Her kötünün içinde bir iyilik,her iyinin içinde de bir kötülük vardır. İnsan sadece görmek istediğini görür.

15 Ekim'den itibaren tüm kitap satış noktalarında

Geziyoruz biz

Hep okuyacak değiliz ya

17 Haziran 2017 Cumartesi

The Witcher Kader Kılıcı - Andrzej Sapkowski - Andrzej Sapkowski

canavar, yüzüklerin efendisi, elfler
Bir Witcher’in hayatı kolay değildir. Yaptığı iş gereği boğazına kadar pisliğe batıp tüm şehri tehdit eden ölümcül canavarların peşine düşer, denizkızlarını ikna etmeye çalışır. Asıl meselenin ejderhayı öldürmek değil hazinesinin nasıl paylaşılacağı olan bir maceraya gönülsüzce katılmak, insanların mı yoksa kadim türlerin mi daha büyük canavarlar olduklarına karar vermek zorunda kalır. Sihirbazlar, prensler, canavarlar, derebeyleri, rahipler, ozanlar ve her türden canavar bu topraklarda yaşar, hayatta kalmak için savaşır, sever ve nefret eder. Hepsinin arasında ise Rivyalı Geralt tek başına yürür.

İlkinin üzerinden fazla zaman geçmeden ikincisi de çıkmış. Duyar duymaz Güneş’e haber verdim; al da okuruz diye ama geç kalmışım. Gerald’ın Edirne de ki en büyük hayranı olarak çoktan almış meğerse. Okur okumaz da bana getirdi; artık amaç kitaplarını benimle paylaşmak mı yoksa, hayranı olduğu Witcher serisinin daha geniş kitlelerce tanınmasını sağlamak mı onu bilmem. Tek bildiğim bu kez bana “hadi daha okumadın mı” diye soramadan iade ettim kitabını. Şimdi de yorumumu yazıyorum.

Yorum demişken, sanırım, bloggerlik kariyerimin sonlarına yaklaşıyorum. Nedendir bilmem ama artık okuduğum kitaplara yorum yazmak zül geliyor. Üç yılın sonunda tanıştığım birkaç güzel insan dışında, iki elin parmakları kadar geri dönüş alamamak hevesimi kırdı belki de. Mesela bu yorumdan itibaren Ilgın’ın resimlerini paylaşmaktan vazgeçiyorum. Uğraşmak içimden gelmiyor çünkü. Siz farkında değilsiniz ama o sevimli sıpanın buraya bir fotoğrafını koyacağım diye anamdan emdiğim süt burnumdan geliyor. İşe yarar tek kare fotoğraf çekebilmek, inanın şu yorumu yazmaktan daha çok zaman alıyor. Büyüdükçe kaprisi de artar oldu. Dondurma sözü almadan, kitabı eline almıyor zaten; alsa da hep şebeklik, hep şımarıklık.

The Witcher Kader Kılıcı - Andrzej Sapkowski

Bilmem fark ettiniz mi bu kez girizgâh, hem uzun, hem de içerikten alakasız oldu. Zira kitabın üzerine konuşulacak pek bir tarafını bulamadım. Adamın biri var, belli prensipleri dahilinde önüne geleni –genelde canavar olanları- doğruyor.

İlk kitabın aksine aksiyon dozu daha düşük. Geralt bu kez efsanevi canavarlarla değil de kendi iç dünyasıyla savaşıyor. Maceraların kimi yerlerinde bitmek tükenmek bilmeyen, sakız gibi uzatılan kimi sahnelerden içime fenalık geldi. (mesela şu an adını hatırlamadığım buçukluk, Geralt ve Dandelion’un bankada yaşadıkları)

Hayal gücü kuvvetli bir adam olmakla beraber, dövüş sahnelerinin anlatımlarını gözümde canlandırmakta gerçekten zorlandım. Witcher’in kolu nerde bitiyor, bacağı nereden nereye dönüyor, anlamaya çalışırken beynim sulandı. Başta Güneş olmak üzere hayranları beni dilediği kadar taşlayabilir ama bilgisayar oyunları olmasa, bu kitapların yüzüne bakan olacağını zannetmiyorum.

The Witcher Kader Kılıcı - Andrzej Sapkowski

Mutlu sonu dışında beni pek tatmin etmeyen bir kitap oldu. Kapak tasarımında anladığım kadarıyla Geralt’ın bilgisayar oyunlarındaki görüntüsü kullanılıyor. Ancak yurtdışı kapakları incelediğimizde, o kapaklardaki Geralt’ın tipi, benim gözümde canlanana daha çok benziyor.

Kapak demişken, arka kapakta yine yere göğe sığmayan yorumlar var ama siz yine de çok inanmayın derim. Güzel, hoş vakit geçirmek için sıkmayan, hızlı okunan bir eğlencelik ama daha fazlası değil. 

The Witcher Kader Kılıcı - Andrzej Sapkowski


Orijinal Adı: Miecz Przeznaczenia
Yayın tarihi: Mayıs 2017 (1. Baskı)
Almanca'dan Çeviri: Regaip Minareci
Ebat: 13,5 x 21 cm
Sayfa: 440
ISBN: 9786052991954
Goodreads Puanı: 4.40

11 Haziran 2017 Pazar

Yaşanması Gereken 100 Macera

macera, gezi, seyahat
Hayatı “başımıza gelen bir şey” gibi yaşıyorsak, ister dünyanın öbür ucuna gidelim, ister uzaya çıkıp gezegenimizin boşlukta bir elma gibi yuvarlanarak uzaklaştığını görelim; hiçbir deneyim derimize işlemeyecektir. Ama sınırların ötesini hayal edebiliyor ve hayal edebiliyor ve hala şaşırabiliyorsak; o zaman Üsküdar’dan Eminönü’ne geçmeyi bile başlı başına bir maceraya dönüştürebiliriz.


Nerden bulduğumu, neden alıp da kitaplığıma koyduğumu bilmediğim bir kitap daha. Focus dergisi üşenmemiş “Yaşanması Gereken 100 Macera” yı derleyip kitap formatında yayınlamış. Bir kaçı daha detaylı olmakla birlikte her macera ayrı ayrı fotoğraflarla detaylandırılmış, makalelerin sonunda o macera ya da bölge hakkında daha detaylı bilgi alabileceğiniz, rezervasyon yaptırabileceğiniz internet site adresleri not düşülmüş. Ancak kitabın basımından bu yana yaklaşık 10 yıl geçtiğini düşünürsek bu adresler güncel olmayabilirler, benden söylemesi.

Başlar başlamaz yazı karakterinin küçüklüğü dikkatinizi çekiyor. Sanırım 9 ya da 10 punto, inanılmaz küçük.


macera, gezi, seyahat


Yaşanması gereken 100 macera arasında, Kapadokya da balon turundan Atacama Çölü gezisine, San Blas adalarında kano turundan uzay seyahatine uzanan geniş bir çeşitlilik var. Hemen söyleyeyim maceraların bir kaçı hariç hepsi çok yüksek maliyetler gerektirirken, geriye kalan bir kaçı için astronomik rakamlar gerekli. Ben kendi dişime göre (yani gerçekçi hayaller kurabilmek adına) yamaç paraşütünü ve Likya Yolu’nda Yürüyüşü seçtim. Açık konuşayım ve inanın bunu fakirliğimden söylemiyorum, uzay seyahati dışında listedeki her maceradan Likya Yolu yürüyüşü için vazgeçebilirim. Yıllar önce çok küçük bir bölümünü yürüdüğüm bu yolu şimdiden kendime 45 yaş doğumgünü hediyesi olarak seçtim. Bakalım Allah kısmet ederse 45 yaşına gireceğim yıl, bu yol için plan yapacağım. Lojistik destek ve tanıdık rehber, tur gibi konularda umarım sevgili MehmetMollaosmanoğlu bana yardım eder. Hatta yardımla da yetinmez, benimle birlikte bu yürüyüşe katılır. Olur mu olur.

Elinize aldığınızda dergi ilavesi diyerek burun kıvırsanız da, onlarca güzel bilgi barındırıyor. İnternetin hayatımıza bu kadar girmediği günlerden kalma, ansiklopedi türünün son örneklerinden nadide bir eser bence. Kim derdi ki, çocukları gezmeye götürürken söylenen “Ataya gitmek” tabirinin kökenini bu kitaptan öğreneceksin diye? Hayat işte.


3 Haziran 2017 Cumartesi

İğne Oyası - Serra Menekay

12 eylül, darbe, roman, eleştiri
Birçoğu gerçekten ne olduğunu hiç anlamadı…  Anlayanlar da anlamayanlar da bu toplumsal şizofreninin kurbanı oldu. Kimi öldü, kimi katil oldu, kimi hapislerde işkence gördü; kimi tahsilinden, kimi ekmeğinden, kimi sevdiğinden ama herkes umutlarından oldu… Herkes iyiyi, doğruyu yaptığını düşündü, oysa herken kurbandı.

Bir 12 Eylül Romanı

E.K.O ile okuduğum 7. ve eğer bir değişiklik olmazsa sezon faili kitabımız. Yaz dönemi nedeni ile toplantılara (kitap okumaya değil) bir süreliğine ara vermeyi planlıyoruz. Edirne Kitap Okur ile birlikte okuduğum diğer kitaplar için buraya bakabilirsiniz.

Kitap, grubumuz üyelerinden Sn. Fatih Altun'un bir arkadaşı olan Serra Menekay tarafından yazılmış. Kocası tarafından iftiraya uğrayarak hapse düşen Dürdane ve iftirayı atan eski solcu kocası Mehmet'in ağzından aktarılan iki ayrı öykü var. "Dürdane'nin Öyküsü" bize, erkek egemen bir toplumda, zina gibi bir iftiraya uğramış bir kadının ayakta kalma, kendini temize çıkarma ve çocuklarına kavuşma mücadelesini anlatırken, diğer öyküde baba mirası olan devrimciliğin peşinde bir ömür çürütüp, hiçbir şey kazanamayıp aksine her şeyini kaybeden bir adamı anlatan "Mehmet'in Öyküsü" 12 Eylül Dönemi'ne dair bilgilerimizi gözden geçiriyoruz.


İğne Oyası her ne kadar "Bir 12 Eylül Romanı" alt başlığı ile çıkmışsa da bence ve burada zikredemeyeceğim bazı nedenlerden ötürü bir dönem romanı değil. (Maalesef spoiler vermeden bunu açıklamanın imkânı yok. Bu yüzden iyiki grup ile birlikte okumuşum diyorum. Kitabı okuyan 8-10 kişinin arasında içimi rahatça dökebileceğim) Ama yine de hafifçe bahsetmek gerekirse; evvela Mehmet'in öyküsünün günlük gibi kurgulanması dolayısıyla olsa gerek düz bir anlatıma ve doğası gereği diğerlerine çok fazla benzeyen bir kurguya sahip. Bu nedenle dönem ile yakından ilgilenen birine bir şey vermekten, alakası olmayan birinin ilgisini çekmekten uzak. Bence Dürdane'nin Öyküsü yanında sönük kalmış. Öte yandan, anladığım kadarıyla ana yemek olan Mehmet'in Öyküsüne sos olarak tasarlanan Dürdane'nin Öyküsü, diğer öykünün hiç varmaması gereken bir noktaya gelmesi ile birlikte asıl hikâye konumuna geçmiş. Keşke Dürdane'nin Öyküsü biraz daha uzatılsa, derinleştirilse idi.

Yine yukarıda bahsettiğim (ya da bahsedemediğim) sebepten ötürü, Mehmet ve öyküsü ile ilgili tüm boşluklar, hatalar, gariplikler, yanlışlıklar hakkında tuttuğum notlar ve Mehmet'e hazırladığım laflar çöp oldu gitti. Oysa ne kadar da bilenmiştim Mehmet'e; ağız dolusu sövecekken, şimdi susup kalmak zorundayım.

Tüm dönem kitaplarından çıkarabildiğim kadarıyla, ben doğmadan önceki, çocukluğumdaki ve şimdiki dönemler arasında aslında pek bir fark yok. Sanki ülke ülke değil , emperyalist güçlerin dönme dolabına binmiş küçük bir çocukmuş gibi. Yaklaşık 20-30 yılda bir dön Allah dön, aynı şeyler yaşanıp duruyor. Özal dönemi anlatılırken, lüks tüketim mallarının ithalatının çığırından çıkması, halkın tüketim çılgınlığına alışması, har vurup harman savurması, televizyon dizileri ve sinema filmlerinin kalitesizliği, Türkiye'nin kendi kendine yetebilen bir ülke olmasının sonunun gelmesi, kurufasülyenin bile ithal edilmesi, basına sansür uygulanması, TRT'nin tek taraflı yayın yapması ve daha niceleri. Bir an yazarın günümüz yönetimine laf soktuğunu düşünemeye başladım. Ha bir de Tarzan çizgi romanının yasaklanması mevzuu var, ilk kez duydum. Ancak bir çizgi roman sever olarak gerekli yerlere haber saldım. Konunun takipçisi olacağım, detaylar gelir gelmez nedeni nasılı hakkında hemen bu cümlenin altına bir paragraf açıp bilgilendirme yapacağım.

Alibi Yayıncılıktan çıkan kitabın sade, hoş ve içeriği tam anlamıyla yansıtan bir kapağı var; beğendim. Bir iki kelime hatasını saymazsak, güzel ve kaliteli bir baskı olmuş. 12 Eylül dönemini takip edenlerin ilgisini çekebileceğini düşünüyorum. Ancak konuya olan hakimiyetiniz nezdinde tatmin ediciliği düşebilir, bilginize. İyi okumalar… 
kitap künyesi, darbe



Orijinal Adı: İğne Oyası: Bir 12 Eylül Romanı
Yayın tarihi: Nisan 2017 (1. Baskı)
Yazar: Serra Menekay
Ebat: 13,5 x 19,5 cm
Sayfa: 272
ISBN: 9786058271937
Goodreads Puanı: 4.00


30 Mayıs 2017 Salı

Ölüm Beni Çağırıyor - Yılmaz Güney

Karanlığa saplanmış tüm düşüncelerimi aydınlatacak bir ışığa ihtiyacım vardı. Bu kentte de böyle bir şey satılmaz ki gidip alasın.

Bloğun sıkı takipçileri bilir (öyle birileri varsa tabi) kitaplık yerine konsol kullanıyorum uzun zamandır. Tekrar kitaplığa geçmeme sanırım bir ya da iki yıl var. Bu kitapta öylece konsol derinliklerinde kendi kendine duruyordu. Boynu bükük kalmasın diye aldım okudum. İçindeki nottan anladığım kadarıyla eşime 21. yaş günü hediyesi olarak gelmiş bizim eve. Hey gidi… 2000’li ve kızların birbirine hediye olarak kitap hediye ettiği güzel yıllar.

Kitap, Yılmaz Güney’in 19 tane kısa, ağırlıklı olarak soyut ve ne yalan söyleyeyim pek çoğunda ne demek istediği hakkında bende en ufak bir fikir kırıntısı uyandırmayan öyküden oluşuyor. Ara sıra kulağa hoş gelen, alıntılarda da örneklediğim birkaç güzel cümleyi saymazsak çok fazla cezp edici öyküler değiller. Evet, yalnız, yenilmiş, bezmiş, yoksul bir adam portresini içten içe hissediyorsunuz ama bu öyküleri yazanın Yılmaz Güney olduğunu bilmeseniz yüzüne bile bakmazsınız.

Pardösüsü olanlar kışı özlerdi. Ekmeği olanlar akşamı, uykusu olanlar geceyi beklerdi.

Yaba Yayınlarından çıkan, Aydın Doğan’ın önsözünü yayına hazırlayıp ön sözünü yazdığı, Çirkin Kral’ın sanat hayatına ilk atıldığı yıllarda yazdığı ve Aydın Doğan’ın iddiasıyla “dergi sayfaları arasında kalmış, kendisinin bile unutmuş olabileceği” bu öyküler bir araya getirilirken onlarca yazım hatası yapılmış. Ancak bu baskıya hazırlanırken özen göstermemekle mi alakalı yoksa yayınlandıkları dergilerden birebir alındıkları için mi böyle bilemedim.

Mutlu yaşamak isteyen bir adamın ağzı, kulağı, gözü olmamalıydı. Görmemek, duymamak, söylememek en iyisiydi.


Sanatçıyı daha yakından tanımak, yazın hayatı ve tarihçesi hakkında (her öykünün sonuna yayınladığı yıl ve dergi bilgileri verilmiş) daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenler için iyi bir seçim olabilir ama bizzat öykü türü meraklısı olan okurlara aynı keyfi vermeyebilir. 




Orijinal Adı: Ölüm Beni Çağırıyor
Yayın tarihi: Aralık 1998 (7. Baskı)
Yazar: Yılmaz Güney
Ebat: 13.5 x 19.5 cm
Sayfa: 96
ISBN: 9753860226
Goodreads Puanı: 3.38

19 Mayıs 2017 Cuma

Hayalet Koşucu - Parker Bilal

Hayalet Koşucu - Parker Bilal kapak resmi
Sana tütünün tehlikelerine dair bin tane rapor gösterebilirim. Ama hiç biri bunların verdiği rahatlığın yerine neyi koyacağımızı söylemiyor.
Jamal Mahjoup’un Parker Bilal takma ismi ile yazdığı Detektif Makana serisinin, şimdilik Türkiye’de yayınlanmış olan üçüncü ve son kitabı “Hayalet Koşucu”yu okudum. Kitayurdu verileri her ne kadar umut verici olmasa da (belki başka kaynaklarda durum daha iyidir), umarım çok daha popüler olması gerektiğini düşündüğüm bu serinin devamı, daha doğrusu tamamı yayınlanır.

Başlarken yine Kahire’deyiz. Kahire’nin keşmekeşinden, trafikteki korna seslerinden, arka sokaklarındaki ağır yaşam koşullarından bunalan Makana, yine bir iş üzerindedir. Makana, sıradan insanların dünaysında, Mısır’ın ünlü bir avukatını takip ederken, 11 Eylül saldırılarını fırsata çevirmeye çalışan küresel güçlerin dünyası, Büyük Ortadoğu Projesi için uğraşmaktadırlar.

Ancak bu kez Kahire turumuz kısa sürüyor; şüpheli bir yangında feci bir şekilde ölen Kerime’nin katilini bulmak için tutulan Makana, şüphelerinin peşinde uzağa Siva’ya gidiyor. Orada Kerime’nin katilinden bir iz ararken, istemeden de olsa şehirde işlenen diğer cinayetlerin zanlılarını bulmak için yerel polise yardım etmek zorunda kalıyor.

mısır, kahire, kitap yorumuAncak, ilk kitaptan öğrendik ki, işin içinde Makana varsa, hiçbir şey yukarıdaki paragrafta anlatıldığı kadar basit olmuyor. Önceki hayatında kör talih mıknatısı olması muhtemel Makana’nın başı kirli polisler, rüşvetçi devlet adamları, sıradan olmalarına rağmen karanlık ilişki ağlarına bulaşmış, büyük adamları tanıyan küçük haydutlar ile derde giriyor. Bu kitabın “cennet vatanımdan izler” temasında ise karşıdan bakınca ahlak timsali, namus abidesi gibi görünen ama kendi içlerinde yaşanmak kaydı ile her türlü ahlaksızlığı kanıksayan, unutan, devlet sırrı gibi saklayan, dahası failleri değil de kurbanları ya da ortaya çıkarmaya kalkanları suçlayan, top yekun bir şehir halkını görüyoruz.

Serinin ilk iki kitabına göre siyasi göndermeler ve tahlillerin kısmen daha az, ancak polisiye yönüyle çok ama çok daha iyi olduğunu düşünüyorum. Yazarın dili yine kusursuz. Çölün kavurucu sıcağının altında beyni pişen, fırtınanın savurduğu kum tanevcikleri gözlerine dolan Makana değil de sanki benmişim gibi hissettim sık sık.

Makana yine bildiğiniz gibi, yine melankolik, yine meraklı ve yine her zamanki gibi yürüyen bir at nalı kadar şanslı. Bu kez awamasında saldırıya uğramasa da binbir türlü ölüm tehlikesi atlattı ve hepsinden son anda kurtuldu. Lakin bu sonsuz şansının serinin son kitabına kadar gideceğini düşünsek bile akciğer kanserinden koruyacağından emin değilim. Bu kadar sigara içilir mi arkadaş? İçtiği sigara da anladığım kadarıyla bizim vakt-i zamanının Kısa Samsun’u gibi bir şey. Tam emin değilim ama galiba resmi bu. Pek bilinen bir marka değil anlaşılan resmi bulmam epey zor oldu.

dedektif makanın içtiği kleopatra sigarası

Serinin kapak resimlerini kesinlikle beğenmiyorum. Bir şeyler eksik. Belki de doğrudan, herhangi birinin çekebileceği Mısır fotoğraflarının, herhangi bir yaratıcılık unsuru eklenmeden kapak olarak kullanılması ile alakalıdır, bilemiyor. Orijinal kapaklar biraz daha iyi. (Bu arada orijinal kapak resimlerine bakarken 6 kitabın 11 Temmuz 2017 de yayınlanacağını öğrendim) Ama en azından Kırmızı Kedi sırt tasarımlarında bir bütünlük yakaladılar. Bu benim gibi kitaplarını okumak kadar kitaplıkta seyretmeyi sevenler için güzel. Umarım devamında da Can Yayınlarının Danilov Beşlemesi’ne yaptığı ihaneti yapmazlar. (İlgili resimler aşağıda)
can yayınları danilov beşlemesi
Can Yayınları Danilov Beşlemesi

makana serisi kırmızı kedi
Kırmızı Kedi Makana Serisi


       İki ve üçüncü kitaplardaki çeviri daha iyi olmakla birlikte, son okuma da yer yer eksiklikler var. Sanki çevirmen, ‘burası şimdilik böyle dursun sonra toparlarım’ demiş ama sonradan unutulup öyle kalmış gibi; ama çok önemli değil. 

Sadece heyecanlı bir polisiye olarak değil, aynı zamanda Ortadoğu’nun vahalardan bataklığa dönüşümüne içeriden bir bakış açısı hakkınd fikir sahibi olmak için bile okunabilecek güzel bir kitap. Hem Mısır’ın ve Ortadoğu’nun (ve hatta ülkemizin) hem de Makana’nın burada bahsetmek istemediğim özel durumu nedeni ile tamamının yayınlanmasını istediğim enfes bir seri teşekkürler Kırmızı Kedi. 
kitabın künyesi



Orijinal Adı: The Ghost Runner: A Makana Mystery
Yayın tarihi: Kasım 2016 (1. Baskı)
Yazar: Jamal Mahjoub (Parker Bilal)
İngilizce'den Çeviri: İdil Dündar
Ebat: 13.5 x 21 cm
Sayfa: 348
ISBN: 9786052980187
Goodreads Puanı: 3.81

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Sizin Memlekette Eşek Yok Mu - Aziz Nesin

öykü, hikaye, aziz nesin
İstanbul’un üç bir yanı deniz. Bu kadar da değil. İstanbul’un denizi, İstanbul’un karasının koynuna kol kol sokulmuş. Yine de böyleyken, İstanbul’da denize girmek, öbür dünyada cennete girmekten zor.


Uzunca bir süredir, iş yerinde öğlen arası kitap okuma faslım sekteye uğradı. Hep bir işim çıkıyor, öğlen istirahatı kalıyor. Aylardır kalemde sürünüp dursa da aslında bir saat içinde okunabilecek bir kitap. Lakin bir saatte okunur dedimse, etkisi, anlamı, geçerliliği, her Aziz Nesin kitabı gibi yıllarca sürecek bir kitap.

“Aziz Nesin’in Aziz Nesin’den Seçtikleri” alt başlığı ile çıkmış; doğru yalan, pazarlama stratejisi ben bilmem. 22 öykünün ardına yine yazara ait 7 tane taşlama var. En yenisi yaklaşık 30 yıl önce yazılmış olmasına rağmen, sanki bu sabah baskından çıkmış, muhalif bir gazetenin köşe yazısı kadar taze. Akıl alır gibi değil. Her öykü ayrı güzellikte ve okurken tatlı bir tebessüm etmenize neden oluyor. Ancak memlekete tutulmuş bir ayna gibi bizi bize anlatırken, aynanın arkasındaki karanlığı fark edince ister istemez içinizi bir hüzün kaplıyor. Yıllardır süre gelen siyasal yaşam içinde sadece figürlerin değiştiğini, ana temanın her zaman aynı kaldığını ve bir arpa boyu yol gidemediğimiz gerçeği, yüzümüzde bir tokat gibi patlıyor.

Küçük yerde büyük görünmek kolay oluyor.

Konuk ev sahibinin eşeğidir.
öykü, hikaye, aziz nesin
Kitaplığıma nerden ya da nasıl geldiğini bilmiyorum ama zararı yok, iyi ki gelmiş. İç kapakta Temmuz 1995 yazıyor. Yine iç kapağa göre AD Yayıncılık tarafından basıldığı yazıyor ama baskıya bakarak gazete eşantiyonu gibi. Her sayfa kitaptan ayrılıp, bağımsızlığını ilan etmiş. Eğer bu “her öykü başlı başına bir kitap olabilecek kadar kaliteli” diye bilerek yapıldıysa söyleyecek sözüm yok. Sakın “eski kitap ya, ondandır” demeyin elimde çok daha eski basım kitaplar var ve hala taş gibiler. 

Dedim ya, hepsi öykü ayrı güzel olmakla birlikte; Sizin Memlekette Eşek Yok mu, Du Bakalı N’olecak ve Kazan Töreni isimli öyküler benim ilk üçüm. Diğer hepsini de dördüncü zaten… 
kitap künyesi



Orijinal Adı: Sizin Memlekette Eşek Yok Mu? 
Yayın tarihi: Temmuz 1995 (58. Baskı)
Yazar: Aziz Nesin 
Ebat: 13,51 x 21 cm
Sayfa: 159
ISBN: 9753250126
Goodreads Puanı: 4.06

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Seni Herşeyin Mümkün Olduğu Bir Yere Götüreceğim - Laurent Gounelle

         
kitap yorumu, özeti, eleştiri, amazon
          Günbegün yoluna çıkan kaygılara karşı koymaktansa büyük ilkeler hakkında konuşmalar yapmak ne rahat şey!


Geldik Edirne Kitap Okur ile okuduğum 6. kitaba. Grup ile birlikte okuduğum diğer kitaplara yukarıdaki menüden ulaşabilirsiniz.

Bir okuma grubuna dâhil olmanın en iyi yanı, sanırım normal şartlarda okumayı aklınızdan bile geçirmeyeceğiniz kitapları okuma listenize katması olsa gerek. Bu her zaman iyi kitaplar okuyacağınız anlamına gelmese de her seferinde öyle ya da böyle farklı lezzetler tattığınız muhakkak. Bu nedenle bir okuma grubuna ait olmaktan kendi adıma mutluyum. İşte yine hakkında hiçbir fikrimin olmadığı, ancak uzun ve bir o kadar ilginç ismi, çok şey vadeden tanıtım yazısı ile tarzımın dışına bir kitap olan "Seni Her Şeyin Mümkün Olduğu Bir Yere Götüreceğim" isimli kitap.

New York Üniversitesinde felsefe profesörü olan Sandro, Amazon'da ki bir kabile ile röportaja giden karısı yerliler tarafından öldürüldükten sonra bir türlü toparlanamamıştır. Sandro ruhunun kavuşması için tek yolun, o kabileden intikam almak olduğuna karar verince, karısının cesedinin ormandan çıkaran bazen rehber, bazen de paralı askerlik yapan bir ekip ile anlaşır. Ancak Sandro, kabileyi öldürerek değil, onların yaşama sevinçlerini ellerinden alarak yok etmek istemektedir. Sandro maddi değil, manevi bir katliam planlamaktadır. Bu yüzden kiraladığı adamlar aracılığı ile kabile üyelerine modern insanın kaygılarını aşılamaya başlarlar. Türlü entrikalar yüzünden, doğa ile mükemmel bir uyum ve huzur içinde yaşayan kabile, kibir, açgözlülük, bencillik, gurur, yalnızlık, mutsuzluk, ihanet, dedikodu gibi pek çok modern dünya insanı hastalığının pençesine düşmeye başlar.

Kötülerden intikam almanın en iyi yolu, onlara benzememektir.

Ne kadar etkileyici bir konu değil mi? Bence de öyle. Ancak yazar olay bulmadaki yeteneğini kurgulamada gösterememiş. Olay örgüsünde ciddi derecede tutarsızlıklar, anlamsız durumlar, boşluklar var. Kendi adıma, yukarıdaki paragrafa bakarak en 600 sayfa civarında, derin psikolojik analizler ve iyiden kötüye, kötüden iyiye geçen karakter tahlilleri ile bezeli bir roman beklerken, sadece 316 ( o da 1,5 satır aralığı ile) sayfa bir roman ile hevesiniz kursağınızda kalıyor. Tıpkı baştan aşağı gümüş yemek takımları ile donatılmış bir masada çorbadan, direk tatlı servisine geçilmiş, ana yemek atlanmış gibi hissediyorsunuz.

İlginçtir, asıl karakteri olmayan bir roman. Çoğu olayın merkezinde ekibin lideri Krakus var ama esas oğlan o değil, zira talimatları Sandro'dan alıyor. Öte yandan Sandro da başrol oyuncusu değil. Uzun bir süre kulübesinde yatıp duruyor. Tuhaf…

kitap yorumu, eleştiri, pegasusKurguda kafama takılan diğer tutarsızlıklara gelirsek; felsefe alanında ciddi bir birikimi olan ve yetmezmiş gibi karısını öldüren kabile hakkında araştırma yapan, hatta kabile insanlarını kendilerinden bile iyi tanıdığını iddia eden Sandro'nun, Şirinler'den tek farkı mavi yerine siyah olmaları olan bu halkın tanrılara insan kurban etme gibi bir adetlerinin olmadığını bilmemesi ya da içlerine girdikten sonra 'bunlar karıncayi bile incitmez arkadaş, benim karımdan ne istediler acaba' dememesi önemli bir eksiklik. Bu bir tarafa, bu işi para için yapan Krakus'un kabileyi, modern dünya davranışları ile zehirleme işini bu kadar ciddiye alması, bunu gurur meselesi yapması ayrı bir tartışma konusu. Onu da geçtim, kabile insanlarının ilk günden itibaren Krakus ve adamlarının her dediğine sorgusuz itaat etmesi, her dediklerini harfiyen yerine getirmesi, her kapitalist uygulamanın hiç şaşmadan beklenen sonucu vermesi diğer kafama takılan noktalar.

Bitti mi? Bitmedi. İlkel olarak adlandırılan kabile para kullanmasa da yazıyı biliyor ve evler arası yazılı iletişim kurabiliyorlar. O da yetmiyor, evlerin birbirinden ayrılmasının epidemiyolojik olarak sağlıklı olup olmayacağı hakkında tartışabiliyorlar. Kabile insanı bununla da kalmıyor, Krakus'un benim bile bön bön baktığım "Belli bir benlik imgesi yanılsaması satacağız" demesine "bütün bunlara kimin ihtiyacı olur" diye karşı çıkabiliyor.

Gelelim Krakus'un adamlarından Gody isimli arkadaşa. Yemin ederim şu karakterin kitabını ayrı yazsan yeri var. Amazon'un orta yerinde hipnoz makinesi icat etti, olabilir dedik ses çıkarmadık; bütün kabileye hastalık bulaştırdı, sonra hepsini iyileştirdi, mantıklı dedik, sustuk; şamanın ilaçlarının etken maddesini bir saniyede çözdü, nasıl yaptıysa o bitkiyi şaman fark etmeden benzeri ile değiştirdi, ona da eyvallah dedik ama yerli kadınlardan birine göğüs estetiği yapmak nedir abi? Hemde silikon yerine tahta diskler kullanarak. Buna en doğal tepki rahmetli Turgay Şeren'den gelsin sana. Ameliyatın sonucu es geçildi yalnız. Kadın masada kaldıysa demek.

Pegasus Yayınlarından çıkan kitap, son derece kaliteli bir baskıya ve güzel bir kapağa sahip. Adam siluetinin boyun kısmındaki koşan çıplak kadını bu paragrafı yazarken fark ettim. Ağaç yapraklarının adamın sakla ve bıyığı gibi tasarlanması ince ve güzel bir detay. Sadece ağaçların arasından sızan güneş ışığı, kitaptaki tasvirler kadar güzel aktarılamamış. Çeviride ki "vecd ile gülümsemek, imanı gevremek" gibi birkaç küçük detaya takılmazsak rahatsız edici bir durum yok. Harf hatası, yazım yanlışı yok. Bu açıdan da başarılı.

Neticeden, yukarıda da bahsettiğim gibi, güzel bir sofradan aç kalkmak gibi. Yemek güzel ama sofradan karnımız aç kalktık işte. 
eleştiri, künye, kitap yorumu



Orijinal Adı: Le philosphe qui n'était pas sage
Yayın tarihi: Şubat 2014 (2. Baskı)
Yazar: Laurent Gounelle
Fransızca'dan Çeviri: Işık Ergüden
Ebat: 13,5 x 21 cm
Sayfa: 320
ISBN: 9786053432005
Goodreads Puanı: 3.66



23 Nisan 2017 Pazar

Şaman Gözü - Asu Mansur

şamanizm, ritüel, kitap özeti
        Ey atalarım. Ey göğün hanları! Ulu Kayra Han’ın adıyla sizden dileğim şudur; süldemi, sünemi, özütümü her zaman yıldızlara yakın tutmama destek olun ki bende sizlere emin adımlarla kavuşmaya devam edebileyim.”

Böyle bir kitap ne zamandır aklımdaydı. Uzun bir süreden beri eski Türklerin gelenek ve inanışları, inanç ve uygulama sistemi doğanın ve evrenin işleyişinden esinlenen kadim bir dinin varlığı ve ne yalan söyleyeyim yıllardır okuduğum çizgi romanlardaki Kızılderililerin inançları ile olan benzerlikleri nedeni ile Şamanizm ilgimi çekmekteydi. Tesadüfen bu kitaptan haberdar olunca okumamak olmaz diyerek başladım.

Kitap, başlıkta da belirtildiği gibi gerçek bir şaman olan, ancak kendisi hakkında internette bile pek fazla bilgi olmayan Asu Mansur tarafından yazılmış. 10 bölüm altında şamanizme ait uygulamalar, gündelik yaşamda uymamız gereken kurallar incelenmiş. Anlayabileceğimiz seviyede aktarılmış.

Yaratanın teni doğadır. 


Bu kitap öncesinde Şamanizm hakkında çok fazla bir bilgim olmasa da, genel itibari ile beklentilerim doğrultusunda bir inanç ve mantık sistemi ile karşılaştım. Hayatın her aşamasında kendine dünyanın ve kâinatın muazzam dengesini örnek alan bir yaşam felsefesini kabullenmek zor değil. Lakin bu örnek almanın, yürümekten su içmeye, uyumaktan, yataktan çıkmaya kadar her eylemimizi kapsıyor olması, ne yalan söyleyeyim ilk başlarda korkutucu gelmiyor değil.

Baştan anlaşalım, bu kitabı okuyarak, evrenin şifresini çözme, başarılı olmak, bundan sonra antibiyotik kullanmadan gribi atlatacak sihirleri öğrenmek gibi hayalleriniz varsa, vazgeçin. Zira her ne kadar öğretilen her sihir, (bu arda sihir ile büyünün farklı şeyler olduğunun altının çizildiğini belirtelim) her tedavi yöntemi akla mantığa son derece uygun olsa da, günlük şehir yaşamında uygulayabilmek neredeyse imkânsıza yakın gibi. Bu nedenle bu kitaptan önce, kuşkusuz bir inanç ile sonsuz ve samimi bir teslimiyet olmak üzere pek çok fedakârlığa ihtiyacınız var. Yine de kitaptaki hiçbir şeyi uygulayamasanız bile, etrafımızdaki canlı cansız her varlığın, her doğa olayının bir ruhu olduğu kabulü ile onlara iyi davranarak sürdüreceğimiz bir yaşamın bize onlarca pozitif katkı sağlayacağı muhakkak.

Satır aralarına serpiştirilen bilgilerden, pek çok atasözünün yanı sıra, değer yargılarımıza “batıl inanç” olarak işlenmiş pek çok davranışın aslında Orta Asya’da ki köklerimizden günümüze ulaşan bilgiler olduğunu anlıyoruz. Örneğin gidenin arkasından su dökmek, yemeğe tuz yerine şeker dökmenin tatsız bir olayı tatlıya bağlayacağına, sofradan çatal düşerse erkek, kaşık düşerse kadın misafir geleceğine inanmak gibi..

Yalan değil, ilk başlarda gerçekten karışık ve uyuması gereken sayısız ritüel var gibi duruyor. Ama eğer doğru anlamlandırdıysam şamanizmin temelde tek bir şartı var; taş, hava, su, toprak, ağaç, yağmur, rüzgâr ve daha aklınıza ne gelirse her şeye iyi davranmak ve yaşamımıza kattıklarından ötürü onlara teşekkür etmek. Düşünsenize ne kadar kolay ve bir o kadar zor.

kitap yorumu, şamanizm, ritüelDoğru hesapladıysam, 12 hayvanlı Türk takvimine göre Mavi Toprak Koyunuyum. Sanırım bu takvime göre pek çok iyi özellik taşıyorum. Bizim Ilgın, Kızıl Su Ejderha’sı çıktı. Kızıl olması dışında o da fena değil. Bunun yanı sıra henüz nereden bulacağımı bilmesem de kurt ya da at (belki her ikisi de) dişinde bir aksesuar taşımamın iyi olacağını öğrendim. (Kitapta tedavi yöntemini bulamadığım bel ağrılarım içinde yazara mesaj atmayı düşünüyorum. Umarım cevap verir ve yine umarım önerdiği metot benim açımdan uygulanabilir bir yol olur.) Ayrıca at nalının uğur getirdiği her ne kadar doğruysa da, kullanılacak nalın atın sol ön ayağından alınmış olması ve genel bilginin aksine uçları göğü gösterecek şekilde asılması gerekliymiş.

Gök demişken, insan organ ve uzuvlarının doğayla özdeşleştirilmesindeki mantığa şapka çıkardım. Tıbbi olarak doğruluğunu bilemem ama gerçekten mantıklı. Yürek-güneş, mide-toprak, karaciğer-orman, damar-nehir gibi. Bundan sonra kesinlikle bu benzerliklerin farkında olarak yaşamaya çalışacağım.

Yine başta görme orucu olmak üzere duyu oruçlarının son derece faydalı olduğunu düşünüyorum. Ancak kendi adıma kısa vadede uygulanabilir değil bir hafta gözlerim bağlı nasıl yaşarım, bu durumu kime nasıl izah ederim bilmiyorum.

Sevgilisine ya da eşine baykuş eti yediren kadın, istediği şeyleri yaptırmak konusunda hiç zorlanmaz. “Her kuşun eti yenmez” sözü atalar tarafından erkekler için söylenmiştir.

İlk başlarda etrafımızdaki her şeyin bir sahibi, bir ruhu olduğu inancının kısa süreli bir paranoyaya sebep vermesi mümkünse de, uzun vadede rüzgar iyesine burnumuza taşıdığı güzel kokular için teşekkür eden bir seviyeye ulaşmanın kimseye bir zararı olacağını düşünmüyorum.

Okudun da ne oldu, artık bir Şamanist misin diye soranınız varsa cevabım hayır. En azından şimdilik açılan bir üçüncü gözüm yok ve hayatımın geri kalanını Ulu Kayra Han’ın yoluna adama kararı almadım. Kaldı ki kitabın böyle bir amacı ya da iddiası da yok. Ancak kendi adıma bilinç seviyemin bir basamak yükseldiğini ve bundan sonra çevremde gelişen olaylara farklı bir gözle bakacağımı biliyorum. Aynı zamanda hepsi olmasa da günlük yaşantımda da birkaç değişiklik yapmak niyetindeyim. Ama böyle bir kitabı hayatımın daha erken bir evresinde ya da daha dingin bir zamanında okusam, eminim ki bundan sonraki yaşantımda çok daha köklü değişiklikler olurdu. Ne diyelim kısmet, belki başka bir yaşam formunda…
kitap yorumu, künye



Orijinal Adı: Kham Karak
Yayın tarihi: Ocak 2017 (12. Baskı)
Yazar: Asu Mansur
Ebat: 13.5 x 21 cm
Sayfa: 272
ISBN: 9786053111030
Goodreads Puanı: 3.19

 
UA-57355180-1