastik kurgu, macera
 Ne yaptığını bilmiyordu, ne yapacağını biliyordu.


Sonunda bu da oldu; meşakkatli bir yolculuk sonunda aralarına dâhil olduğum Kent Kitap Yazarlarından bir arkadaşımın kitabını yorumluyorum. Kent Kitap’ın 2017 Tüyap Kitap Fuarında en çok ilgi gören kitaplarından biri olan Tolga Eligül’ün ve “Kılıcın Öyküsü” serisinin ilk kitabı Kader Taşı incelemesine hoş geldiniz.

Kılıcın Öyküsü - Birinci Kitap

Kitap, Oathis’in gördüğü hayalle gerçek arası bir rüya ile başlıyor. Açık söylemeliyim ki; bugüne kadar okuduğum ilk bölümler içinde en ağır olanlarından biri. Isınmadan maça başlamak gibi bir anda kendinizi pek çok bilmediğiniz, tanımadığınız isim içinde buluyorsunuz. Dolayısıyla tavsiyem, özellikle başlangıçta kendinize sakin ve huzurlu bir kitap okuma ortamı hazırlamanız.

Sonraki bölümde, kitabın kahramanı ya da diğer kahramanlar arasında en ön planda olanı Malkhi ile tanışıyoruz. Annesi ve babasını küçükken kaybeden Malkhi, kaderinin peşinde sürüklenirken öğrendiği aşçılık ve demircilik hünerleri ilerleyen zamanda onun hayatını şekillendirecektir.

Hikâye birkaç koldan aynı anda ilerlediği için, birkaç cümle ile basitçe tarif edilebilecek bir konusu yok. Anlatmaya çalışırsak; türlü siyasi ve askeri manevralarla kendi krallığını kurmaya çalışan Orithi’nin gelecek planları içindeki en büyük hedef Bolic kentini fethetmektir. Bu amaçla kent içine yerleştirdiği askerlerin ise asıl görevlerinin haricinde, kendi dünyaları ve kendi aralarında açlık, hayata kalma ve âşık olma gibi pek çok sorunları vardır. Bu arada kuşatma nedeni ile zor günler geçiren Bolic Beyi’nin birdenbire ortaya çıkan gizemli yardımcısı, işleri onlar için daha da zorlaştıracaktır. Dahası savaşın seyrini değiştirecek olan silahın henüz kimse farkında değildir.

fantastik kurgu, macera
Kitabın ilk yarısına kadar birbirinden farklı zaman ve mekânlarda seyreden hikâyeler bir araya toplandıktan sonra okumak son derece kolaylaşıyor ve ilk baştaki pek çok bölük pörçük detay anlam kazanmaya başlıyor. Genel olarak hızlı bir akışa sahip olsa da hikâyeleri bir bütün olarak değerlendirme çabası, neresi olduğu hakkında bir fikrimizin olmadığı bir coğrafyada bahsedilen şehirler ve yüksek prodüksiyonlu bir filmi andıran kalabalık ana karakter sayısıyla, ilgi ve konsantrenizi sonuna kadar canlı tutmanız gerekiyor. Bu nedenle plajda, otobüste, kuyrukta birer ikişer sayfa okuyarak bitirebileceğiniz bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Enikonu vakit ve emek harcamanız gerekiyor.

Kanımca kitabın en büyük eksikliği, uygun bir yerine olayların geçtiği bölgelere ait bir harita eklenmemiş olması. Umarım devam kitaplarında ya da bu kitabın sonraki baskılarında bu eksiklik giderilir. Bir de yabancı dille pek arası olmayan biri olarak karakter isimlerinde Kharkym, Qysha, Xalyp gibi dilimizin dönmediği isimler yerine Cratos, Orithi, Baboo gibi isimler tercih edilirse okuma hızımızın daha iyi olacağını düşünüyorum.

Kapak ve baskı kalitesine gelince; daha kendi yayınevimi kötüleyecek kadar delirmediğime göre, elbette muhteşem (:

Şaka bir yanda anlatmaya değer bir kelime ya da baskı hatasına rastlamadım. Sadece adı “Kılıcın Öyküsü” olan bir seriye ait bir kapakta gladyatör kılıklı birinin resminin olmaması gerektiğini düşünüyorum. Umarım sonraki kitaplarda, konunun ruhuna ve adına daha uygun kapaklar görürüz.

“Bir serinin ilk kitabı için nasıldı?” diye bir soru sorulacaksa eğer, ikinci kitabı merak ettirecek, satın aldıracak kadar iyi diye cevap verebilirim. Bunu başarabilen bir ilk kitap amacına ulaşmıştır. Kendi yazarlık serüvenimden de öğrendiğim gibi  gerek yazım, gerekse basım aşamasında akla hayale gelmeyen pek çok deneyim kazanılıyor. Tolga Eligül’ün de bu tecrübelerini hayal gücü ile birleştirince çok daha iyi bir devam kitabı ile karşımızda olacağına inanıyorum.

Başarılar…
fanastik kurgu, macera, künye


Orijinal Adı: Kader Taşı (Kılcın Öyküsü - Birinci Kitap) 
Yayın tarihi: Ekim 2017 (1. Baskı)
Yazar: Tolga Eligül
Ebat: 12.5 x 19.5 cm
Sayfa: 356
ISBN: 9786052307038
Goodreads Puanı: 4.67



19 Kasım 2017 Pazar

Bütün Kuralları Yık! - Alper Kaya

polisiye, Alper Kaya
 Beyaz tavşanı takip ederken, ince ve uzun bire geçit buldum. Ölüm kadar ince, pişmanlık kadar uzun. Soluk al, soluk ver. Çünkü köşe başında seni bekliyor. Beyaz tavşan, artık biraz kırmızı. Kan kırmızısı.

Biz Komiser Tahsin’in Oğlak Yayınlarından çıkacak yeni baskılarını bekleyip dururken, hiç hesapta olmayan bir anda yapan Alper, bizleri Bütün Kuralları Yık! ile tanıştırdı. 2017 Tüyap Kitap Fuarı’nda hem yaklaşık iki yıldır sanal âlemden tanıştığım yazar ile el sıkışma hem de imzalı kitabını alma şansına eriştim.

Bütün Kuralları Yık! normal yaşantısında radyocu, diğer hayatında ise kiralık katil olan Nazım’ı anlatıyor. Yıllardır prensiplerine bağlı bir kiralık katil olarak iyi bir kariyer yapan Nazım, son işinden sonra hasbel kader kurallarından birini esnetince, tesadüfen kendine kurulan tuzağı fark eder. Kendine kurulan tuzağı ortaya çıkarmak isteyen Nazım, ilk kuralı esnetmenin getirdiği şansa inanarak, sıra ile tüm kurallarını terk etmeye başlar.

Kitap, Alper Kaya’nın ünlü serisi Komiser Tahsin’den aşina olduğumuz sade anlatımın izlerini taşıyor. Ancak bu kez yan karakter tahlilleri daha hafif geçilip, olayın kendisine odaklanılmış. Kiralık katil Nazım, tıpkı Komiser Tahsin gibi, karanlık ve kirli siyasi ilişkiler ağında ayakta kalma savaşı verirken, benzetmeler, tasvirler, aforizmalar gibi edebi terimlerle vakit kaybetmiyor; amacına odaklanmış bir vaziyette işine bakıyor.

Alper’i tanıyanlar hayatında ne denli polisiye odaklı olduğunu ve yazın hayatını buna göre planladığını bilirler. Hal böyle olunca ister istemez kitabı okurken siz de dedektifçilik oynamaya başlıyorsunuz ve ister istemez birkaç yerde kendinizce hatalar ya da tuhaflıklar buluyorsunuz. Yazarın bunları “bakalım dikkatli bir okur musunuz?” diye kontrol etmek için bıraktığı deliller olup olmadığından emin değilim. Ayrıca aramızdaki hukuku ve çok yakında yayınlanacak olan kitabım nedeni ile yorum yapma sırasının Alper’de olduğunu göz önünde bulundurunca asıl ve ağır tşk içeren eleştirilerimi özelden yapacağım. Ancak yine de bloğumun korunması gereken bir şanı olduğunu düşünerek şu noktaya değinmesem çatlarım;

Bir yerlerde film makarası diye bir şey geçiyor. Film makarasının nasıl kopyalandığını bilmiyorum ama konu o değil; sadece 2017 yılının sonlarında olduğumuzu ve en az 10 yıldır en profesyonel makinelerde bile sd kart kullanıldığını hatırlatmayı bir borç bilirim. Yazar burada makaralı film makinelerini kullanmakla ne yapmak, nereye varmak istemektedir? 


Polisiye, Alper KayaOğlak Yayınları’ndan çıkan kitabın kapağında ucuna susturucu yerine mikrofon takılı tabanca görseli, Nazım’ın çifte kimliği düşünüldüğünde harika. Her şey bir tarafa kitabı okuyan bir grafiker ile karşı karşıya olduğumuzu düşünürsek, Türkiye şartlarında bu bir mucize. Ancak “ü” harflerinin noktaları üst tarafa doğru hizalanamamış (bu belki sadece bendeki kitaptadır) olması ve en alttaki “y” harfinin diğer harflerle aynı hizada olmaması bana pek doğru gelmedi. Aynı şekilde iç sayfalarda çok az (hatta sol sayfaların sağında hiç) kenar boşluğu bırakılmasını beğenmedim.

Bunlar dışında 133 sayfalık uzunluğu, Amerikan polisiyelerini aratmayan olay akış hızı ile son derece okunabilir bir roman. Bir gecede (hatta birkaç saatte) bitirilebilir, “ağbi okumak istiyorum ama çabuk sıkılıyorum yeaa” diyenlere hediye edilebilir, Alper’in çağrıldığı her kolektif işe bulaşmayıp, enerjisini sadece kendi eserlerine verse çok daha güzel şeylerin olacağının habercisi bir kitap.


Alper Kaya, künyeBir sonraki fuarda tekrar görüşmek üzere…



Orijinal Adı: Bütün Kuralları Yık!
Yayın tarihi: Kasım 2017 (1. Baskı)
Yazar: Alper Kaya
Ebat: 12 x 21.5 cm
Sayfa: 133
ISBN: 9789753299329
Goodreads Puanı: 4.33

7 Kasım 2017 Salı

İncir Kuşları - Sinan Akyüz

suada begiç hatiboviç
Kim bilir, şimdi ne kadar da güzeldir ölüm. Kahverengi toprakta huzur içinde uyumak, başının üzerinde hafifçe esen yelin kuru otlar arasında çıkardığı hışırtıyı dinleyip hoş seda bulmak… Ve her şeyden önemlisi içinde bulunduğu anı unutmak, hayatı ve bu hayatta yaşayan günahkar insanları bağışlamak…


Güzel Edirne'min güzel insanlarının bir araya gelerek kurduğu, yerel basının yakıştırdığı kısaltmayla E.K.O.G.'un Ekim ayı kitabı İncir Kuşları ile huzurdayım. Kasım ayı kitabının, benim kitabım olmasını hala saf duygularla umut ederken, kitabın yorumuna başlıyorum.

Kitabımız, 1992 yılında ve sonrasında, eski adıyla Yugoslayva'da yaşanan soykırım ve diğer katliamlar çerçevesinde, konservatuar eğitimi alan Boşnak Suada isimli kadının hayatını ve başından geçen, maalesef korkunç olayları konu alıyor. Açık konuşayım, kitap olsun, film olsun bu tarz içerikleri olan hiçbir yapıtı okumuyor, dinlemiyor, seyretmiyorum. Yapana da hayret ediyorum. Kendimi sıkmak, buhrana sokmak, kasıtlı olarak, bilerek üzmek anlamsız geliyor. Maksat yaşananlar hakkında bilgi edinmek, fikir sahibi olmaksa belgesel ya da haber programı, bilemedin otobiyografi gibi bir şeyi tercih etmek gerek diye düşünüyorum. Bence kitap (daha doğrusu tür olarak roman) dediğin şey insanı rahatlatmalı, zihni boşaltmalı; kitap insan güzel vakit geçirtecek bir şey olmalı.

Kitabın kapağına bakar bakmaz 45. baskı olması dikkatimi çekiyor. İster istemez beklenti büyüyor. Ancak okumaya başladıkça bunca baskının tek sebebinin insanların gerçekte yaşananlara gösterdiği ilgi olduğunu düşünüyorum. Kitabın ilk basıldığı dönemde çıkan haberlere, blog yazılarına, reklâmlara bakınca da insanların bu duygularının sömürülmesine yönelik pek çok yazı ile karşılaşıyorum.

Gerçekte yaşananların iğrençliği, acımasızlığı, korkunçluğu ve dayanılmazlığını bir kenara bırakıp (ki evet bu çok zor) kitaba sadece edebi bir eser olarak bakmaya çalıştığımızda maalesef elimizde bir şey kalmadığını görüyoruz. Zira kitap edebi anlamda kesinlikle facia… Dümdüz, basit bir anlatım var. Tarık ve Suada'nın birbirlerine hitap edişleri korkunç. İfeta Teyze'nin olaylara bakış açısı, tahminlerini aktarışı, haber sunan bir spiker kıvamında… Muhabbetin tıkandığı her yerde yazarı kurtaran tek şey Aişa'nın lezzetli pitaları… Haftanın yedi günü, günde üç öğün pita pişen bir ev…  Düzen kurgu, edebi anlatım, hiçbir şey yok. Teyze mutfaktan erik kompostosu almaya gidiyor, sofraya döndüğünde elinde şarap kadehi… Aliya İzzetbegoviç'in kaçırılması var ama akıbeti yok… Ne bir tasvir, ne bir betimleme... Daha da bir sürü eksik, kayıp parça. Belki daha çok daha fazla şey bulacaktım ama Suada'nın esir alınmasından sonra konu iyice berbat bir yere gidince, yüzümü buruşturmaktan anlatım tekniğine kendimi veremedim. Kısaca yazar, gerçekte yaşananların vahametinin arkasına saklanarak geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmayı başarmış.

suada begiç

Bu arada araştırdığım kadarıyla gerçekte Suada Begiç diye bir piyanist yok. Farklı bir isim kullanılmıştır diyeceğim ama kitapta anlatılan Suada, geçmişinden utanmamayı öğrenmişti, bu nedenle gerçek ismini saklayacağını düşünmüyorum. Bunun dışında konu ile ilgili olan birinin bilmediği, gazete ya da haberlerden duymamış olabileceği ekstra bir detay içermiyor. Zaten en arkadaki kaynakçada verilen kitap ve film isimlerine baktığımızda, elimizde tuttuğumuz kitabın "derleme" bir kitap olduğu açıkça ortada. Umarım yapılan, "Bosna'da yaşananlardan ekmek çıkarma" çalışması değildir ve bu düşünce sadece benim terbiyesizliğimdir.

Alfa Yayınlarından çıkap kitap kapağı, doğal olarak Mostar Köprüsü ile bezenmiş. Kullanılan yeşil - turkuaz tonu beğendim. Bunun dışında içeriği itibarıyla okumakta gerçekten zorlandığım bir kitap oldu. Umarım benzer bir olay dünyanın hiçbir yerinde bir daha yaşanmaz ve kimse kitabını yazmaz.



Ø     Orijinal Adı: İncir Kuşları
Ø      Yayın tarihi: Ağustos 2017 (45. Baskı)
Ø      Yazar: Sinan Akyüz
Ø      Ebat: 13,5 x 19,5 cm
Ø      Sayfa: 328
Ø      ISBN: 9786051064390
Ø      Goodreads Puanı: 4.14


19 Ekim 2017 Perşembe

Başlangıç - Dan Brown

         
origin,başlangıç, langton
Eskiden otobüste tek başına geçirilen birkaç dakika, işe yürüyerek gitmek veya bir randevuyu beklemek gibi insanın yalnız kalıp düşünebileceği sessiz zamanlar artık katlanılmaz geliyordu. Farkında olmadan insanların elleri sürekli telefonlarına, kulaklıklarına, oyunlara gidiyor; teknolojinin bağımlılık yapan çekimine karşı koyamıyorlardı. Geçmişin mucizeleri, yepyeni olana duyulan açlıkla silinip gidiyordu.


Dan Brown ne zaman kitap çıkarsa yer yerinden oynuyor. Edebi yanını bilemem ama ilgi çekmeyi kesinlikle çok iyi başarıyor.

Bu kitap hazırlanırken de çevirmenlerin, bir odaya kapatılması, dışarı ile görüştürülmemesi vs. derken, epey bir yaygara koptu.

Kitap her ne kadar dilimize "Başlangıç" olarak çevrilmişse de, biz çizgi roman hayranları biliriz ki Origin kelimesini Türkçe'de en iyi Köken karşılar. Neyse bu tercihe açık bir konu, kitabın geneline bakınca çok da önemli değil zaten.

Çocukken de bunu yapardık ama büyürken bir yerlerde bıraktık.

Her Langton macerası gibi yine katedraller, manastırlar, dinler tarihi arasındayız. Her kapının altından bir heykel, resim, sanat eseri, o sanat eserinin içinden çıkan derin anlamlar (sanatçının kendisi bu kadar derin anlam yüklememiştir) çıkıyor. Ancak bu kez çok önemli bir fark var. Langton'un eski öğrencisi, dahi çocuk Edmond Kirsch, dinlerin sonunu getirecek bir keşif yaptığını iddia ediyor. Tüm dinlerin ortak merakı olan ve kendince cevaplandırdıkları "Nerden geliyoruz, nereye gidiyoruz" sorularında Kirsch, tamamen bilimsel ve kesinlikle reddedilemez cevaplar getirmiştir. Elbette bu keşfin ortaya çıkması pek çok din adamının işine gelmediğinden, keşfi tüm dünyaya duyurmak oldukça zorlu olacaktır.

Pek çok yerde, ana konudan bağımsız bol bol yukarıda bahsettiğim sanat eserlerinden bahsedilmiş. Hatta sanat müzesinde geçen ilk 150 sayfada neredeyse müzedeki tüm eserlerin katalog bilgileri nokta atlanmadan verilmiş. Bu noktada ister istemez tüm eserleri google amcaya sorup, neye benzediklerini görmek istiyorsunuz. O yüzden kitabı okurken, internet bağlantınızın olmasına dikkat edin.

Arkadaşlar, Tanrı'nın var olmadığını kesin bildiğimi söylemiyorum. Tek söylediğim, bu evrenin ardında ilahi bir kudret varsa, onu tanımlamak için yarattığımız dinlere bakıp kahkahalarla gülüyordur.

Gelgelelim kendi adıma açıklanan keşfi pek de tahmin edilemez ya da dinlerin temelini sarsıcı olarak bulmadım. Çok bilgim yok ama nereden geldik sorusuna pandeistler de yıllardır buna benzer şeyler söylüyor. Ayrıca nereye gidiyoruz sorusuna benzer bir cevap vermek için de Kirsch kadar dahi olmaya gerek yok. Açıkçası ilk baştaki anlatımlarla hedef o kadar yükseldi ki; ben roman kurgusu dışında gerçek hayatta da tartışmalara yol açabilecek bir teori bekledim. Bunun dışında sayın yazar, umarım finale kimsenin şaşırmasını beklemiyordur. 

Altın Kitaplar'ın yayına hazırladığı Başlangıç sanırsam biraz aceleye gelmiş. Pek çok yer de imla da ciddi sıkıntılar var. Ayrıca Dan Brown kitaplarının bulabildikleri her boşluğuna "Da Vinci şifresi Yazarı" yazmalarındaki mantığı anlamadım. Dan Brown lan bu… ne yani? Bunu yazmasanız tanımayacaklar mı yazarı? Adam üstüne kaç kitap çıkardı, hala mı da vinci?

Geçmişini hatırlamayanlar, onu tekrar yaşamaya mahkumdur.

Yine de 533 sayfalık uzunluğuna rağmen, su gibi akıp gidiyor, hiç sıkılmadan okuyabiliyorsunuz. Ancak yine de okuyacaksanız biraz ucuzlamasını bekleyin derim, zira hali hazırdaki satış fiyatı bence pahalı.  

Pahalı demişken, okuduğum bu kitabı sayfamı takibe alan bir kişiye hediye etmek istiyorum. Çekiliş şartları aşağıda ve eğer katılmak isterseniz linke tıklamanız yeterli. Link sizi doğrudan katılım sayfasına götürecek. Son katılım 31 Ekim…
başlangıç, origin, çekiliş
künye



Orijinal Adı: Origin
Yayın tarihi: Ekim 2017 (1. Baskı)
Yazar: Dan Brown
İngilizce'den Çeviri:  Petek Demir İncek
Ebat: 13,5 x 21,5 cm
Sayfa: 536
ISBN: 9789752123267
Goodreads Puanı: 3.94

8 Ekim 2017 Pazar

Yedikuleli Mansur - Mehmet Berk Yaltırık

korku, edebiyat, vampir
Rakija. Erik rakısı da derler. Bizim oralardan… Belki bir daha içme fırsatın olmaz, tatmadan gittim dünyadan demezsin!

Sabahın altısında yorum yapmak da adet oldu. Gerçi keyfimden değil, Aral efendi yüzünden eleştirel yaşamım yeni bir boyut kazandı. Aslında pek şikâyetim yok, nicedir yapmak istediğim bir şeydi, hayata geçirmeye Aral vesile oldu.

Bu kez yine memleketten, Edirne’den bir yazar var. (Aslen Adana’lı ama 17 seneden beri burada yaşıyor. Bu onu en az benim kadar Edirne’li yapar.) Edirne Kitap Okur Grubu’nda ayın kitabı sırasını bana verince aklıma birden geliverdi, pat diye söyleyiverdim adını. Bir tek Edirne’li olması ile değil, Kayıp Rıhtım, gölge e-dergi, Seyfettin Efendi ve daha birçok platformda ismi karşıma çıkan songulyabani Mehmet Berk Yaltırık ve kitabı Yedikuleli Mansur karşınızda…

Mansur’un hikâyesi 1500’lü yılların ortasında, zorbazlar, kabadayılar, kulağı kesikler bıçkın delikanlılar, itler, kopuklar, aşufteler ve daha pek çokları arasında geçiyor. Elbetteki insanlar dünyasına ait bu karakterlere, yazarlık uzmanlık alanı olan yeraltı dünyasının canavarları, ecinnileri, urdalakları, hortlakları eşlik ediyor.

İşte tüm bu ahval dâhilinde, bir tas sıcak çorbaya hasret ama zorbazlığa namzet, şahsına Yedikuleli mahlasını münasip bulup yakıştıran Mansur, İstanbul gecelerinin heyulası Ases Ahmet’in, ne idüğü belirsiz bir gulyabani tarafından katledilmesini üzerine yollara düşer. Gayesi, bileğinin kuvveti, gölgesinin heybeti ile İstanbul’un tüm tekmil kabadayılarının birden karşısında susta durdukları Kara Şaban’ın çırağı olup, racon, besa ve yiğitlik adına öğrenmek, sokaklarda göğsünü gere gere, topuk vura vura, nara ata ata yürümektir.

korku, vampir, edebiyat
Lakin elbetteki işler bu kadar basit değildir. Mansur Kara Şaban’a kapulandığı daha ilk günden hem öte dünyanın mahlûklarını, hem de bu dünyanın bil cümle cadılara taş çıkartacak kadar acımasız insanlarını karşısında bulur. 

Mansur bir yandan zorbazlık sanatını öğrenir, bir yandan da İstanbul’u ecinni belasından temizlemeye çalışırken biz de sürükleyici bir macerayı okuyup duruyoruz. Toplantıya gelecek diye değil ama Edirne’li yazarlar içinde kesinlikle en profesyonel işi kitap. Tarih doktorası yapan yazar, özel ilgi alanı olan Anadolu ve Balkan efsaneleri hakkındaki bilgisini de ustalıkla kullanmış.

Yedikuleli Mansur’un hikayesi gerçekten sürükleyici, kendi adıma beğendim. Okurken pek çok kere kendimi Kara Şaban ve Mansur’un ardında, ceketim omuzlarımda, ayakkabılarımın üzerine basmış, topukları takırdatarak yürürken buldum. (Kitaptaki racona ters ama benim hayalimdeki kabadayı profili bu şekilde ne yapayım?)

“Toprak ayağına torpil geçiyorsun, bu kitabın hiç mi kötü yanı yok?” diye merak edenler; sıradaki paragraf sizin için…


Evvela, her ne kadar akıcılığı çok etkilemese de, konunun akıcılığı içerisinde, anlamını bilmeseniz bile bir şekilde fikriniz olsa da, çok fazla eski kelime var. Belki biraz daha sade dil kullanılabilirdi. (Ancak yine de bu husus tartışmaya açık, herkes başka bir fikir ileri sürecektir.) İkinci olarak da önsözde ve dipnotlarda kitabın pek çok noktasının gerçekle alakalı olmayıp, kurgusal olduğunu belirten itirafları, dürüstçe bulmakla beraber, romanın tadını ciddi derecede kaçırdığını düşünüyorum. Tüm bunlar kitabın sonunda da açıklanabilir, okur “ben gerçek sanmıştım, meğerse adam ne kurgulamış arkadaş” diye hayıflandırılabilirdi. (Belki inanmayacaksınız ama “hayıflandırılabilirdi” kelimesi için word hata vermiyor.) Aynı şekilde karakterler türkü mırıldandığında dipnotla “o yıllara uzanıp uzanmadığı meçhul olup, kurgu icabı zikredilmiştir.” demek yerine, mısraların Türkçe karşılığını vermek, çok daha güzel olacaktı. Son olarak romanın zaman kurgusunu da yadırgadım. Kara Şaban ve tayfasının her yere yürüyerek gittikleri ve ciddi mesafeler kat ettikleri göz önüne alınırsa, her şeyin bir güne sığması pek makul gelmedi. Öte yandan Kırım’a göz açıp kapayıncaya kadar gidip gelmelerini hiç yadırgamadığım düşünülürse belki sıkıntılı olan benim zaman algımdır; bilemem.

Kitap, İthaki’den çıkmış ve 2 baskı yapmış. İthaki’nin kendine has fiziki kalitesi her zamanki kusursuz olmakla birlikte yer yer imlada sıkıntılar göze çarpıyor. İçeriğin tüm orijinalliğine rağmen kapağın ciddi derece Oktay İhsan Anar kapaklarına benzemesi hoş olmamış. (Not: Toplantıda da bunu belirttik, lakin Oktay İhsan Anar’ı bu türün piri olarak kabul ettiği için bunun normal olduğu cevabını alınca, sağ elimizi sol omzuma götürüp “eyvallah” dedik) 




künyeVelhasıl masal, hurafe, kocakarı hikâyesi ya da adına her ne derseniz deyin, bu alandaki akademik bilgisi, bunları anlatmak, aktarmak istemede ki hevesi ile güzel bir adam tanıdık. İnşallah sadece yazdığımız kitapları tartışmak için değil, kahvede çay içmek içinde bir araya geliriz.


                                                       

Yayın tarihi: Mart 2017 (2. Baskı)
Yazar: Mehmet Berk Yaltırık
Ebat: 13,5 x 21 cm
Sayfa: 296
ISBN: 9786053756484
Goodreads Puanı: 4.48










26 Eylül 2017 Salı

Ufak Şeyleri Dert etmeyin - Richard Carlson

kişisel gelişim, kitap yorumu
Yaratılan bir bardak er geç kırılacaktır.

Bu kez elimde kişisel olarak gıcık olduğum kişisel gelişim türüne ait bir kitap var. "Amerika'da ilk defa bir kitap bir yılda 5.7 milyon sattı" iddiası bir tarafa "Huzurlu olmak istiyorsanız UFAK ŞEYLERİ DERT ETMEYİN Hepsi de ufak şeylerdir." yazan, tam sayfa bir başlığı var.


İçeriğe gelince, her biri birer ikişer sayfadan ibaret 100 madde de evrenin sırları, hayatın mucizeleri ayaklarımızın altına serilmiş ve her madde bir başlıkla taçlandırılmış. Ufak Şeyleri Dert Etmeyin, bu mucizeler listesinin ilk maddesi. Söz konusu maddeler arasında Övgü ve Yergi Aynı Şeydir (Md.33), Rastgele İyilikler Yapın (Md.34), Postayla Evlat Edinin (Md.57), Bu da Geçer (Md.90) gibi maddeler, açıklamaları ile birlikte verilerek, hayatımızın geri kalanında daha mutlu olabilmek için yapmamız gerekenler sıralanmış.

Tüm kişisel kitaplarında olduğu gibi bu da, akıllı, mantıklı, bir şekilde uygulamak mümkün olsa mutlaka işe yaracak, onlarca güzel tavsiye içeriyor. Lakin türdeş tüm kitaplar gibi bu kitap da aynı ve o önemli soruyu cevapsız bırakıyor; "Bu tavsiyelere uymayı nasıl başaracağız?"

Misal şöyle bir bölüm var: "Trafikte sakin kalmayı deneyin. Yoksa sinirleriniz erken yıpranır, enerjiniz tükenir, günün geri kalanını sürekli stres altında geçirirsininiz. Oysa 2 saniyelik bir sabır gösterisinin sizi daha pozitif, daha mutlu bir insan yapar. 2 saniye kendiniz tutmanın hayatınızda yapacağı değişikliğe inanamayacaksınız."

Vauvvv. Dostum, birden nasıl aydınlandım, anlatamam. Bende sorunum ne diyordum. Meğersem hep o ki saniye yüzündenmiş. 

kişisel gelişim

Maddeler halinde hazırlandığından, bir ders kitabı algısıyla okuduğumdan olsa gerek, aklımda neredeyse hiçbir şey kalmadı. (Yukarıdaki not aldığım için hatırlıyorum.) Ki hoş kalmış olsa bile maddeleri hayata uygulamaya çalışmaktansa, ameliyatla sinirlerinizi aldırmak daha kolay, tatbiki daha mümkün gibi görünüyor. Ancak hatırladığım kadarıyla maddelerin tümü "koy götüne rahvan gitsin" ya da "takma kafanı, siktiret" mantığı baz alınarak oluşturulmuş. "Başınıza kötü bir şey geldiğinde 100 sene sonra bunun bir önemi olup olmayacağını düşünün. Önemi olmayacağını anladığınızda ne kadar rahatladığınıza inanamayacaksınız" diye madde var mesela. Gerisini anlayın işte.

Kısaca her kişisel gelişim kitabı gibi, teoride mükemmel, pratikte uygulaması neredeyse imkansız önerilerle dolu. Muhtemelen gerçek yaşama ait tek faydası yazarına olmuştur. Zira çeşitli yayın evlerinde onlarca baskı yapmış ve hala satışta olan bir kitap.

Sahi, aranızda hiç kişisel gelişim okuyarak ufku açılan, idealindeki ruh haline kavuşan biri var mı?

Ufak Şeyleri Dert etmeyin - Richard Carlson


Orijinal Adı: Don't Sweat The Small Stuff... and It's All Small Stuff
Yayın tarihi:  2006 (9. Baskı)
Yazar: Dr. Richard Carlson
İngilizce'den Çeviri: Esat Ören
Ebat: 13,5 x 19,5 cm
Sayfa: 155
ISBN: 9789753371179
Goodreads Puanı: 3.52

16 Eylül 2017 Cumartesi

Sunset Park - Paul Auster

roman, kitap yorumu, pdf
Bir kadının bedeninden dünyaya gelirsin, doğduktan sonra sağ kalmayı başarırsan, yaşamını sürdürebilmen için annenin seni besleyip bakması gerekir ve doğduğun andan öldüğün ana kadar başından geçen her şey, içinde kabaran her duygu, her öfke patlaması, her ihtiras dalgası, her gözyaşı, her kahkaha, ömrün boyunca hissedeceğin her şey, ister mağara adamı ol, ister astronot, ister Gobi Çölünde, ister Kuzey Kutbu’nda yaşa, senden önce yaşamış herkesin hissettiği şeylerdir.






Bu kez yorum yok. Aslında var ama burada yok. Bundan sonra bazı yorumlarım xyazar.com adlı, yepyeni genel kültür portalında olacak. Aşağıdaki resimden de anlayacağınız gibi Aral ile birlikte, sabahın 06:00'sında yaptığımız kitap yorumunu buradan okuyabilirsiniz... 

roman, kitap yorumu, pdf






Ø      Orijinal Adı: Sunset Park
Ø      Yayın tarihi: Ocak 2011 (1. Baskı)
Ø      Yayınevi: Can Yayınları
Ø      Yazar: Paul Auster
Ø      Ebat: 12,5 x 19,5 cm
Ø      Sayfa: 208
Ø      ISBN: 9789750712548
Ø      Goodreads Puanı: 3.56

30 Ağustos 2017 Çarşamba

Koğuş - Robin Cook

tıp, cinayet, gerilim, doktorSanırım o eski bol okumalı, bol yorumlu, bol edebiyat dolu günler geride kaldı. Yani tamamen kalmadıysa bile bir kat derine indi ve tekrar yüzeye çıkması için biraz beklemem gerekecek. Zira Ilgın Hanım’a kardeş geldi. Çok kısa bir süre sonra gerek fotoğraflarda gerekse site logosunda ve bilumum yerlerde Aral Efendi de yer alacak. Ancak bunun ne zaman olacağı konusunda net bir tarih yok.

Bu nedenle bu süreçte daha hafif, kafa yormayan, nerede kalmıştım, ne olmuştu diye düşünmeyeceğim kitaplar okumaya gayret edeceğim. İlk olarak da Robin Cook’un Koğuş isimli romanını seçtim. Facebook üzerine ben hariç herkesin mesajlarına cevap vermesine darılıyor olsam da doktorun benim edebi hayatımdaki yeri ayrıdır. Bunu kitapları hakkındaki diğer yorumlarımda da görebilirsiniz.


Robin Cook’un ülkemizdeki ilk kitabı Heykel, 1978 de yayınlanmış. O günden bu güne son kitabı olan Denek ise 2015’de. Birkaç gün önce Amerika’da piyasaya çıkan “Charlatans”ı merakla bekliyorum. Acaba bu zaman aralığında kitapları halen yayınlanan başka bir yabancı yazar var mı?


1984 tarihli Koğuş, maalesef bildiğimiz gibi. Ben gibi daha önce birkaç Robin Cook romanı okuduysanız, kolaylıkla olay örgüsünü ve sonunu tahmin edebiliyorsunuz. Çoğu kitabında olduğu gibi yine bir hastane, hasta yataklarında yaşanan ani ölümler, kısıtlı tıbbi ve maddi kaynakları daha verimli kullanmak adına uygulanan prosedürler, kokuşmuş Amerikan sağlık sistemi, işinde son derece başarılı ama aynı oranda kendini beğenmiş, bencil, sinir bozucu, ego manyağı erkek doktor karakterimiz, onun yanında bu doktora delice bir sevgiyle bağlı, akıllı, alçak gönüllü, sağduyulu, ezik ama tüm bu ezikliği, pasifliğine rağmen olayı çözecek kadın karakter… Kısaca doktorun kitaplarında onlarca kere tekrarlanan standart şablonunun üzerine oturtulmuş sıradan bir kitap. 

İlk okuduğum kitaplarından biri olsaydı belki daha fazla keyif alırdım ama 15 Robin Cook kitabının ardından çok sıkıcı geldi. Aksiyondan uzak, gerilimi düşük… Konunun tahmin dilebilir olması bir tarafa, finali tahmin edemeyelim diye yapılan bayat numaralar da iç kararttı. Nerde Jack & Maura serisi nerede bu.

tıp, gerilim, doktor, cinayet1984 yılında basılan bir kitap için çevirisi fevkalade. Bunu sık sık söylüyorum ama fırsat bulursanız mutlaka eski tarihli kitaplar okumayı deneyin. Sadece çeviriden bile Türkiye’nin o günkü sosyo-kültürel yapısı hakkında fikir edinebilirsiniz. Mesela 1984 yılında ülkemizde hala “dansçı” diye bir meslek grubu yokmuş, dansöz denmeye devam ediliyormuş. Yine gördüğümüz kadarıyla bugün –maalesef- bir hakaret olarak kullanılan “geri zekalı” tabiri o günlerde sadece tıbbi bir teşhisten ibaretmiş. 

Altın Kitaplar tarafından basılan ve benim bir sahaftan bulduğum kitap, toza, neme ve yıllara gayet iyi dayanmış. Her ne kadar sayfalar önce ıslanıp sonradan kurumuşsa da hepsi sapasağlam duruyor. 

Son olarak kitabı benden önce okuyarak ilk sayfaya 7 Nisan 1984, son sayfaya da 23 Nisan 1984 diye imza atan Nilgün’e sevgiler. Burayı okursan bil ki kitabın artık emin ellerde…
künye



   Ø  Orijinal Adı: Godplayer
   Ø  Yayın tarihi: Şubat 1984 (1. Baskı)   
   Ø  Yazar: Robin Cook
   Ø  İngilizce'den Çeviri: Esat Ören
   Ø  Ebat: 12,5 x 19 cm 
   Ø  Sayfa: 398
   Ø  Goodreads Puanı: 3.7

 
UA-57355180-1