Her kötünün içinde bir iyilik,her iyinin içinde de bir kötülük vardır. İnsan sadece görmek istediğini görür.

15 Ekim'den itibaren tüm kitap satış noktalarında

Geziyoruz biz

Hep okuyacak değiliz ya


18 Ağustos 2017 Cuma

-ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR-



Madalyonun Öteki Yüzü'nü takip edenler kazanmaya devam ediyor. Takipçilerimiz arasından çekilişle belirlenecek bir kişiye bu kez Franz Kafka'nın mektuplarından derlenen Milena'ya Mektuplar hediye. Koridor Yayınlarının bu müthiş bez baskılı kapaklı edisyonunu kazanmak için yapmanız gereken tek şey: HEMEN TIKLA!

23 Temmuz 2017 Pazar

Gölge Oyunları - Sir Arthur Conan Doyle


Sherlock Holmes
Yaratan'ın iyiliğinin en büyük teminatı, bana kalırsa çiçeklerde bulunuyor. Diğer tüm şeyler, güçlerimiz, arzularımız, yiyeceğimiz, hepsi varlığımızı sürdürebilmemiz için gerekli olan şeyler. Fakat bu çiçek ekstra… Kokusu ve rengi hayatı renklendiren bir şey, koşul değil.


Sen bunca zaman, onlarca polisiye oku, hatta edebiyat dünyasında muhabbetin olan üç beş kişiden biri iyi bir polisiye yazarı (bkz. Alper Kaya) olsun ama hiç Sherlock Holmes okumuş olma. Olacak şey değil maalesef durum buydu. Özel bir nedeni olmamakla birlikte Sherlock Holmes, nedense hiç ilgimi çeken bir dedektif olmamıştı.

Aslında yine ilgimi çekti sayılmazdı. Edine Kitap Fuarına gittiğimizde Sevgi merak edip almıştı Gölge Oyunları'nı. Ondan sonra da çeşitli nedenlerle, aylarca komodinin üzerinde sürüklenince "yazıktır, günahtır" diye aldım ben okudum. Son zamanlarda yerlerde sürünen okuma tempoma rağmen bir iki günde bitti.

Başlamadan önce, bu okuduğum ilk ve tek Sherlock Holmes kitabı. Bu nedenle diğer tüm kitaplar ya da maceralar aynı tarzda mı yazılmış bilmiyorum. Bu nedenle bu incelememin sadece bu kitaba yönelik olduğunun altını çizmek isterim.

dedektif sherlock holmesKitap 10 adet, Holmes tarafından çözülmüş hikayeden oluşuyor. Ana kurgu gereği olaylardan biri hariç hepsi, çözüldükten sonra, Holmes'in en yakın arkadaşı, ortağı ve aynı zamanda biyografi yazarı olan Dr. John Watson tarafından kaleme alınmış. (Bazı kaynaklar Dr. Watson'un bizzat Sir Arthur Conan Doyle'nin kendisi olduğundan bahsediyor.) sadece son olayı Holmes'in ağzından dinliyoruz.

Hal böyle olunca maceralar anlık aksiyondan kısmen uzak kalmış. Yani alışıldık polisiyelerde olduğu gibi kahramanlarla birlikte olayın içine girip katili kovalamıyoruz. Biz hiç görmeden, farkında olmadan Holmes bir yerlere girip çıkıyor, ardından eşsiz gözlem ve çıkarımda bulunma yeteneği ile yan yana koyduğu verileri değerlendirip, sonuca ulaştıktan sonra kısa bir brifing ile bizleri aydınlatıyor.

detektif sherlock holmesDikkatimi çeken şeylerden biri de Dr. Watson'un, bu kitapta yer verdiği davalar kadar, olayların yer ve zaman anlatımında yer verdiği sadece ismen geçen diğer davalar oldu. Bir davayı anlatırken, bir sürü başka davaya referans veriyor. Örneğin, Londra Köprüsü Cinayeti'ni çözdüğü kış ya da tıpkı Blackburn Olayı'nda olduğu gibi vs. eğer başka kitaplarda da bu davalar varsa, korkunç bir alt yapıdan söz etmemiz mümkün.

Yine her olay, yaklaşık 30-40 sayfada sonuçlanıyor. Sir Arthur, yaratıcılığını uzun bir kitap yazmak yerine kısa ve birbirinden farklı çözümlemeler içiren hikayeler yazmakta kullanmış ki takdir edilesi bir hareket. Bu kitaptan rastgele seçilecek bir macera, günümüz yazarları için rahatlıkla 350-400 sayfalık bir kitap malzemesi olur. Hatta araya biraz "Rum mezeleri, rakı içme adabı ve nerde o eski Beyoğlu" geyikleri ekleyebilirseniz 600 sayfaya ulaşmanız işten bile değil. İngiliz mimarisi hakkında da pek çok detay içeren kitap Tutku Yayınları'ndan çıkmış. Birkaç ufak tefek hatayı görmezden gelirsek, önemli bir yazım ya da kelime hatası yok. Geleneksel polisiye kitaplarının aksine, kan, gözyaşı ve gerilimden uzak, dillere destan İngiliz soğukluğunun hakkın veren, dinlendiren ve sakinleştiren bir polisiye. 
dedektif, künye


Orijinal Adı: The Great Shadow
Yayın tarihi: Ekim 2015 (4. Baskı)
Yazar: Sir Arthur Conan Doyle
İngilizce'den Çeviri: Füsun Dikmen
Ebat: 14 x 21 cm
Sayfa: 336
ISBN: 9786054756131
Goodreads Puanı: 3.66

13 Temmuz 2017 Perşembe

Elveda Gülsarı - Cengiz Aytmatov

kırgız, at, komünizm
Belki de hayatın bizim için bu kadar değerli olmasının sebebi, her şeyin yapılmasının mümkün olmayışında gizliydi.


Elveda Gülsarı, eşim sayesinde tanıştığım Cengiz Aytmatov’un okuduğum ilk kitabıydı. Bu kitaptan sonra yazarın tüm kitaplarını edinmeye karar vermiştim. Sanıyorum iki kitap haricinde tüm külliyat (hatta bu kitabın üç farklı yayınevinden üç değişik edisyonu) elimde mevcut.

Ancak o zamanlarda henüz şimdiki gibi yorum yapma merakım olmadığı için bu kitap hakkında hiçbir fikir beyan edememiştim. İşte bu nedenle bir kere daha okumak için sabırsızlanırken E.K.O.G. Haziran ayının kitabı olarak bu kitabı seçti. Elde olmayan sebeplerle bu ayki toplantıyı yapamasak da en azından kendi adıma bu büyülü kitap hakkında bir iki kelam edebilecek olmanın sevincini yaşıyorum.

Kitabın neresini anlatsam, neresini övsem, yere göğe koyamasam bilmiyorum, bir atın yaşamı üzerinden bir milletin yaşam mücadelesinin aktarılabilmesini mi, anlatımın bu kadar güzel bu kadar gerçekçi olabilmesine mi, neye hayran kalalım belli değil.

Komünizm’in ilk filizlenmeye ama yeşermekte zorlandığı yıllarda ateşli bir partizan olan Tanabay, savaşın ardından döndüğü köyünde at çobanlığı yapmaya başlar. Bu yıllarda yetiştirdiği sürünün en gözde atı olan Gülsarı, ömrü boyunca unutamayacağı bir yol arkadaşı olur.

İşte hikayemiz, bu ikilinin yıllar sonra birlikte çıktığı, ama maalesef ihtiyar Gülsarı’nın tamamlayamayacağı bir yol hikayesi. Yerde can çekişen atının başında nöbet tutan Tanabay, Gülsarı’nın doğumundan, koşmaya başlamasına, yetişkinliğinden ihtiyarlığına kadar olan zaman zarfı içinde, ülkesinin doğumundan ayağa kalkmasına ve yetişip yükselmesi sırasında hem kendinin, hem de insanlarının çektiği sıkıntıları, acıları, verdikleri mücadeleyi ve uğradıkları haksızlıkları  bir bir hatırlayıp, atı son nefesini verirken bir hayat muhasebesi yapıyor.

Bir insan yaşadığı yılların sayısıyla ihtiyarlamış sayılmazdı ki… kendi çağının geçmiş olduğunu ve ancak sonunu beklemekten başka bir şey kalmadığını anladığı zaman ihtiyarlamış olurdu.

kırgız, rusya, at, komünizmKırgızların yaşamı, dönemin siyasi ve sosyal hayatı, zaman zaman Tanabay’ın, zaman zaman da Gülsarı’nın gözünden enfes bir şekilde aktarılmış.

Bilenler bilir, uzun süreden beri üzerinde çalıştığım bir kitap projem var. Bir türlü bitmek bilmiyor. Ama bilin ki bu kadar uzun sürme sebeplerinden birisi Aytmatov’un bizzat kendisi. Zira ne zaman yazarın bir kitabını okusam, moralim bozulur, kendi kitabıma bir satır eklemem için günler geçmesi gerekir. “Asla onun gibi yazamayacak olduktan sonra bu çaba niye?” diye kendi kendime kızar, uzun bir süre yazmaktan vazgeçerdim. Çok şükür düşe kalka da olsa, kitabım bitmek üzere.

Elips Kitap tarafından yayınlanan kitabın kapağı haliyle at resimleri ile süslü. Ama neden kapaktaki atlar biraz bile olsa Gülsarı’yı andırmıyor? Adamın tasvirindeki güzelliğin, gerçekte karşılığı olmamasından kaynaklı belki de. Bunun dışında kitabın ebadı biraz daha büyük olsaydı, okuma ikiye katlanacaktı. Bunun dışında bir eksiği yok.

Aytmatovla tanışmak, ona hayran kalmak için mükemmel bir başlangıç için kesinlikle iyi bir seçim.
künye



Orijinal Adı: Прощай, Гульсары!
Yayın tarihi: Temmuz 2012 (11. Baskı)
Yazar: Cengiz Aytmatov
Tercüme: Semnal Gökmen
Ebat: 11 x 18 cm
Sayfa: 252
ISBN: 9786054138357
Goodreads Puanı: 4.21

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Edirne ve Kırkpınar


Şarkı, türkü girerse besteye, gördüğünüz pehlivanlar güreş yapacaklar desteye,
Pehlivan, pehlivan!
Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz pirler meydanına,
Şeref verdiniz, tarihi Kırkpınar güreş sahasına,
Hani Ali, hani Veli, hani Kurtdereli?
Pirimiz, üstadımız Hazreti Hamza,
Peygamberimiz Muhammed'ül Mustafa…
Allah Allah, İllallah!
Pehlivanlara hep beraber,
Alkışlarla diyelim maşallah!




Hazır böyle bir kitap bulmuşken, bu yıl 656. kez yapılacak olan Kırkpınar Güreşlerinin anısına okumak gerek diye düşündüm.

Kitabı Murat Çavga ve Özcan Aygün hazırlamış. İlk bakışta kesinlikle bir tez havası var. İlk iki bölümde Edirne'nin coğrafi ve demografik yapısı ile dünyada ve Türklerde güreş konuları incelendikten sonra son iki bölümde Kırkpınar efsanesi ve Kırkpınar yağlı güreşlerinin kuralları, terimleri, unsurları, başpehlivanları ve ağaları hakkında bilgiler verilmiş.

İlk bölümde Edirne'nin tarihi yerlerinden bahsederken camiler oldukça yüzeysel geçilmiş. Gerçi ayrı bir kitap konusu olan Edirne Camileri için bu durum normal. Bu nedenle ilk iki bölüm hiç yazılmayıp, son iki bölüme daha fazla özen gösterilebilirdi diye düşünüyorum.

Keşti-i bâdeyi gel Tunca'ya karşı çekelim.
Ey diyen Edrine'de zevk-i İstanbul olmaz.
Ey Edirne'de İstanbul zevki bulunmaz diyen kimse,
Gel şarap gemisini Tunca Nehrine karşı çekelim.

Güreş türlerini anlatan ikinci bölümde "Amerikan Güreşi ve Pankreas Güreşi" nin de güreş türleri arasında sayılmasına iki sayfa eleştiri yazabilirim ama kusura bakmazsanız toprakçılık yapacağım ve bu yüzden sadece "olmaz öyle şey" deyip geçeceğim.

Kitabın en ilgimi çeken kısmı son bölüm oldu. Kurallar ve Kırkpınar'a ait özellikleri geçtikten sonra gelen başpehlivan ve ağa listesi son derece güzeldi. Bu arada Cumhuriyetin ilk yıllarında başpehlivanların ağırlıkla Trakyalı, o günden bu güne Kırkpınar Ağalarının çoğunun otobüs işletmecisi olması dikkat çekiyor.

Puslu Yayınlarından çıkan kitap, büyük bir iyi niyetle fakat aynı oranda özensiz bir şekilde hazırlanmış. Daha önsözde küçük harfle yazılan özel isimler, mamzana tarifi başlığında verilen yaprak kebabı tarifi, iki kez hakkında aynı bilgiler paylaşılan başpehlivan (Sındırgılı Mehmet Ali Yağcı),harf ve kelime hataları, anlatım bozuklukları, düşük cümleler ve daha niceleri. Keşke yazarlardan alakasız birileri basılmadan önce bir göz atsaydı. Haddim değil ama benzer bir projede seve seve böyle bir görev alabilirim.

Yine de, özellikle Kırkpınar efsaneleri hakkında pek çok güzel bilgi içeren, Edirne'ye ve Kırkpınar'a merakı olanların okumaktan keyif alacağını düşündüğüm bir kitap. Ha bu arada hani şu aralar Meriç'in yatağını genişletme çalışmaları var ya, hani su taşkınlarını önlemek için, hiç umutlanmayın. 17. yy'den beri durum aynı.

Kipa'nın üst katındaki kitapçıdan, sadece 5 TL'ye alabileceğiniz bu kitap hakkındaki yorumumu, kitabın içinden en beğendiğim kısım ile bitiriyorum. İyi okumalar.


Kurtdereli ile Atatürk

Atatürk sporun her çeşidini sevdiği gibi Türk güreşini de severdi ve fazla ilgi gösterirdi. Bu ilginin gereği olarak 1931 baharında Ankara'da (Stadyumda) büyük bir yağlı güreş organize edilmesini Çocuk Esirgeme Kurumundan ister. Bu gü­reşlere Türkiye’nin dört bucağından pehlivanlar davet edilir ve güreşlere Atatürk de şeref verecek.

Güreşlerde hakem heyetine Kurtdereli Mehmet peh­livanın bulunması için Çocuk Esirgeme Kurumu pehli­vana 50 TL yol parası yollayarak onun Ankara’ya gel­mesini sağlamıştı.

Balıkesir’e gelen Kurtdereli Mehmet pehlivan, Ankara İçin elbisesi olmadığını söyleyince kentin Belediye Baş­kanı Naci Kodanaz gerekli parayı belediyece karşılayarak pehlivanı tepeden tırnağa giydirip Ankara’ya uğurladı.
Kurumdan idare edilen güreşlere dönemin bakanlarından Recep Feker ve özellikle bütün yarışmaları sey­reden Atatürk, Kurumu başarılarından dolayı kutladılar. Güreşlerden sonra Atatürk Kurdereli’ye Gazi M. Kemal imzalı şu tarihi mektubu yolladı:

“Seni cihanda büyük ün almış bir Türk pehlivanı olarak tanıdım. Parlak muvaffakiyetlerinin sırrını şu sözle izah ettiğini de öğrendim. "Ben her güreşte, ar­kamda Türk milletinin bulunduğunu ve millet şerefini düşünürüm."
Bu dediğini yaptıkların kadar beğendim. Onun için bu değerli sözünü Türk sporculuğuna bir meslek düs­turu olarak kaydediyorum. Bununla senden ve sözle­rinden ne kadar memnun olduğumu anlarsın.

Çoluk çocuğun için sana ufak bir armağan gönde­riyorum. O, mektubumla beraberdir. Pehlivan, öm­rünün tam sağlıkla uzun sürmesini dilerim.”
Gazi M. Kemal

Büyük Atatürk’ün mektubuna eklediği armağan ise şuydu:
İş Bankası Umum Müdürlüğüne,
Kurtderelİ Mehmet Pehlivan 'na 1000 lira veriniz. Bu para, Birincikânun aylığımdan kesilecektir. Ef. - Gazi M. Kemal

Bu mektup üzerine Cumhuriyet Gazetesi'nin Ankara muhabiri Kurtdereli'yi Ulus meydanında İstanbul pastahanesinde bularak bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmada pehlivan padişah Abdülhamit ile ilgili bir anısını şöyle anlatmıştır.

Ben Avrupa’ya güreş yapmaya gitmek için vapura binerken saraydan gelen bir mabeyinci bana gelip dedi ki: "Zat-ı Şahanenin selamları var. Avrupa'da güreşirken taç ve tahtımın şerefini koruyarak «güreş yapsın buyurdular." Ben de dedim ki: "Zat-ı Şahanenin taç ve tahtının kadar benim sırtımın da şerefi vardır."

Mabeyinci hiçbir şey demeden gitti. Fakat kendisine söylediğimi aynen padişaha söylemiş olacak ki Avrupa’dan dönen pehlivanlara hediyeler ve ihsanlar verilmek âdet olduğu halde geri dönüşümde bana hiçbir şey verilmedi. “Kurtderelİ heybetli yüzüne şükran tebessümü çizerek ilave etti: "Fakat şu feleğin işine akıl erer mi? Bana dünyanın en büyük adamı işte ömrümün son mükâfatını verdi. Allah onu Türk milletine bağışlasın." 

4 Temmuz 2017 Salı

Mefisto Kulübü - Tess Gerritsen

polisiye, rizzoli, isles
 Deniz kabuklarını toplamaktan zevk almak, belki de bir milyoner olarak doğmaktan daha mutlu bir alın yazısıdır.

E.K.O.G. ile katıldığım ilk takas etkinliği sona ermek üzereyken, masanın üzerinde kalanlar arasından son anda fark edip almıştım bu kitabı. Yazarın ilgi ile takip ettiğim Rizzoli And Isles serisinin bende eksik olan altıncı macerası.

Malumunuz tema Amerikanvari polisiye olunca vahşice ve ustaca işlenmiş bir cinayet kaçınılmaz. Yine öyle; önümüzde kolu bir yerde, bacağı bir yerde, parçalanmış, işkence görmüş önce bir, sonra birkaç ceset var. Lakin bu kez katili bulma içinde Jane ve Maura yalnız değil. Şeytan ve şeytani diğer varlıkların ruhani birer varlık olmak dışında, kanlı, canlı, gerçek yaratıklar olduğuna ve insanlar arasında elini kolunu sallaya sallaya dolaştığına inanan, elit, entelektüel ve bir o kadar zengin kimselerden oluşan Mefisto Kulübü yardım için orada. Fakat bu durum, dünya üzerinde yaşayan şeytani varlıklara hiçbir şekilde inanmayan Jane için tam bir işkence.

polisiye, satanizm, rizzoli, islesİşte bu nedenle kitap boyu Mephisto (zaten bu isim böyle yazılmalıydı. Mefisto kimin fikri Allah aşkına?) Kulübü üyelerinin, şeytan neslinin asırlardır var olduğuna, dünyayı ele geçirmek için fırsat kolladıklarına ve kendileri gibi seçilmişlerin ömürlerini kötülükle mücadeleye adadıklarına inanmaları ile Jane Rizzoli’nin çok daha düz ve işe yarar “şeytan diye bir şey yoktur, bir insanın canına kıyan biri sadece ve sadece hasta ruhlu bir katildir”  anlayışı çatışıyor. Ancak bu çatışma her iki taraf açısından da öyle sağlam temellere oturtulmuş ki, eğer benim gibi semavi dinler öncesi medeniyetlere efsanelere biraz olsun meraklıysanız, hangi tarafı seçeceğinize karar veremiyorsunuz. 

Tess Gerritsen’in kurgusal zekasına, sürükleyici anlatımına hayran kalmamak elde değil. Ayrıca bu kitap için epey araştırma yaptığı da belli oluyor. Ancak mayosunun arkasına reklam alan boksörler gibi satır aralarına reklam aldığından şüpheleniyorum. Çünkü “Kadın Dove sabunu ve Breck şampuanı gibi kokuyordu.” diye bir cümle kurmanın mantıklı başka bir açıklamasını bulamıyorum.

Unutmadan, karakterlerin diyaloglarının hemen bitimi italik harflerle, karakterin konuşurken aklından geçenleri ya da aslında demek istediklerinin eklenmesini son derece yaratıcı, anlatım açısından zenginleştirici buldum, sevdim, ileride kullanmak üzere not aldım.

Sanırım yazara yönelik tek eleştirim, özellikle yarıya olan kısımda serinin ilk kitabı olan Cerrah’a aşırı gönderme yapması olabilir. Tamam Warren Hoyt, çok usta bir katildi, tamam neredeyse Jane’yi öldürüyordu, tamam Jane bu olaydan çok etkilendi, hatta hala kabuslar görüyor. Tamam bazen ellerindeki yaralar sızlıyor ama tamam; gerçekten.

Gelgelelim çeviri kurgu ile tamamen ters orantılı olarak felaket, hatta korkunç. Hani Tess Gerritsen bir gün Türkçe öğrenip şu kitabı okumaya kalksa yayınevini mahkemeye verir. Martı Yayınları bir yandan, Doğan Kitap bir yandan… Bu kadının kitaplarının çeviride başına gelenler, öldürülen kurbanların başına gelmiyor yemin ederim. Böyle bir şey olabilir mi ya?

“Kapalı kilise kapılarının arasından orgcunun “Adetse Fidelis”i çalmaya başladığını işitti ve şimdiye kadar herkesin yerine oturmuş olduğunu biliyordu.”

Bu bir şey değil. Not almayla baş edemeyeceğimi fark edince vazgeçtim. Mesela Türkçe’de bile olur olmaz yerde kullanılması sıkıntı olan “valla” kelimesi Türk işi bir kitaptan çok daha fazla yerde kullanılmış. Düşünsenize “Valla, Bostan emniyetine güvenebilirsiniz” diyen Amerikalı bir kadın karakterin maceralarını okuyorsunuz; düşünemiyorsunuz değil mi? Bende…

“Birçok on yılların tozu”  olarak çevrilmiş belirli belirsiz tümlecin üzerinde çok durmuyorum ama muhtemelen orijinali “artist” olan bir kelimeyi, nasıl “ressam” olarak çevirmeyi düşünemeyip “sanatçı boyası” diye garip bir kelime bulduğunuza şaşmadan edemiyorum. Son olarak sayfa 118’de geçen şu diyaloğun sonundaki “Sıcak mıyım?” sorusunun ne anlama geldiğini, orada ne aradığını 40 kere okumama rağmen anlayamıyorum. Belki siz anlarsınız diye sayfanın resmini koyuyorum. Anlayan varsa beri gelsin.

Yine de bu saydığım yönlerini görmezden gelirsek, sürükleyici, keyifli bir kitap. Ayrıca gerek Peder Daniel Borophy (Martı Yayınları da bunu baba Daniel diye çeviriyor) ve Antony Sansone, gerekse başka olaylar neden ile Rizzoli and Isles serisinde mihenk taşı konumunda… 



Orijinal Adı: The Mephisto Club
Yayın tarihi: Kasım 2007 (1. Baskı)
Yazar: Tess Gerritsen
İngilizce'den Çeviri: Boğaç Erkan 
Ebat: 14 x 23 cm
Sayfa: 322
ISBN: 9789759915223
Goodreads Puanı: 4.01


17 Haziran 2017 Cumartesi

The Witcher Kader Kılıcı - Andrzej Sapkowski - Andrzej Sapkowski

canavar, yüzüklerin efendisi, elfler
Bir Witcher’in hayatı kolay değildir. Yaptığı iş gereği boğazına kadar pisliğe batıp tüm şehri tehdit eden ölümcül canavarların peşine düşer, denizkızlarını ikna etmeye çalışır. Asıl meselenin ejderhayı öldürmek değil hazinesinin nasıl paylaşılacağı olan bir maceraya gönülsüzce katılmak, insanların mı yoksa kadim türlerin mi daha büyük canavarlar olduklarına karar vermek zorunda kalır. Sihirbazlar, prensler, canavarlar, derebeyleri, rahipler, ozanlar ve her türden canavar bu topraklarda yaşar, hayatta kalmak için savaşır, sever ve nefret eder. Hepsinin arasında ise Rivyalı Geralt tek başına yürür.

İlkinin üzerinden fazla zaman geçmeden ikincisi de çıkmış. Duyar duymaz Güneş’e haber verdim; al da okuruz diye ama geç kalmışım. Gerald’ın Edirne de ki en büyük hayranı olarak çoktan almış meğerse. Okur okumaz da bana getirdi; artık amaç kitaplarını benimle paylaşmak mı yoksa, hayranı olduğu Witcher serisinin daha geniş kitlelerce tanınmasını sağlamak mı onu bilmem. Tek bildiğim bu kez bana “hadi daha okumadın mı” diye soramadan iade ettim kitabını. Şimdi de yorumumu yazıyorum.

Yorum demişken, sanırım, bloggerlik kariyerimin sonlarına yaklaşıyorum. Nedendir bilmem ama artık okuduğum kitaplara yorum yazmak zül geliyor. Üç yılın sonunda tanıştığım birkaç güzel insan dışında, iki elin parmakları kadar geri dönüş alamamak hevesimi kırdı belki de. Mesela bu yorumdan itibaren Ilgın’ın resimlerini paylaşmaktan vazgeçiyorum. Uğraşmak içimden gelmiyor çünkü. Siz farkında değilsiniz ama o sevimli sıpanın buraya bir fotoğrafını koyacağım diye anamdan emdiğim süt burnumdan geliyor. İşe yarar tek kare fotoğraf çekebilmek, inanın şu yorumu yazmaktan daha çok zaman alıyor. Büyüdükçe kaprisi de artar oldu. Dondurma sözü almadan, kitabı eline almıyor zaten; alsa da hep şebeklik, hep şımarıklık.


The Witcher Kader Kılıcı - Andrzej Sapkowski

Bilmem fark ettiniz mi bu kez girizgâh, hem uzun, hem de içerikten alakasız oldu. Zira kitabın üzerine konuşulacak pek bir tarafını bulamadım. Adamın biri var, belli prensipleri dahilinde önüne geleni –genelde canavar olanları- doğruyor.

İlk kitabın aksine aksiyon dozu daha düşük. Geralt bu kez efsanevi canavarlarla değil de kendi iç dünyasıyla savaşıyor. Maceraların kimi yerlerinde bitmek tükenmek bilmeyen, sakız gibi uzatılan kimi sahnelerden içime fenalık geldi. (mesela şu an adını hatırlamadığım buçukluk, Geralt ve Dandelion’un bankada yaşadıkları)

Hayal gücü kuvvetli bir adam olmakla beraber, dövüş sahnelerinin anlatımlarını gözümde canlandırmakta gerçekten zorlandım. Witcher’in kolu nerde bitiyor, bacağı nereden nereye dönüyor, anlamaya çalışırken beynim sulandı. Başta Güneş olmak üzere hayranları beni dilediği kadar taşlayabilir ama bilgisayar oyunları olmasa, bu kitapların yüzüne bakan olacağını zannetmiyorum.


The Witcher Kader Kılıcı - Andrzej Sapkowski

Mutlu sonu dışında beni pek tatmin etmeyen bir kitap oldu. Kapak tasarımında anladığım kadarıyla Geralt’ın bilgisayar oyunlarındaki görüntüsü kullanılıyor. Ancak yurtdışı kapakları incelediğimizde, o kapaklardaki Geralt’ın tipi, benim gözümde canlanana daha çok benziyor.

Kapak demişken, arka kapakta yine yere göğe sığmayan yorumlar var ama siz yine de çok inanmayın derim. Güzel, hoş vakit geçirmek için sıkmayan, hızlı okunan bir eğlencelik ama daha fazlası değil. 


The Witcher Kader Kılıcı - Andrzej Sapkowski


Orijinal Adı: Miecz Przeznaczenia
Yayın tarihi: Mayıs 2017 (1. Baskı)
Almanca'dan Çeviri: Regaip Minareci
Ebat: 13,5 x 21 cm
Sayfa: 440
ISBN: 9786052991954
Goodreads Puanı: 4.40


11 Haziran 2017 Pazar

Yaşanması Gereken 100 Macera

macera, gezi, seyahat
Hayatı “başımıza gelen bir şey” gibi yaşıyorsak, ister dünyanın öbür ucuna gidelim, ister uzaya çıkıp gezegenimizin boşlukta bir elma gibi yuvarlanarak uzaklaştığını görelim; hiçbir deneyim derimize işlemeyecektir. Ama sınırların ötesini hayal edebiliyor ve hayal edebiliyor ve hala şaşırabiliyorsak; o zaman Üsküdar’dan Eminönü’ne geçmeyi bile başlı başına bir maceraya dönüştürebiliriz.


Nerden bulduğumu, neden alıp da kitaplığıma koyduğumu bilmediğim bir kitap daha. Focus dergisi üşenmemiş “Yaşanması Gereken 100 Macera” yı derleyip kitap formatında yayınlamış. Bir kaçı daha detaylı olmakla birlikte her macera ayrı ayrı fotoğraflarla detaylandırılmış, makalelerin sonunda o macera ya da bölge hakkında daha detaylı bilgi alabileceğiniz, rezervasyon yaptırabileceğiniz internet site adresleri not düşülmüş. Ancak kitabın basımından bu yana yaklaşık 10 yıl geçtiğini düşünürsek bu adresler güncel olmayabilirler, benden söylemesi.

Başlar başlamaz yazı karakterinin küçüklüğü dikkatinizi çekiyor. Sanırım 9 ya da 10 punto, inanılmaz küçük.


macera, gezi, seyahat


Yaşanması gereken 100 macera arasında, Kapadokya da balon turundan Atacama Çölü gezisine, San Blas adalarında kano turundan uzay seyahatine uzanan geniş bir çeşitlilik var. Hemen söyleyeyim maceraların bir kaçı hariç hepsi çok yüksek maliyetler gerektirirken, geriye kalan bir kaçı için astronomik rakamlar gerekli. Ben kendi dişime göre (yani gerçekçi hayaller kurabilmek adına) yamaç paraşütünü ve Likya Yolu’nda Yürüyüşü seçtim. Açık konuşayım ve inanın bunu fakirliğimden söylemiyorum, uzay seyahati dışında listedeki her maceradan Likya Yolu yürüyüşü için vazgeçebilirim. Yıllar önce çok küçük bir bölümünü yürüdüğüm bu yolu şimdiden kendime 45 yaş doğumgünü hediyesi olarak seçtim. Bakalım Allah kısmet ederse 45 yaşına gireceğim yıl, bu yol için plan yapacağım. Lojistik destek ve tanıdık rehber, tur gibi konularda umarım sevgili MehmetMollaosmanoğlu bana yardım eder. Hatta yardımla da yetinmez, benimle birlikte bu yürüyüşe katılır. Olur mu olur.

Elinize aldığınızda dergi ilavesi diyerek burun kıvırsanız da, onlarca güzel bilgi barındırıyor. İnternetin hayatımıza bu kadar girmediği günlerden kalma, ansiklopedi türünün son örneklerinden nadide bir eser bence. Kim derdi ki, çocukları gezmeye götürürken söylenen “Ataya gitmek” tabirinin kökenini bu kitaptan öğreneceksin diye? Hayat işte.


3 Haziran 2017 Cumartesi

İğne Oyası - Serra Menekay

12 eylül, darbe, roman, eleştiri
Birçoğu gerçekten ne olduğunu hiç anlamadı…  Anlayanlar da anlamayanlar da bu toplumsal şizofreninin kurbanı oldu. Kimi öldü, kimi katil oldu, kimi hapislerde işkence gördü; kimi tahsilinden, kimi ekmeğinden, kimi sevdiğinden ama herkes umutlarından oldu… Herkes iyiyi, doğruyu yaptığını düşündü, oysa herken kurbandı.

Bir 12 Eylül Romanı

E.K.O ile okuduğum 7. ve eğer bir değişiklik olmazsa sezon faili kitabımız. Yaz dönemi nedeni ile toplantılara (kitap okumaya değil) bir süreliğine ara vermeyi planlıyoruz. Edirne Kitap Okur ile birlikte okuduğum diğer kitaplar için buraya bakabilirsiniz.

Kitap, grubumuz üyelerinden Sn. Fatih Altun'un bir arkadaşı olan Serra Menekay tarafından yazılmış. Kocası tarafından iftiraya uğrayarak hapse düşen Dürdane ve iftirayı atan eski solcu kocası Mehmet'in ağzından aktarılan iki ayrı öykü var. "Dürdane'nin Öyküsü" bize, erkek egemen bir toplumda, zina gibi bir iftiraya uğramış bir kadının ayakta kalma, kendini temize çıkarma ve çocuklarına kavuşma mücadelesini anlatırken, diğer öyküde baba mirası olan devrimciliğin peşinde bir ömür çürütüp, hiçbir şey kazanamayıp aksine her şeyini kaybeden bir adamı anlatan "Mehmet'in Öyküsü" 12 Eylül Dönemi'ne dair bilgilerimizi gözden geçiriyoruz.


İğne Oyası her ne kadar "Bir 12 Eylül Romanı" alt başlığı ile çıkmışsa da bence ve burada zikredemeyeceğim bazı nedenlerden ötürü bir dönem romanı değil. (Maalesef spoiler vermeden bunu açıklamanın imkânı yok. Bu yüzden iyiki grup ile birlikte okumuşum diyorum. Kitabı okuyan 8-10 kişinin arasında içimi rahatça dökebileceğim) Ama yine de hafifçe bahsetmek gerekirse; evvela Mehmet'in öyküsünün günlük gibi kurgulanması dolayısıyla olsa gerek düz bir anlatıma ve doğası gereği diğerlerine çok fazla benzeyen bir kurguya sahip. Bu nedenle dönem ile yakından ilgilenen birine bir şey vermekten, alakası olmayan birinin ilgisini çekmekten uzak. Bence Dürdane'nin Öyküsü yanında sönük kalmış. Öte yandan, anladığım kadarıyla ana yemek olan Mehmet'in Öyküsüne sos olarak tasarlanan Dürdane'nin Öyküsü, diğer öykünün hiç varmaması gereken bir noktaya gelmesi ile birlikte asıl hikâye konumuna geçmiş. Keşke Dürdane'nin Öyküsü biraz daha uzatılsa, derinleştirilse idi.

Yine yukarıda bahsettiğim (ya da bahsedemediğim) sebepten ötürü, Mehmet ve öyküsü ile ilgili tüm boşluklar, hatalar, gariplikler, yanlışlıklar hakkında tuttuğum notlar ve Mehmet'e hazırladığım laflar çöp oldu gitti. Oysa ne kadar da bilenmiştim Mehmet'e; ağız dolusu sövecekken, şimdi susup kalmak zorundayım.

Tüm dönem kitaplarından çıkarabildiğim kadarıyla, ben doğmadan önceki, çocukluğumdaki ve şimdiki dönemler arasında aslında pek bir fark yok. Sanki ülke ülke değil , emperyalist güçlerin dönme dolabına binmiş küçük bir çocukmuş gibi. Yaklaşık 20-30 yılda bir dön Allah dön, aynı şeyler yaşanıp duruyor. Özal dönemi anlatılırken, lüks tüketim mallarının ithalatının çığırından çıkması, halkın tüketim çılgınlığına alışması, har vurup harman savurması, televizyon dizileri ve sinema filmlerinin kalitesizliği, Türkiye'nin kendi kendine yetebilen bir ülke olmasının sonunun gelmesi, kurufasülyenin bile ithal edilmesi, basına sansür uygulanması, TRT'nin tek taraflı yayın yapması ve daha niceleri. Bir an yazarın günümüz yönetimine laf soktuğunu düşünemeye başladım. Ha bir de Tarzan çizgi romanının yasaklanması mevzuu var, ilk kez duydum. Ancak bir çizgi roman sever olarak gerekli yerlere haber saldım. Konunun takipçisi olacağım, detaylar gelir gelmez nedeni nasılı hakkında hemen bu cümlenin altına bir paragraf açıp bilgilendirme yapacağım.

Alibi Yayıncılıktan çıkan kitabın sade, hoş ve içeriği tam anlamıyla yansıtan bir kapağı var; beğendim. Bir iki kelime hatasını saymazsak, güzel ve kaliteli bir baskı olmuş. 12 Eylül dönemini takip edenlerin ilgisini çekebileceğini düşünüyorum. Ancak konuya olan hakimiyetiniz nezdinde tatmin ediciliği düşebilir, bilginize. İyi okumalar… 
kitap künyesi, darbe



Orijinal Adı: İğne Oyası: Bir 12 Eylül Romanı
Yayın tarihi: Nisan 2017 (1. Baskı)
Yazar: Serra Menekay
Ebat: 13,5 x 19,5 cm
Sayfa: 272
ISBN: 9786058271937
Goodreads Puanı: 4.00


 
UA-57355180-1