Her kötünün içinde bir iyilik,her iyinin içinde de bir kötülük vardır. İnsan sadece görmek istediğini görür.

15 Ekim'den itibaren tüm kitap satış noktalarında

Geziyoruz biz

Hep okuyacak değiliz ya

30 Aralık 2014 Salı

Bir Gün Tek Başına

"Ne suçun var senin? Ağlayıp zırlayan bir çocuğa isteklerinden vazgeçsin diye verilen bir elma şekeri kadar suçsuzsun"


2014 yılını 36 kitapla kapattık derken, son nefeste sayıyı 37'ye çıkardık. Kapanışı Vedat Türkali'nin ilk romanı Bir Gün Tek Başına ile yaptık. 


Kitap 1960'larda, ihtilalden hemen önce geçiyor. Baş karakterimiz yorgun -sözüm ona devrimci- Kenan, müdüriyette yediği iki tokattan sonra göt korkusundan devrimciliği bırakmış, öğretmen eskisi, şimdinin kitapçısı, gidişatı beğenmeyen ama anca oturduğu yerden sallayan bir adam. Sonra bir gece meyhanelerde sürterken devrimci üniversite gençliğinden felsefe öğrencisi Günsel diye bir kızla tanışıyor. Kız da ona karşı boş değil. Bir sevmek tutuyor ki Kenan'ı; karısını, kızını, işini, gücünü her şeyini boşluyor. 

27 Aralık 2014 Cumartesi

2023 Kader Mızrağı

Hepsi Hayal, Hepsi Gerçek

543 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 13 x 21 cm 
İstanbul, 2014
Edirne'li yazarlar birbiri ardına kitap çıkarmaya devam ededursun, ben de en fazla böyle uzaktan okuyup haklarında atıp tutmaya devam ediyorum. İşbu kitap, meğersem aynı yollarda gezip tozduğum, ortak arkadaşlarımın olduğu, fakat bu kitap vesilesiyle tanıştığımız Murat Selçuk Balkan'ın ilk kitabı "2019 Beklenen Kurtarıcı"nın kısmen devamı niteliğinde olan, fakat ilk kitaptan bağımsız da okunabilen ikinci kitabı. 

2 Aralık 2014 Salı

Kemik Torbası


 Sayfa Sayısı: 592 
Ebat: 14 x 20 cm 
Orjinal İsim: Bag of Bones
Çeviri: Gönül Suveren

"Romanda mükemmel çizilmiş bir kahraman bile yeryüzünde yürüyen ve gölgesi toprağa düşen en iç sıkıcı insana kıyasla sadece bir torba kemikten ibarettir."


Şimdi millet, ben korku filmi seyretmem korkarım, yalan yok, harbi tırsarım seyredemem. Daha önce de söylemişimdir, bilmeyenler olabilir. "Onlar gerçek değil ki lan, ne korkuyon hihahohohaa" diye alay edenlere, edeceklere de direk küfrederim. Madem öyle siz de komedi filmlerinde gülmeyin, onlar da gerçek değil. Netekim Altın Kitaplar'ın twitter kampanyasından hediye olarak bu kitap geldiğinde ilk önce, korku kitapları farklı olabilir diye düşünmüştüm. Allah benim belamı versin! Çok pis yanılmışım. (Şu yorumu yazarken bile ellerim titriyor)



Romanın içeriğine geçmeden önce çeviri ile başlayalım. Kimi yerlerde aşmış olan çeviri kimi yerlerde korkunç hatalarla dolu. "Bizi kazıklamaya kalktı ama ona öğle yemeğini yedirdim, Bu adamların hiç biri benim kortumda tenis oynamıyor" gibi birebir çevrilen Amerikan deyimleri, sal olarak çevrilebilecek raft, ve basitçe avukat olarak çevirebileceken ad litem vasisi (ad litem'in tam karşılığı "bir davada küçük bir çocuğu temsil etmeye atanmış vasi") gibi çevrilmeden bırakılan ingilizce kelimeler var. Ancak bence tüm kabahati çevirmene atmak doğru değil. Editöründen yayınevi sahibine basılmadan önce birisinin bu kitabı okumuş olsa bu hataların hiçbiri olmazdı. Yoksa hiç biri düzeltilmeyecek hatalar değil. Dahası bendeki tedavülden kalkmış kapağıyla 7. Baskı. Hala piyasada bendekinden daha yeni baskıları mevcut. Muhakkak birileri benden önce buralar olmamış demiş olmalı. Neyse...



Ünlü bir yazar olan Mike Noonan karısının ani ölümü ile sarsılır, yıkılır. Hayata küser, artık yazamaz olur. Kabuslarında karısı ile birlikte çok sevdikleri, çevre sakinleri tarafından Sara Laughs ismi verilen yazlık evlerini sıkça görmeye başladıkça kabuslarına bir son vereceğini düşünerek eve gitmeye karar verir. (Mike'ye " Hocam, rüyasını görünce altına işedin, illa eve gitmek nasıl bir manyaklıktır" demek istedim bi an ama korktuğum halde kitabı elinden bırakmayan kendime bakınca vazgeçtim.) Eve gittikten sonraki paranormal olaylar yazarı delirtme noktasına getirir. Ama vazgeçmez. Karısının ondan ne gizlediğini öğrenmeden bu işin peşini bırakmayacaktır. 



Genelden hariç olarak, çoğu Amerikan film ve romanında karşımıza çıkan Amerikan arşivleme, döküman biriktirme ve dahası bunu sıradan bir kütüphanede herhangi birinin ulaşabilme ihtimaline yine hayran kaldım. Misal, Sara Laughts ne zaman kim tarafından yapıldı, hangi yıllarda kimler tarafından hangi bölümler eklendi hepsine ulaşılabiliyor. Ben adliyede hala kiracısının adını bilmeyen ev sahipleriyle karşılaşıyorum. Bir de başka kitaplarda da gördüğüm, başka başka ülkelere de ait soy ağacı olayı var. "Meserve'ler iki yüzyıldır bu topraklarda yaşarlar. Biz Devore'ler sekiz kuşaktır uzun paçalı don giymeyiz" gibi cümleleri soy adı kanununa sadece 80 yıl önce kavuşan bir milletin mensubu olarak imrenerek okuyorum. 


Ne yalan söyleyeyim, bugüne kadar hiç okumamış olsam da, bir Stephen King romanının kötü olabileceğini zaten düşünmüyordum ama bu kadar da muhteşem olacağını hiç tahmin etmemiştim. İlk başlar biraz sıkıcı olsa da giderek hızlanıyor. Son iki yüz sayfadaki tempo inanılmaz. Kitabı bitirebilmek için bu sabah 05:00 de kalktım. Tabi bunda benimde bir kız babası olmamın ve kitabın baş karakterlerinden birinin kızıma yakın yaşlarda olmasının da payı var. Bu durum kitabın (ya da benzer kitapların) etkileyiciliğini bir kaç katına çıkarıyor.


Son bölüm adeta hızlı ve uzun bir koşunun ardından nefesinizi düzenlemek için yapılan yürüyüş gibi. Ayrıca satır aralarında kalan veya kaçırdığınız detayların da üzerinden geçmek için iyi bir fırsat. Kesinlikle kusursuz bir eser. Korkutucu ve müthiş bir roman. Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki; bir daha bir Stephen King romanıyla karşılaştığımda onu atabildiğim kadar  uzağa fırlatacağım. Okursam adam değilim.

2012 yılında basılmış olan bendeki kitap kapak sanırım orjinali ile aynı. Yeni ve yukarıda gördüğünüz kapak bence içeriğe biraz daha uyumlu. Şahsi görüşüm olarak uzak dur kategorisine koysam da, objektif olmak gerekirse okumadan ölme kategorisinde bir kitap.


Altın Kitaplar, eleştiri, kitabı iyi mi, kitap, nasıl bir kitap, kitap özeti, kitabı oku, roman, Stephen King

26 Kasım 2014 Çarşamba

6 Üstü Hikaye

"Altının altıncısıydı o. Neydi tüm bu yaşadıkları Tanrı aşkına? Bir düş müydü zihninin kuytularında yıllardır gerçekleşmeyi bekleyen, yoksa bir demet korku muydu kalbinde sinsice kök salmış olan? Otuz adım saydı kuzeye doğru. Sonra elindeki küreği hoyratça salladı toprağın yüzeyine. Güneş tam tepesinde parlıyordu. Her vuruşunda kürekten bir çığlık sesi yükseldi havaya. Çın, çın, çın... Bu sesle daha bir kuvvetle aşka geldi adam, imana geldi, heyecana kapıldı ve biraz da korkuya düştü belki. altı kürek dolusu toprak attıktan sonra alnından süzülen terleri bileğinin tersiyle sildi Birkaç dakika sonra küreği yeniden toprağa vurduğunda tok bir ses çıktı yüzeyden. beklediği ses buydu işte! Küreği elinden fırlattığı gibi elleriyle kazmaya başladı. durmaksızın eşeliyordu toprağı. Sayılı bir kaç dakika sonra düşleri gerçek olacaktı. Derin bir nefes alıp verdi.
İşte oradaydı, tam karşısında duruyordu..."

Mehmet Mollaosmanoğlu'nun okumadığım kitabı var mı diye aranırken karşılaştım bu kitapla. Altı ayrı yazarın aynı giriş paragrafından yola çıkarak kendi tarzlarında altı hikaye yazmasıyla oluşturulmuş bir kitap. Normalde hikaye kitaplarını pek sevmesem de bu çıkış fikri ilginç geldi ve aldım. 

Dediğim gibi kitapta altı farklı yazar ve altı farklı hikaye var. Hepsinin başlangıcı yukarıda verdiğim paragrafla başlıyor. Ve her hikayenin kurgusunda altı sayısı vurgulanıyor. "Altı"nın önemi nedir, giriş paragrafını hazırlayan kimdir, bunlarla ilgili bir bilgi yok. Girişte her yazarın kısa özgeçmişi paylaşılmış ki; bence güzel. İzninizle yayınlama sırası ile değilde kendi beğenime göre sondan başa doğru sıralayarak hikayelerden bahsetmek istiyorum.

Mustafa Samsunlu'nun Ay Büyürken Bu Gece isimli hikayesi güzel bir konu nasıl berbat edilir dersi olarak okutulması gereken bir hikaye olmuş. Başlangıcı itibari ile birinci sıraya yerleşebilecek bir hikaye iken, Küçük Emrah, Ferdi Tayfur filmlerinden aşırılma finali ile altıncı sıraya yerleştirdim. Kurtadamdan "yavrum ben senin babanım" a nasıl geldik anlamadım. Birde çok fazla dipnot verilmiş. Hadi Ghost Rider'i, Kaptan Silver'i anlarım da Fatma Girik'in kim olduğunu dipnotla açıklamak nedir? Çok daha iyi olabilirdi, ki başlangıcıyla da bu izlenimi fazlasıyla veriyordu. 1 veriyoruz ve geçiyoruz.

Çok düşündüm, aradım bulamadım. Bir iki yere haber bıraktım, dönerlerse yazacağım. (Ekleme 27.11.2014 Bahsettiğim film İmmortel) Havada asılı duran piramidin olduğu bir film vardı. İşte Aşkın Güngör'ün Tanrılar Zaman'ı bu filmle büyük benzerlikler gösteriyor. 5. sıraya alma nedenim budur. Yanılıyorsam, özür dilerim. Gelecekte insanlar ne zaman öleceğini bilmekte ve hayatlarının kalan kısımlarını zenginlere satabilmektedirler. (bu kısım filmle alakalı değil Allah için) Ancak tanrıların dünyaya temsilciler bırakması, dünya yönetiminin bir piramidin içinden yapılması, insanların hayatının kontrol altında olması gibi öğeler filmle aynı gibi geldi bana. Tüm bunlar dışında altı'nın hikaye içinde en iyi saklandığı, ancak başlangıç paragrafı ile hiç alakası olmayan bir hikaye. 

4. sırayı Mehmet Mollaosmanoğlu'nun Bilgelik Ağacı isimli öyküsü alıyor. Aslında çok kötü bir öykü değil. Hatta başlangıç paragrafı ile en ilintili ve ana hikayenin paragrafın içinden yürüdüğü tek hikaye. Ancak çok kısa olması nedeni ile milyonlarca soru işareti barındırması ve altı kelimesinin kullanımının çığrından çıkması puan kaybına yol açtı. Pandoranın kutusuna benzer altı adet kutunun açılarak "açtırma kutuyu, söyletme kötüyü" durumu var. Karanlık kaos atmosferi güzel. 

Ece Özbaş Korkmaz'ın Kayıp isimli öyküsü kitabın en güzel, en hızlı, en akıcı, en esrarengiz, en hüzünlü öyküsü olmasına rağmen havada kalan sonu ile üçüncü sırada. Her sabah kalktığında bir uzvu görünmez olan birinin hikayesi  Kayıp. Finalde bir şey var ama hikayede geçen sanat filminin finali gibi. Aşırı sanatsal geldi sanırım anlayamadım. 

İkinci sırayı Tavuk Suyuna Çorba kitaplarından fırlamış gibi duran Şebnem Pişkin'in Bir Leyleği Kıskanmak isimli hikayesi alıyor. Her ne kadar kısa, kurgusu olmayan ve malum paragraf aksesuar olarak kullanılmış olsa da, buz gibi bir Sarıkamış kışında geçiyor olsa da,  diğer beş hikayenin tam tersine sıcacık, pırıl pırıl bir hikaye.

Ümit İhsan ve Kıyamet Tarıkatı bence kitabın en iyi hikayesi. Her ne kadar başlarda "Yolda sıkı bir kahvaltı yapsak iyi olacak" diyen Amerikan ağızlı komisere kıl kapsamda genele bakıldığında kitabın en fazla emek verilmiş hikayesi. Tarikat muhabbeti klasik ama günümüz tarihine yerleştirilmesi başarılı, hiç sırıtmıyor. Hikaye olarak kullanılarak yazık edilmiş belki de; içinde barındırdığı, cinayeti, tarihi kitapları, komiseri ve komiser yardımcısı ile hatta ve hatta hikayenin Beyoğlunda bir yerlerde geçiyor olması ile bu hikayeden üçleme çıkarabilecek bir yazar tanıyorum ben. Altı üzerinden altı vererek birinci ilan ediyorum bu hikayeyi.

Paragrafta kazılan çukurdan olsa gerek, Şebnem Pişkin'in hikayesi hariç her hikayede ölüm, ceset temaları işlenmiş. Editörlüğünü yazarlardan Ece Özbaş Korkmaz'ın yaptığı kitapta kesme işaretleri or'dan bur'dan, ner'deyiz gibi garip şekilde kullanılmış. Bunun dışında kelime hataları yok denecek kadar az.

Gelelim kitabın kapağına. Kitap kapağı, her ne kadar satış siteleri görsellerinde yukarıda da gördüğünüz gibi buruşturulmuş takvim yaprağı gibi görünse de Ilgın'ın elinde görülen kitapta böyle bir görüntü  yok. Başlığın alt ve üstündeki çizgilerde kaymalar var ve sağ köşedeki saat figürü tam daire değil. Eğer bu buruşuk bir sayfa imajı yaratmak içinse eyvallah ama renklendirme bunu vermeyince çok çirkin durmuş. İşin garibi, yemlenen tavuklu saat resmi ile arka kapak son derece güzel. Postiga'dan çıkan kitap internette 10 TL civarındayken sanırım kitapçılarda çok daha ucuza satılmakta. (Tüyapta 4 kitap 10 TL standındaydı mesela). Okumazsanız kayıp değil ama okumakta kesinlikle pişmanlık değil.





16 Kasım 2014 Pazar

Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları: Yedi Tepe Canavarı


çizgi roman, devrim kunter, seyfettin efendiBu çizgi romanda geçen hikaye Seyfettin Efendi'nin mübalağalı bir uslüpla yazdığı hususi notlarından derlenmiş olup, gerçekliğine dair bulgular şaibelidir. 

Normalde bu alanda çok fazla çizgi roman yorumu yapmayı düşünmüyorum. Hele ki tek sayılık ciltler dışında kalan devamlı serileri (zamanı geldiğinde Ken Parker hariç) yorumlamaya hiç niyetim yoktu. Ancak Seyfettin Efendi'nin bir ayrıcalığı hak ettiğini kabul etmem gerek.

Ben, Türk çizgi romanının en büyük probleminin yeteneği belli bir standardın üzerine çıkan bir çizerin "madem çizebiliyorum, öyleyse senaryoda yazabilirim" mantığında hareket etmesi olduğunu düşünürüm. Çizerlerin çoğu bencillikten midir, takım halinde çalışmanın zorluğundan mıdır, yoksa senaryo yazma işini hafife aldıklarından mıdır bilinmez karakter yaratma ve öykü kurma işlerinin de hepsini üzerlerine alırlar. Bu nedenle piyasa çoğu eski Türk  Hükümdarlarını ve Kurtuluş Savaşı dönemini anlatan sayısız ve işe yaramaz çizgi romanla doludur.

seyfettin efendi, türk çizgi romanı, devrim kuner, scan, pdf Çizme işi benzer yerli işlerin hiçbirinde olmadığı kadar iyi. Özellikle kapaklar on numara.  Devrim Kunter en azından ilk sayı için yazma işinin de üstesinden gelmiş görünüyor. İkinci sayıyı da zaten Cihan Türe ile birlikte yazmışlar. İkinci sayı açısından Devrim'in tek üzüntüsü kendi adının çok ön planda olmasından dolayı Cihan'ın isminin geri planda kalması.

Sol üst köşedeki kapak resminde en önde görülen İfşa-yi Sırr Teşkilatının kurucusu Seyfettin Efendi'nin hemen arkasında esrardaşlarını görüyoruz. Pehlivan İsmail, mühendis Münevver, Adli tabip Aziz ve casus Esat teşkilatın diğer üyeleri. Teşkilat bu açıdan A-Takımı ya da Leverage'nin Osmanlı versiyonu gibi duruyor. Ha pardon Osmanlı değil. Hikâye Cumhuriyet'in ilk yıllarında geçiyor. Kılçığın tekiyim, fesli çizimler, Arap alfabesinin kullanımını teyit ettim, tarihlerde şaşma yok. Detaylar güzel. Önsöz ve arka kapak yazısı dönemin dilinde yazılmış.

İstanbul'un mabetlerinde sırayla işlenen cinayetleri çözme işi Seyfettin Efendi ve ekibine verilir. Cinayetlerin vahşiliği ve vücutlarında hiç kan kalmamış olması insanüstü bir varlıktan şüphelenmelerine neden olur. 

Şimdiye kadar iki basılı, bir pdf formatında sayısı olan Seyfettin Efendi'nin tüm Olağan Üstü Maceraları'nın digital versiyonları Seyfettin Efendi'nin resmi internet sitesinde mevcut. Kapak çizgi romanın tüm karakteristik özelliklerini tek karede anlatırken, aşağıda paylaşacağım başlıkta da göreceğiniz Seyfettin Efendi logosuna bayıldım. Aynı logo siyah beyaz olarak kapağın sırtında da var ve bence harika düşünülmüş. Kitabın hangi yayınevinden çıktığına dair bir ibare göremedim. Editörlüğünü her ne kadar Marmara Çizgi'den İlke Keskin yapmışsa da ben fuarda Çizgi Düşler'in standından aldım diye hatırlıyorum. Gerçi parasını Marmara'nın standında duran Egemen'e verdim. Ya da Egemen Çizgi Düşler'de duruyordu, ben başka bir yerdeydim. Fuar çok kalabalıktı, o sıra kafam epey karışmıştı.

Seyfettin Efendi'nin bir sonraki macerasını okumak için lütfen tıklayın…








2 Kasım 2014 Pazar

Kaiken

japonya, kitap yorumu, özeti, pdf.
Doğan güneş karardığında,Geçmiş, çıplak bir kılıç gibi keskinleştiğinde,Japonya artık bir anı değil, kâbus olduğunda,Kaiken'in zamanı gelmiş demektir.

Aslında sırada Grangé'den Sisle Gelen Yolcu vardı. Ama gerek vaktimin darlığı, gerek bir önce okuduğum Grange romanı olan ve biraz sıkıldığım Ölü Ruhlar Ormanı'ndan sonra tuğla kalınlığında bir kitabına hazır olmamam nedeniyle sırayı bozdum, iyi ki yapmışım.

Genelde Jean Christophe Grangé kitaplarını ortalama bir beğeni ile okurum. Ama bu kitap öyle değil, on numero beş yıldız...Neredeyse sataşmak istediğim noktalardan vazgeçirecek kadar iyi. Ama neyse ki neredeyse...

Bir kere aşırı gıcık olduğum, ortada fol yok yumurta yokken bir şeylerden şüphelenen, dahası şüphelerinde haklı çıkan, hangi ipucuna/tanığa ihtiyacı varsa tesadüfen karşısına çıkan iyi adamlar,  her kan pıhtısı, her organın duruşu ayrı ayrı, ballandıra ballandıra, sayfalarca anlatılan cinayet sahneleri yok. Katilin bile psikopatlığında normal değerler gözlemledim. 

Paris emniyetinde başkomiser olarak görevli Olivier Passan, Japon Kültürüne olan merakı, hayranlık ile saplantı arasında gidip gelen bir adamdır. Hamile kadınları ve karnındaki bebekleri hedef alan bir katili yakalamaya uğraşırken, bir taraftan da Japon eşi güzeller güzeli Naoko ile aralarındaki boşanma davası canını sıkmaktadır. Katile yaklaştıkça eşi ile arasındaki problemler ve evine yapılan saldırılar artmaktadır.

Sürükleyicilik had safhada olmakla beraber, benim gibi Fransa yerleşimine fransız kalanlar için ekstra hayal gücü gerekebilir. Neyse ki bende var. Ama ekşi sözlükteki bir yorumda bu durumu telafi etmek ve kitaptan aldığı zevki arttırmak için her yer adında Google Maps'ten karakterlerin nereden nereye gittiğine baktığından bahseden birini görünce kendi sığlığımdan da tiksinmedim değil. 

Kitapta bir de kulağı küpeli, dövmeli, kokainman komiser yardımcısı Fifi var. Uyuşturucu kısmı hariç gözümde Behzat Ç. den Akbaba canlandı gözümde. Olur ya bir gün filmi çekilir bu adamı Berkan Şal canlandırsın.

Ne diyorduk, sataşmak isteğim bir kaç nokta var; Bendeki kitabın kapağında 30. Baskı yazıyor. Kapağın içine bakınca ilk baskısının Haziran 2013, 30. baskısının Temmuz 2013 de yapıldığını görüyoruz. Migros' daki nüshalarda Eylül 2013 de 35. baskının yapıldığını görüyoruz. Bir ayda 30 baskıyı biri bana izah edebilir mi? Tamam çok satan bir yazar ama bu ne? Ya ülkemizde "kitap okunmuyor" geyiği tamamen yalan, ya da bir baskı 100 adet falan. Ya da matbaa her günkü üretimine yeni bir baskı sayısı vermiş. Cahilliğimin verdiği bir özgüveniminde olduğunun farkındayım, biri tenezzül ederde işin doğrusunu anlatır, bu yorumu bana yedirirse saygı duyarım.

grange, kitap yorumu, japonya, gerilimÇeviri bir iki küçük şahsıma münhasır takıntılar haricinde enfes. Ancak yine de sormak istiyorum ey çevirmenler; Düzüşmek nedir? Aranızda biz okurların bilmediği bir anlaşmamı var? Bugüne kadar bahsi geçen eylem için bu kelimeyi kullandınız mı, kullanan birini tanıdınız mı? Hamile kadınların canlı canlı karnını yarılıp içindeki bebeğin alkole bulanarak yakıldığı bir kitabı okuyan birinin sevişmek kelimesinin argo kullanımını okuduğunda utancından yanaklarının pembeleşeceğini mi düşünüyorsunuz? Kaç kitapta denk geldim artık yeter.  Bir de cümlenin gidişine göre anlamı tahmin edilse de, sabitlemek yerine raptetmek, parıldayan yerine balkıyan kelimelerinin kullanılmasını anlamsız buldum. Fakat yine de kitapta geçen onlarca Japonca kelimenin hangisinin, çevrileceği, hangisinin orjinal halde bırakılacağı konusundaki tercihler, gerekse tam yerinde verilen çevirmen notlarını çok başarılı buldum. 

Yazar katili gizlemek için çok uğraşmış. Üst üste okura verilen yanlış ipuçları, kasıtlı yönlendirmeler nedeni ile tahminleriniz tenis maçı izleyen seyirciler gibi iki kişi arasında gidip gelse de belli bir noktadan sonra iş abartıya varınca bir an yazarın bize Ahmet Ümit gibi sürpriz! (eskilerin tabiri ile yırtık dondan çıkar gibi) bir katil vereceğinden korktum. 

Doğan Kitap'tan çıkan kitabın kalitesi tartışılmaz. Kapak orjinalinden daha iyi tasarlanmış ve bence aslından iyi. Japon harflerine atıfta bulunan Kaiken yazısının altında üzerinden kan damlayan Japonca bir harf var. Bu harf bir anlam ifade ediyor mu bilmiyorum, merak ettim ama araştırmaya da üşendim.


19 Ekim 2014 Pazar

Bir İmparatorluğun Ölümü

Cumhuriyet Gazetesinin okurlarına armağanı olan bu 143 sayfalık kitabı okumam neredeyse 1,5 ay sürdü. Kitaplığıma nereden geldi bilmiyorum. Bugüne kadar bir sayfa Cumhuriyet Gazetesi okumuş değilim. Nedendir bilmem aynı görüşe sahip bile olsam, "kör gözüm parmağına" mantığı ile göstere göstere ideolojisini savunan yayınları sevmiyorum. Zeka pırıltısı içeren, subliminal mesajlar veren şeyler daha hoşuma gidiyor. Neyse konumuz Cumhuriyet Yayınları değil. Onların hediyesi bu kitap. Dediğim gibi sadece 143 sayfa ama son okuduğum kitabın yorum tarihine bakıyorum da neredeyse bir ay geçmiş. Bunun en büyük sebebi kardeşimden ödünç aldığım PS 3 olmakla beraber çevirinin kötülüğü de diğer bir etken. 

Bir kitabı okurken, bir taraftan da bloğumdaki eleştrinin ana hatlarını şekillendiririm. Açıkçası bu kitabı okurken ki planımda eleştirimin temelini çeviri için yaptığım geyik oluşturacaktı. Ama notlarımın arasında çevirmenin adı olan "Server Tanilli" ismini gören karımın sen "Sen Server Tanilli'yi eleştirecek kadar oldun mu?" uyarısı üzerine çevirmen hakkında küçük bir araştırma yaptım ve karım sayesinde rezil olmaktan kurtuldum.  İsmi almış yürümüş, anayasa hukuk profesörü olan (bir ihtimal kitabın yazanlardan daha donanımlı) Server Tanilli hakkında koskoca internet mecraasında ilk ve tek olumsuz yoruma yapacak adam olmaya cesaret edemedim. Benim cehaletimdir, çeviri konusunda bir usulün adıdır diyorum bu saatten sonra. Ama hak verirsiniz ki üstüne bu kadar konuştuktan sonra bunun nedenini göstermek zorundayım sanırım. Bu nedenle aşağıda kitaptan iki paragrafı yorumsuz olarak paylaşıyorum. (sanki yukarıdakiler yorum değilmiş gibi). Son bir not; üç bölümlük kitabın ikinci bölümünden itibaren çeviride ciddi şekilde bir değişiklik gözlemleniyor.

"Son olarak, İttihat ve Terakki Komitesi, Makedonya'da iyiden iyiye kök salmış olsa da, ağını Anadolu'ya yayamamıştı pek ve İstanbul'da sağlam bir örgüt yoktu elinde ve hareketin yöneticileri hemen hemen birer meçhul idiler orada." (Sayfa 8)

"Anayasa, kabineyi bizzat kendisinin oluşturması hakkını veriyordu sadrazama; sonra da sultanın iradesine sunması gerekiyordu sadrazamın bunu" (Sayfa 10)

Kitabın kendisine gelince; kitap Umutlar ve Düş Kırıklıkları (1908-1912), İmparatorluk Savaşta (1912 - 1918) ve Bir Dünyanın Sonu olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Jöntürkler'in ortaya çıkışından başlayarak Osmanlı'nın 1908-1923 yıllar arasında geçen zamandaki siyasal yaşamı konu almış. Daha o tarihlerden İttihat ve Terakki Partisinin İslamiyet'i parti çıkarlarına alet etmesi, iaşe dağıtımının başında duranların devlet hazinesini kendi hazinelerine aktarması, tek partili iktidarın güzel başlayıp, kısa sürede kendi diktasını ilan etmesi gibi benzerliklere bakarak, politik kokuşmuşluğun DNA'mıza kodlandığını söyleyebilirim. Soykırım iddialarına "yoktur" diye yorumda bulunmuşlarsa da (ki benim de görüşüm bu yönde) bence kitabın objektifliğinde ve akademik değerinde (hiç haddim değil biliyorum, affedin) sıkıntı var.  Zira Osmanlı Tarihi ve Türk Dili ve Edebiyatı ve Uygarlıkları konusunda uzman olan yazarlar 143 sayfa boyunca sadece 4 yerde başka kitaplara referans vermişler ve bu kitapların hepsi 1980 yılından sonrasına ait. Bu açıdan bakınca objektifliğini değerlendirebilmek için başka kitaplarda okumak gerek gibime geliyor. 

Benzer türde bir kaç kitapta daha gördüğüm gibi eflatun tonlarına bezeli, dönem fotoğrafları ile süslü kapağı ile birlikte, Osmanlı Tarihi meraklılarına bir şey vermekten uzak olan kitap en fazla bir lise öğrencisinin dönem ödevi hazırlarken faydalanabileceği türden. 

3 Ekim 2014 Cuma

Leto Edirne'de

Leto’nun Edirne’ye ilk gelişinin anısına



Yer: Kadıköy’de bi yer
Mekân: Tam olarak Leto’nun yatağı
Tarih: 23.08.2008 Cumartesi
Saat: 23.47

Eee malum gün geldi çattı. Adama iki hafta önceden gün verdik gidicez artık. Gidicez gitmesine de bu adam hırlı mıdır, hırsız mıdır hiç bilmiyoz. Allah muhafaza ya sapık falan çıkarsa? Her gün neler görüyoz haberlerde. Yok, ama ya. Gül gibi nişanlısı var. Benim gibi tipsize sulanacak değil ya. Ama belli mi olur abi? Can bu çeker, beşer bu şaşar. Yok, daha neler. Yat zıbar lan Leto. Kendin kaşındın. Bu yeni insanlarla tanışma merakın bir gün başına bir iş açacak ama inşallah o gün yarın değildir.


24.08.2008 Pazar
Saat:08.00
Uuuuuvvuuaahhh!!! Ayı gibi uykum var be. Bıraksalar iki afta uyurum. Amanın afta ne be? Daha bileti elimize alır almaz “h” leri yutmaya başladık. Yavu bu otobüs 09.00 da kalkmayacak mıydı? Saat 10.00 oldu yav. Dakka bir gol bir valla. Bakalım gidince başımıza ne gelcek. Bir şey olmaz di mi lan Leto? O kadar msn'de muhabbet ettik bi açığını görmedik. Aklıselim bi çocuğa benziyordu. İyi ama
Red Kit’e intihar ettiren bu hıyar değil miydi?

“Edirne yolcusu kalmasıııınnn!!!”

Saat geldi Leto. Ya şimdi ya da hiçbir zaman. Ya belki iyi bir adamdır. Di mi ya? Bin lan şu otobüse hasta etme adamı. Hadi bilmillah, yok beşmill… Tövbe tövbe neydi yaa. bi namaz hocası alsa mıydık? Bi şey değil Selimiye falan dedi çocuk. Hazırlıklı olalım sakata gelmeyelim.

Saat: 11.30
Ohhhh… Yolculuk kebap yalnız. Ama şu esmer muavin neden sırıtıyor onu anlamadım. Kitap mı komik geldi acaba? Showcase Enemy Ace lan bu pis şopar. Sen ne anlarsın? O değil de bak gene aklıma geldi. Şu Vega dediğin nasıl bir adam acaba be abi? Vega dediğin karakter hem oyunda hem çizgi romanında zaten hasta ruhlu bir tip değil miydi? Evet öyle. E bu adam neden kendine bu nicki seçti? Kesin onda da bi hastalık var. Bittin Leto sen. Bu adam seni geriye yüzlerce kibrit kutusunun içinde yolmazsa bende hiçbir şey bilmiyorum. Aşkıcığım da o kadar gitme diye yalvardıydı. Dinlemedik kızı. Affet beni sevdiceğim. Kazasız belasız bi döneyim hayırlısıyla dizinin dibinden ayrılan Leto’nun dizleri kırılsın inşallah. Dönemezsem de bil ki son nefesimde sevgili sözü dinlememenin vicdan azabını çekiyor olacağım. Mezar taşıma Mark Bagley’den bir motif işletip, altına tek suçu çizgi romanı çok severdi yazdırırsın olur mu aşkım?

Saat 12.20

Ahanda Edirne toprağına yüz sürdük. Eee hani nerde bu adam. Ulan kesin bi şey planlıyor. Aha telefonda meşgul çalıyor. Kesin arkadan saldıracak şerefsiz. Çık ulan karşıma şerefsin Vega. Karşıma çık ve erkek gibi dövüş. Aha açtı telefonu.

“Eee… Şey… Abi geldim ben. Neredesin? Gelemeyeceksen dönerim ben istersen. Hani işin falan varsa alıkoymuş olmayayım.”
“Yok hacı. Olur mu öyle şey? Yoldayım. 10 dakikaya kalmaz yanındayım.”
“Oldu abi. Acele etme sen. Ben oturuyom burada. İyi burası. Hem esiyor da serin serin.”

Allahım geliyor Allahım. Napçam lan ben şimdi. Yok, abi yok olmıycak ben geri dönüyom. Bi yalan uydururuz sonra. 

“Ustaaa… İstanbul’a ilk araba ne zaman?”
“Saat 14.00 te abi.”
“Olmaz usta olamaz. Benim çok acelem var. Ne yapabilirim?”
“Valla koşabilirsin. Ama bu sıcakta biraz gerebilir.”

Eheh. Komik şey. Off off. Yandık ki ne yandık. Lan adam beni kıymık kıymık doğrayacak. Bari şuradan bir tost alayım da aç ölmeyeyim. Lan Leto bırak gırtlağı. Herif geliyor diyorum acil bir şeyler düşün. Hıyar gibi Hellboy getireceğine biber gazı falan getirseydin ya salak şopar. Ha şimdi gelsin Hellboy kurtarsın seni.

Aha telefon çalıyo. Geldi kesin. eşhedü en la ilahe illallah… Ulan halimize bak korkudan anında çözdük Arapçayı. Eğer Vega dilimi kesmezse al sana üç lisan, üç insan…

“Alo Leto. Geldim ben hacı.”
“Eheh. Valla mı? Neredesin?”
“Giriş tarafındayım abi. Kapı yanında”
“Aha tamam gördüm abi”

Ulan bu muymuş Vega. Lan ben bunu kola kutusu gibi buruşturur sonra da düzelsin diye otobüslerin altına atarım be. Gel cicim gel sen bakayım buraya. Ama dur lan mekân onun. Belki etrafa gizlenmiş arkadaşları vardır. Şimdilik hiçbir şey yokmuş gibi davranalım. Boş bir anını kollayıp ilk fırsatta alırım aşağıya. Bittin oğlum sen. Seni senin silahınla vuracağım. İnternetten insan tavlayıp, organlarını çalıp satmak neymiş gösteririm ben sana. Kahraman olucam lan, gerçek kahraman. Hem de ne balta, nede tabanca ile. Bilek bu be bilek.

“Vay Leto. Hoş geldin hacı.”
“Hoş bulduk Sayın Vega.”(Sayın Vega ne lan salak herif. Rahat ol. Adamın olayını fark ettiğini çaktırma)
“Eee. Nasıl geçti yolculuk?”
“İyi geçti valla. Hiç yorulmadım. Ben de yorulurum diye dün geceki tekvando idmanını asacaktım. İyi ki asmamışım. İki hareket daha öğrendik fena mı oldu? “(Aferin Leto. İşte böyle. Korkut gözünü hıyarın. Kimle dans ettiğini göster ona)
“Öylemi sevindim. Hadi çıkalım.”

Hadi bakalım adamın arabasına da bindik. Bakalım kısmetimize ne çıkacak. Bekle beni Meriç’in azgın suları. Yüzerek Yunanistan’a kaçabilir miyim acaba? Vega’nın pençelerinde ölmektense sınırı geçerim daha iyi be. Tutmayın beni.

“Dur Leto delirdin mi? Düşücen oğlum.”
“Ya ne bileyim abi. Birden daraldım. Hava almak istedi canım.”
“E camı açsana. Giden arabanın kapısı açılır mı? Bereket kapılar kilitli.”
“Kapılar neden kilitli abi?” (aha şimdi yakaladım açığını)
“Bu modeller böyle abi. 30 km/h in üstüne çıktın mı otomatik kilitlenir kapı. Ben de ne zamandır bu özelliğe ne gerek var, ne işe yarar diyordum. Bak yaradı işte.”

Tüh be iyi sıyırdı valla. O değil de benimki de hakikaten manyaklık. Hareket halindeki arabadan aşağıya atlıycaz. Eğer bu memleketten canlı kurtulursam bir daha Amerikan filmi seyretmek yok. Yaz Leto bunu bi kenara.

“Leto istersen seni Serhat Köftecisi ne götüreyim.”
Hani ciğer yiyecektik be. Neden planı değiştir ki bu. Burnuma tuzak kokusu geliyor.
”E abi o kadar ciğer reklamı yaptın. Ciğerciye gidelim. Aha bak Kırkpınar ciğercisi yazıyor. Gel oraya gidelim.”

Eheh. Tuzak kokusu değil ciğer kokusuymuş lan. Mis gibi valla. Deli gibi de acıkmışım. Korkudan mıdır, nedir? Neyse karnımızı bi doyuralım Vega ile daha sonra hesaplaşırız.

“Getir abi. Bana 1,5 ciğer, cacık, kola. Ortaya yeşillikte yapıcan di mi? Eyvallah abi. Bu ekmek yetmez yalnız bize. He geliyor mu tamam. Acı biber var mı abi? Sağ olasın. İki şişede su alalım abi.”

Yalnız siteye bunların hepsini yazmayayım. Ciğerle cacığı söyleyeyim yeter. Yarın bir gün başka birini ziyarete falan gideriz demi? Korkutmayalım milletin gözünü. Yahu Leto hala başka ziyaretler peşindesin. Daha demin korkudan üç buçuk atan sen değil miydin? Önce şu heriften bir kurtul. Ne ulan onun elindeki? Bıçak mı?

“Abi nabıcan o bıçağı?”
“Domatesi bütün mü yutucaz oğlum. Büyük doğramış adamlar. İnsan yiyecek bunları.”
“Abi küçük doğrasalarmış ya. Kötü bi lokanta galiba.”
“Yok ya. Lokanta iyi lokanta daa…”
“Daa ne abi. Açık konuş benle.”
“Sen böyle makineli tüfek gibi sıralayınca yetiştiremediler herhalde. Aceleye geldi biraz. Oğlum harbi çok acıkmışın.”

Bir saat sonra…

“Abi ilaveler gelmedi hala.”
“Gelir oğlum sabret azıcık.”

Bir yarım saat sonra daha…

“Bide tatlı yesek mi abi?”
“ Ya kalk oğlum be. Gezmeye diye geldin iki saattir ciğercideyiz.”
“E tamam abi kızma. Ben ödeyeyim istersen.”
“Kırarım o eli Letoooo. Sok o parayı cebine.”

İşte yavaş yavaş gerçek yüzünü göstermeye başladı. Tabii bu kadar dirençli çıkacağımı tahmin etmiyordu. Vakit geçtikçe asabileşiyor.

”Gel şuraya bi çay içelim.”
“Abi bura nere be? Orman gibi”
“Antik Cafe”
“Abi garip bir yer burası. Girmesek mi?”
“Gir içeri yahu. Çayı güzeldir buranın. Daha sonra gene gelicez buraya.”
“Neden abi?”
“Limonata içmeye”
“Olur abi. Gel bi fotoğrafını çekeyim.”

Heh. Tamam. Artık katilimin eşgalide bende. Eğer bana bi şey olursa yakalanması kolay olur. Bu arada ortam fena değilmiş. Baya bi otantik orman gibi aynı. Adamı kesseler kimse görmez. Kesmek? Yoo. Burası değildir di mi? Yok yok değildir.

“Abi çayını içtiysen dolaşmaya çıkalım.”
“Gidelim abi nereye?”
“İstikamet Ali Paşa Çarşısı. Marş! Marş!”

Yarım saat sonra…
“Şimdi nereye abi?”
“Selimiye’ye gidelim abi.”
“Tamam, olur, gidelim”

Lan bunu da dedi ya hiç şüphem kalmadı. Yedirdi, semirtti. Üstüne çayımızı da içtik iyice şiştik. Dini objeler tamam, abdest tamam. Ayin için gerekli tüm hazırlıklar tamam.

Vaayy. Camiye bak yalnız. İşçilik süper valla. Vay be. İçinde havuz bile var. İster misin burada su yerine oluk oluk benim kanım aksın.

“Umut bu suya şifalı falan diyorlar. Var mıdır aslı?”
“Yok, be abi. Milletin uydurması. Şehir şebekesinden geliyor o su. Yok, kendiliğinden fışkırmışta yok bilmem ne.”
“Mucizedir abi, olamaz mı yani?”
“Mucize arıyorsan kaldır kafanı tavana bak abi?”
“Ohaaa”
“Oha ya. Leto ister misin burada hidayet yolunu bulasın?”
“Ben İstanbul’un yolunu bulayım başka bir şey istemem.”
“Niye ? Çok mu sıkıldın?”
“Yok abi. konuşuyom ben öylesine.”
“Hadi gidelim Leto. Vakit yaklaşıyor.”
“Ne vakti abi. Ayin mi?”
“Ne ayini? Otobüs 18.00 da değil mi? Manyaklaştın iyice sen. Msn den muhabbet ederken aklı başında gibi duruyordun hâlbuki?”
“Gerginim biraz abi. Cami falan sarstı, içim bi tuhaf oldu. Hadi gidip bir şeyler içelim.”
“Coğrafya dersinde ne derler Leto? Yunanistan sınırımızdan bahsederken.”
“Meriç nehri geçermiş abi”
“Hadi yürü bakalım

Allah’ım beklemekten yoruldum. Sapla artık şu bıçağı böğrüme. Sen de kurtul ben de. Neyse içelim bakalım. Belki cesaretimi toplar saldırırım üstüne.






Bi sürü şişe bira, leblebi, fıstık ve badem içi sonra…

“Hişt Leto. Daha içicen mi lan?”
“Ben variiyaaa… Seni şok pişş döverimşjj.”
“Yaparsın abi. Gel bi elini yüzünü yıkayalım.”
“Nerde Meriç’te mi? Boğarak mı öldürcen beni? Tamam olur. Hadi gidelim.”
“Meriç’te yüz mü yıkanır? Hem az daha bağırırsan ellerimle boğucam seni. Meriç’e falan gerek yok.”
“Hah, itiraf et şöyle. Beni öldürüp organlarımı satıcan di mi? onun için çağırdın beni buraya de mi?”
“Ne organı, ne çağırması Leto? Nabayım ben senin dalağını? Hem ben çağırmadım ki seni. Sen demedin mi ben geliyom diye. Ben de gelme diyemedim. Yoksa ben çiçeği burnunda bir haftalık nişanlı bi adamım. Ne zorum var seni çağırayım bir dünya yoldan. Selviboyluma sarılıp Meriç’te kâğıt gemi yüzdürmek varken senin gibi katırtırnağıyla bira içiyorum.”
“Ben anlamam abi. Benim ciğerimi kime satıcan çabuk söyle.”
“Ciğerci Aydın’a. hani bugün önünde kuyruk var diye giremediydik ya. Oraya. Tövbe yarabbim. Kim naapsın senin ciğerini. Gel bi kahve içelim de ayıl. saat 18:00 oluyor. Otobüsü kaçırıcan.”
“Çete üyelerinin fotoğrafını çekmeden şurdan şuraya gitmem.”
“La yürü…”

Üç vişne soda, iki acı kahve sonra

“Nasıl kendine geldin mi?”
“Hııı hıı. Geldim. İyiyim şimdi.”
“Bak bir yüzüme. Kaç kişi görüyorsun?”
“Kamuflaja benzer bi elbise giymiş bir adamın arkasına gizlenmiş bir suç imparatorluğu görüyorum. Forumda ki insanların sempatisini kazanıp, ağlarına düşürüyorlar. Sarhoş ettikten sonra sert bi cisimle kafalarına vurup parçalıyorlar. Etinden, sütünden ve yününden faydalanıyorlar.”
“Ne içtin sen böyle ben görmeden anlamadım ki?”
“Yazıcam bunları foruma. Vega mafyadır, ergenekondur, tarikatçıdır diyecem.”
“Ne tarikatı?”
“Ne bileyim. Fumetti ye düşman bir tarikat olabilir. Sen değil miydin herkesin içinde kahrolsun fumetti diyen.”
“Şaka yaptıydım ben oğlum.”
“Külahıma anlat. Hayatında kaç tane Mister No okudun?”
“Hiiççç”
“Martin Mystere?”
“Sıfır”
“Zagor?”
“Bir. Yok, dur be. İki”
“Gördün mü bak. Yakaladım düşmansın işte. Hadi itiraf et kaç kişisiniz?”
“Benim bildiğim bi de Erdem abi var. Ama bağımsız çalışıyoz biz. Öyle Ergenekonluk bi durum yok. “
“Hem nerden geldik oğlum biz buraya?”
“İstanbul’dan”
“Ya Leto bin Allah’ını seversen şu otobüse.”
“Güneşi balçıkla sıvayamazsın abi.”
“Lan sus. Rezil olduk Edirne’ye. Bin hadi otobüs kalkıyor.”
“Bu sefer elimden kurtulmuş olabilirsin Vega. Ama bi daha ki sefere mahvedicem seni. mersana şikâyet edicem. Zempla’ya küfretti diycem?”
“Zempla ney be?”
“Aha bu bile Zempla abimize küfürdür.”
“Kahrolsun Zempla”
“Fumetti?”
“Leto sigigit.  Yürü…”







Kardelen


Emniyet binasının terasına çıkmış, bıçak gibi esen rüzgâra aldırmadan, soğuktan donmuş bir heykel gibi hareketsiz duruyordu. Buz tutmuş gözkapaklarını kırpmadan, gözlerini tek bir noktaya sabitlemiş, bomboş bakışlarla ufku seyrederken içinden geçen tek bir duygu vardı. Nefret… Uçsuz bucaksız buz tarlaları ufukta uzayıp giderken içinden geçenleri anlatan en iyi, hatta tek kelime buydu. Nefret… Ama sıradan, herhangi bir insanın hissedebileceği boyutlarda, basit, öylesine bir nefret değildi hissettiği… Yanına yaklaşmaya çalışanın bir duvar gibi çarpabileceği, dikkatli bakan birinin gözle görebileceği, hatta uzanıp kolayca dokunabileceği kadar gerçek, his olmaktan çıkıp neredeyse maddeye dönüşmüş bir nefret…

Her şeyden, herkesten nefret ediyordu. En çok, küçükken hiçbir zaman doyuncaya kadar yiyemediği dondurmadan nefret ediyordu. Kaderin cilvesi işte… Sonra buz tutmuş bu şehirden, soğuktan, çiğ et yemekten, buzda yetiştirmeyi becerebildikleri tadı birbirinin aynı iki üç çeşit sebzeden, 3. Dünya Savaşı’nı çıkaranlardan, savaşa katılanlardan, yetmezmiş gibi hayatta kalanlardan biri olmaktan, bilim adamlarından, politikacılardan, ona Ayaz ismini veren babasından, insan gibi yaşamak için insana benzemekten vazgeçmekten, her şeyden…


Güneşi en son gördüğünde 25 yaşına gireli bir kaç gün olmuştu. Aynı gün beynini kavuran güneşe ağız dolusu küfür ettiğini hatırlıyordu. Oysa bir daha göremeyeceğini bilse sıcağın tadını çıkarırdı. Siperlerden birine sığınmış, kör bir kurşunun beynini delmemesi için sıcaktan kızartma tavasına dönmüş miğferini çıkartmaya korkarak, mümkün olduğunca az toz yutmaya ve hayatta kalmaya çalışıyordu. Bugün başına bunların geleceğini bilse ölmemek için bu kadar direnmezdi oysa. Sabahtan beri kurşun sıkmaktan ısınan tüfeği yanmak üzereydi. Ülkelerin patronları büyük silahlara her zaman en çok parayı harcasalar da; onun gibi sıradan insanların kullanacağı silahlar her zaman olabildiğinin en ucuzuydu. Neyse ki bu uzun sürmeyecekti. Ülkenin savaşa girmesini onaylayan devlet başkanına küfrederken son mermisini de sıkmıştı. Arkadaşlarından hiçbirinden bir şarjör daha isteyecek durumda değildi. Zaten istese bile hiçbir arkadaşının da ona şarjör verebileceğini sanmıyordu. O sırada kulaklarındaki mikro telsize “ Tüm personelin dikkatine… Üzerinizdeki silah ve mühimmattan kurtularak, patlayıcı herhangi bir maddeden saklanmak için on beş saniyeniz var” anonsunu algılaması tüm arkadaşları gibi onun da sekiz saniyesini aldı. Şansına üzerinde cephane kalmadığı için kalan yedi saniyeyi elli metre ilerideki hurda arabanın içine saklanmak için kullanmıştı. Maalesef çoğu arkadaşının bu kadar uzun zamanı yoktu. Arabanın içine atlayıp, paramparça olmuş arka koltukların arasında dertop olurken, neden böyle bir anons geldiğini düşünüyordu.

Yıllar süren Cern deneyleri sonunda insanlık bir sürü yeni bir bomba icat etmek dışında bir şey becerememişti. Tesadüf bu ya hemen arkasından gelen kıtalar arası savaş da bu bombaları denemek, dahası pazarlamak için iyi bir fırsat olmuştu. Çoğu askerin, hatta üst düzey subayların adlarını bile bilmediği, yapacakları yıkımı kestiremedikleri bir sürü bomba sırası geldikçe kullanılmıştı. Muhtemelen bu anonsta bu bombalardan birinden kendi tarafındaki askerleri korumak içindi. On beş saniyenin sonunda derinden gelen bir patlama sesi duydu Ayaz. Sonra yerin altında bir şeylerin kıpırdadığını hissetti. Gördüğü onca yeni silahtan sonra depreme neden olan bir bombanın ne kadar da sıradan olduğunu düşünürken gördükleri karşısında dehşete düştü. Tam olarak nasıl olduğunu anlamasa da yerin altından yukarı doğru yükselen, gözle göremediği bir şey, her merminin, her el bombasının, her tüfeğin, herhangi bir enerji kaynağının etrafını sarıyor ve birkaç saniye içinde patlamasına neden oluyordu. Silahlarından kurtulamayan arkadaşlarından, anonsu zaten hiç duymamış düşman askerlerinden şanslı olanların birkaç mermi nedeniyle usulca yere düştüğünü, şansızlarının ise havaya uçtuğunu gördü. Sonrasında ise yerin altından gelen o şeyin patlatacak bir şeyler daha fazla şey aradığını ama bulamayınca sinirlenerek gökyüzünde doğru yükseldiğini hissetti. İşte bir assolist edasıyla en son sahneye çıkan Tanrı Bombası, adına yakışır bir şekilde her iki taraf içinde savaşa bir defada son noktayı koymuştu.

Tanrı, adının bir bombaya verilmesine çok kızmış olsa gerek; korkunç bir intikam aldı. Tanrı Bombası düştüğü yeri yok etmekle kalmadı. Atmosfere yükselen manyetik alanın başlattığı zincirleme reaksiyon, birkaç hafta içinde tüm dünya iklimini mahvedince ülkenin, daha doğrusu ülkeden geri kalanın payına buz düştü. Artık güneş bulutların çok ama çok arkasında, sadece yeteri kadar yaşlı olanların hatırlayabileceği, sıcacık bir anı olarak kalmıştı. Bir zamanlar kısmen de olsa bolluk bereket içindeki bu topraklar, şimdi bembeyaz bir buz tabakasıyla örtülüydü. Yetmezmiş gibi karın yağmadığı tek bir gün bile yoktu.

Maalesef tek problem soğuk değildi. Patlamaların ardından artan basıncın yanı sıra azalan oksijen seviyesi yüzünden nefes almak zordu. Ateş yakmak kimyasal olarak mümkün olsa bile onlarca insanın alacağı nefesten çalacağından cinayetle eş değerdi. Ne akarsu, ne rüzgâr… Kar ve buz harici herhangi bir doğa olayı olmadığından enerji üretemiyorlardı. Yetersiz oksijen, çiğ et ve sebzeler ve elbette ki soğuk yüzünden, geriye kalan bir avuç insan da hastalanıyor, birer birer ölüyordu. Yaşamak imkânsız değilse bile çok zordu.


Madmax filmlerinden beri her Üçüncü Dünya Savaşı sonrası senaryoları, temelinde her zaman otoritenin kalmadığı kaos teorilerini içerse de bu sefer öyle olmadı. İnsanlar çabuk toparlandı. İyi kötü, yeni bir devlet düzeni kendine yeniden yer buldu. Hemen ardından insanların en çok ihtiyacı olan polis ve asker teşkilatının yanı sıra hastaneler, hatta elde kalan kırık dökük aletlerle mevcut durumu kendi lehimize nasıl çevirebileceğimizi düşünen araştırma merkezleri kuruldu.

Neyse ki her bilim adamı kendini bomba üretmek zorunda hissetmiyordu. İçlerinde iyi niyetli olanlar zayıf akım teknolojisini ilerletti. Hepsi olmasa da hastanelerdeki bazı cihazlar, radyolar, cep telefonları ve eski yaşama ait bazı aletler, piller ya da benzeri bataryalar ile çalıştırılabiliyordu.  Yine de geriye kalan dünya yaşanabilir bir yer olmanın çok uzağındaydı ve yaşanabilir bir gezegen keşfetmenin tek yolu akülü bir uzay gemisi yapabilmekten geçiyordu.  Bu yüzden insanlar kolayı seçtiler ve gen transferini keşfettiler.

Yöntemin temeli basit bir mantığa dayanıyordu. Başta soğuk olmak üzere, yetersiz beslenme ve su kıtlığı nedeni ile ortaya çıkan çeşitli bakterilere ve diğer yeni dünya şartlarına dayanıklı hayvanlardan alınan DNA zincirleri insanların DNA’sı ile birleştiriliyordu. Bu sayede biraz olsun yaşama şansları artmıştı. Öte yandan artık pek de insana benzemiyorlardı. İnsanların vücutlarına DNA’sı eklenen hayvan türüne göre kıl, boynuz, pençe, hatta nadir görülmekle birlikte toynak ve kuyruk ekleniyordu. Kimine göre Tanrının bir lütfu, kimine göre Tanrının bir laneti daha…

 “Hiç değilse ben şanslılardanım” diye düşündü. Onun gibi asker eskilerine yeni yaşamın en yetkili asayiş gücü olan BMM (Buzla Mücadele Merkezi) ajanlığı ve kurt DNA’sı transferi şerefi verilmişti. Lağım işçilerine domuz veya fare genleri transfer edildiği düşünülürse bu gerçekten iyi bir şeydi. Ortağının işareti ile kendine geldi. Havanın kararmaya başladığını işaret ediyordu. Hava iyice soğumadan eve dönmeliydi.

Ayaz, BMM binasından çıktı. Karşıya geçmek için iki kutup ayısının çektiği kızaklı çöp kamyonunun geçmesini bekledi. Yolun karşısındaki atlı arabalardan birine yaklaşıp atın boynundaki kumbaraya yol parasını atarak hayvanın kulağına evinin adresini fısıldadı. Atlı arabada yerini alırken at, söylenen adrese doğru yola çıktı. Tersine genetik mühendisliği sayesinde hayvanlara da insan geni aşılamışlardı. Gündelik işlerde kullanılan hayvanlar artık eskisinden daha akıllıydı. Konuşamasalar bile söylenenlerin neredeyse tamamını anlayabiliyorlar ve fiziksel yeterlilikleri dahilinde verilen komutları yerine getirebiliyorlardı.

Öyle veya böyle dünya ve insanlık her ne kadar evrim geçirmiş, artık yeni bir çağa başlamış gibi görünse de bir sorun daha vardı. DNA’sıyla oynanan insanlar hayatta kalmayı başarsalar da eski dünyanın katırları gibi üreme yeteneğinden yoksundular. Zaten yeni hayatlarında sevişmek pek de içlerinden gelmiyordu. Çıplak bir tene dokunamayıp, terden sırılsıklam olamadıktan sonra sevişmenin ne anlamı vardı ki? Sonuç olarak nüfus günden güne azalıyordu.

Ayaz eve girer girmez radyoyu açtı. Montu, botları, birkaç kat çorapları… Giyinmek ve soyunmak tam anlamıyla bir işkenceydi. Her gün, bir önceki günle aynı haberlere kulak kabartırken, bir yandan da artık tek işlevi yiyecekleri donmaktan korumak olan buzdolabını açtı, karnını doyuracak bir şeyler bakındı. Soğuk, lezzetsiz ve keyifsiz bir yemeğin ardından üstünde kalan diğer giysilerini de çıkardı. Gözü istemsizce bakıverdiği aynaya takıldı. Vücudunu kaplayan uzun, gri tüylerin arasında kaybolmuş cinsel organını ararken aklına savaştan önce seviştiği kadınlar geldi. Uzunu, kısası, esmeri, kumralı, mavi gözlüsü, hepsi… Hele en sonuncu… İçi sızladı. Patlamadan bir gün önceydi. İzin gününü sarışın bir kadının koynunda değerlendirmişti. Birliğine dönmek için yataktan acele ile çıkarken kadın “Beni ara” diyerek telefon numarasını vermişti. Onca zamandan sonra bile sanki bir işe yarayacakmış gibi telefon numarası hala aklındaydı. Hüzünle iç çekti. Eski çağa ait binlerce gereksiz, yeniden yaşanması imkânsız bir hatıra daha işte. Acaba patlama, sarışına ne yapmıştı. Hayatta olduğuna pek ihtimal vermiyordu. Bomba patladığında günlerden pazardı, öğlen sıralarıydı. Kadın muhtemelen banyodan yeni çıkmıştı. Pencerenin önünde uzun, sarı saçlarını tarıyordu ve kocaman mavi gözleri ile yoldan geçenleri seyrediyordu. Üzerindeki tek giysi olan bornozunun kuşağını fazla sıkmadan bağlamış, bedenini hafiften araladığı camdan esen, ılık rüzgârın okşamalarına bırakmıştı.  Ufukta, patlamanın ilk ışıklarını gördüğünde, bornozun üst kısmından taşan beyaz göğüsleri, koşmakta olan bir askerin üzerindeki el bombaları gibi sıçramıştı. Birbiri ardına gelen patlamaların yavaş yavaş kente yaklaştığını gördüğünde, o çocuksu bir muzipliğe sahip, dupduru yüzüne gergin bir ifade yerleşmişti ve incecik dudaklarının arasından küçük bir çığlık yükselmişti. Kim bilir belki de son bir gayretle kendini yere atmaya çalışmıştı. Hatta Ayaz’ı ya da sevgililerinden herhangi birini yardıma çağırmak için cep telefonuna sarılmıştı. Ama odasının içini saran manyetik alan yüzünden yardım için sarıldığı cep telefonu katili olmuştu. Beynine saplanan telefon bataryasından, kırmızı bir nehir gibi akan kanlar, sarı saçlarından süzülerek iki göğsünün tam arasında küçük bir göl oluşturmuş, onlarca erkeğin uğruna ölebileceği o masmavi gözler, bizzat ölümün kendisi olmuştu. Telefon numarasını ezbere bildiği halde, kadının adını hatırlamadığını fark etti. Sonra adını sormaya vakit bulamadığını anımsadı. Ruhunu acımsı bir gülümseme sardı, ışığı söndürdü. Yatağa girip huzursuz bir uykuya daldığında radyo sinemasında, sonu gelmeyen bölümlerinden biriyle Yıldız Savaşları devam ediyordu. Lucas’ın varisleri bu yeni düzende para kazanmanın yolunu bulmada en az büyükbabaları kadar başarılılardı.

Kısa dalga cep telefonunun sesine uyandığında sabah henüz olmak üzereydi. Ah kısa dalga… Hiçbir savaşın, hiçbir bombanın yok edemediği tek teknoloji. “Ayaz günaydın” dedi telefondaki ses ve selamının alınmasını beklemeden devam etti “Acil bir durum var” “Nedir” diye sordu olanca uyku sersemliğiyle. “Yeni Yaşam Servisi’nden kaçan bir hasta ihbarı yapıldı, bizim ilgilenmemiz istendi” YYS’nin adını duyduğunda yüzünü buruşturdu. YYS, gen transferini icat eden ama hala insanların üzerinde deney yapmaya devam eden bir devlet ünitesiydi. Ayaz’a göre birinin buradan kaçmak istemesi kadar doğal bir şey yoktu. YYS pek çok yönden Auschwits’den farksızdı. Aslında birisi kaçmak için Ayaz’dan yardım istese kabul bile edebilirdi. Ancak standart prosedürlere göre Ayaz, ateş yakmak, dizel bir motoru çalıştırmaya kalkmak ya da herhangi bir şekilde atmosferi kirletmek gibi hayati suçlarla ilgilenmekle görevliydi. Sıradan bir kaçak olayı onun işi değildi.  “İyi de bu BTM’nin işi değil ki, bu işi yapacak bir sürü çoban köpeği var” Çoban köpeğinden kastı, köpeklerin genleri ile donatılmış sıradan polislerdi ve kendisi bir BTM görevlisi olarak kurt geni aşılıydı. Dolayısıyla gerek hem rütbe, hem ikincil ırk olarak onlardan kıdemliydi. Karşıdaki ses sakindi. “Nedenini tam olarak bilmiyorum. Anladığım kadarıyla kadını sağ istiyorlar. Polisler gece boyu herhangi bir ilerleme kaydedemediler. Ayrıca izler şehrin dışına doğru gidiyor. Biliyorsun oradan sonrası ile biz yetkiliyiz. Ve ayrıca kadının kesinlikle sağ getirilmesi konusuna gelince; sıradan polislerin bu konudaki istatistikleri pek iç açıcı değil ”  Adamın söylediği onca şey arasında özellikle YYS’nin kadını canlı isteme talebi dikkatini çekmişti. Yaptıkları onca gizli deney nedeniyle YYS’ye gizlice girmeye çalışmak gibi gizlice çıkmak da ölümü peşinen kabul etmek demekti. Dayanamadı, “Bu kadını YYS’nin gazabından koruyan şey de neymiş” diye sordu. Ses, sanki biri onları gizlice dinliyormuş gibi alçaldı ve tedirginleşti “Sanırım hamile olması” diye cevapladı. Kulaklarına inanamamıştı. Gen transferinin uygulanmaya başlamasından beri geçen 20 yıl içinde hiçbir kadın hamile kalmamıştı. Sonunda bunu da başarmışlardı demek… “Ortağın, çoktan köpekli bir kızakla yola çıktı, birazdan kapıda olur. Ha unutmadan kadını arayan bir tek sen olmayabilirsin. Ahiret Bekçilerine dikkat et”

Ahiret Bekçileri, yenidünya düzenini, özellikle de trans gen projesini şiddetle reddeden bir avuç radikalden ibaret, terörist bir gruptu. Tanrı Bombası ile dünyanın sonunun geldiğine, kıyamet için geri sayılımın başladığına inanıyorlardı. Onlara göre şu dakikadan sonra hayatta kalmak için yapılan her hamle, Tanrıya isyandan başka bir şey değildi. Nasılsa öleceklerdi, direnmenin bir manası yoktu. Bu yüzden gen transferini reddetmişlerdi. Nispeten sıcak olduğu için yeraltında, kazdıkları çukurlarda yaşıyorlardı. Genelde şehirde çıkan yangınların, kızarmış et kokularının sorumluları Ahiret Bekçileriydi. Bir yönleri ile modern dünyayı reddeden Amish tarikatı üyeleri gibiydiler. Ancak onlardan en önemli farkları, kendileri her ne kadar hayvan geni aşısını reddetmişlerse de; hayatlarının ve eylemlerinin her alanında insan geni aşılanmış hayvanları kullanmaktan geri kalmıyorlardı. Muhtemelen, onların azalarak bitme hayallerinin sonu olacağından bu kadının peşindeydiler.

Ayaz, hem hamile, hem de transgen bir kadının neye benzeyeceği konusunda çok emin olamasa da hızla hazırlanıp evden çıktı. Aşağı indiğinde ortağı kızakla birlikte henüz gelmişti. Transgen kurt köpeğinin başını okşayarak dişleri arasında tuttuğu dizginleri eline aldı ve gerçek bir iş arkadaşına sorar gibi “Ne haber Rex, gece iyi uyuyabildin mi?” diye sordu ortağına. Rex “evet” anlamına gelen keyifli bir ulumayla cevap verdi. Rex, göreve başladığından beri Ayaz’a verilen ikinci ortaktı. İnsan genleri ile donatılan bu köpek, gerçekten iyi bir ortak, keskin duyuları ile birleşen kısmi insan zekâsı ile korkunç bir yaratıktı. Ayaz, kızak köpeklerinin liderlerine gidecekleri yeri seslendi. Köpek, anladığını belirtir bir havlama ile yola koyuldu.

Kısa ama çok soğuk bir yolcuğun ardından kadının en son görüldüğü yere, YYS binasına geldiler. Birkaç polis memuru endişe ile onu bekliyorlardı. Şehrin sınırından ileri gitmeye ne yetkileri ne de cesaretleri vardı. Onlar için burası, yani YYS binası, bir bakıma dünyanın sonuydu. Gerçi şehrin içi de çok farklı sayılmazdı ama şehir sınırlarının sonrası alabildiğine uzanan buzdan bir bozkır gibiydi. Etrafta YYS’nin ki dışında başka bir bina olmaması da soğuğun ve kar yağışının şiddetini arttırıyordu. Binadan kaçan kadın muhtemelen bu ıssız yere doğru kaçmıştı. Aslında Ahiret Bekçileri’nin onu bulmasına bile gerek yoktu. Bir başkasının onu bulmasını önlemeleri yeterliydi. Kadın, hangi hayvanın genine sahip olursa olsun mutlaka soğuktan donacaktı. Ayaz, elini çabuk tutması gerektiğine karar verip kızaktan indi ve bir an bile düşünmeden, polislerin kıskanma, imrenme, kim bilir belki de yerinde olmadıkları için şükran dolu bakışlarının arasında dünyanın sonunun başladığı yere adım attı.

Birkaç saatin ardından tam vazgeçmek üzereydi ki vahşi hayvan seslerine karışan bir çığlık sesi duydu. Bu ıssız yerde sesin nereden geldiği anlamak pek mümkün değildi. Rex kadar olmasa da nispeten gelişmiş koku alma duyusuyla şansını denedi. Ancak hava o kadar soğuktu ki, koku almak için yaptığı her nefeste, burun deliklerinden içeri bir kılıç girmiş gibi canı yanıyordu. Neyse ki Rex ondan bir adım ilerideydi. Hayvan, Ayaz’ın nerdeyse beline kadar gelen karın içinde hızlıca belli bir yöne doğru atıldı. Ayaz nefes nefese takip ettiği Rex’in ardından tepeyi aştığında küçük bir sırtlan sürüsünün yarı çıplak bir kadının etrafını sardığını gördü. Damgalarından hayvanların transgen olduğunu anladı. Ahiret Bekçileri onlardan önce davranmıştı. Normal insanların bu kadar soğuk ve açık alanda yaşamak gibi bir şansları olmadığından sırtlanlardan oluşan bir suikast timi göndermişlerdi. Karşıdan bakıldığında pek adil bir karşılaşma gibi görünmüyordu. Ama daha kötüsü kadından tarafa olmalarının kavgaya denge getireceğinden de pek emin değildi. Ayaz, kısa bir an tereddüt yaşasa da, emir beklemeden saldırıya geçen Rex’ten aldığı cesaretle köpeğin peşi sıra koşmaya başladı. Pek çok insandan daha parlak zekâsıyla Rex, ilk önce kadının baldırını dişlemiş sırtlanı hedef aldı. Havada süzülerek düşmanının sırtına atladı ve hayvanın ensesine sıkıca geçirdiği dişlerini bırakmadan havada bir takla atarak sırtlanı uzağa fırlattı. Bu arada enseden irice bir parça koparmayı da başarmıştı. O sırada Ayaz da yetişmişti. Rex’in saldırısının ardından gerileyen hayvanlarla kadının arasına girdi. Sol elini yere dayamış, sağ elini yumruk yapmış beklerken avının üzerine atılmaya hazırlanan bir aslana benziyordu. Ensesinde yeleye dönüşen saçlarını kabartarak kükremeyle karışık bir çığlık attı. İşte bunu yapmayı gerçekten seviyordu. Ama sıradan transgen insanların ödünü koparan bu hareket sırtlanları pek de etkilememişti. Üzerine atlayan iki sırtlanın ağırlığıyla yere düştü. Son anda boğazlarından yakalamayı başardığı hayvanları kendinden uzak tutmaya çalışırken gözü Rex’e kaydı. Payına iki sırtlan düşen köpeğin durumu başlangıçta pek parlak görünmese de ön ve arka ayak bileklerine sabitlenmiş savaş bıçakları ile harikalar yaratıyordu.

Rex kendisine yardıma gelinceye kadar dayanamayacağını anlayan Ayaz, saldırıya geçmeye karar verdi. Ufak bir boğuşmanın ardından hızlı bir hareketle sağ elinin uzun tırnaklarını hayvanın boğazından içeri sokup eline ne geçtiyse kopararak dışarı çıkardı. Hayvan kızıla boyanan buzun üzerinde can çekişirken artık iki eliyle yakalayabildiği diğer sırtlanın boynunu usulca kırdı.

Tam Rex’e yardıma gidecekken kadından acı bir çığlık yükseldi. Dönüp baktığında kavgadan vazgeçen bir sırtlanın kadını kolundan çekelediğini gördü. Son gücüyle hayvanın sırtına atladı. Boğazına sarıldığı hayvanla birlikte yerde yuvarlanmaya başladılar. Bir müddet hayvanın debelenmesine, pençe ve ısırıklarına aldırmadan tutmaya çalışsa da gücü tükenmek üzereydi. Bayılmasına ramak kala imdadına Rex yetişti. Son bir gayretle hayvanın boynunu yukarı kaldıran Ayaz ortağına işareti verdi. Gerisini bıçaklarla süslü zarif bir pati darbesi halletti. Rex’i tebrik etmeye yeltenirken kadın tekrar çığlık attı. “Yine ne var” dercesine kadına baktığında kadının acıyla sıktığı dişlerinin arasında nefesini verirken “Doğum başladı, bebek geliyor” dediğini duydu.

Vücudunda kanayan sayısız ısırık, ortalıkta yatan iç organları dışarıda bir sürü hayvan leşi yetmezmiş gibi buz gibi havada, kan ter içinde, çığlık çığlığa bir kadın ve bir erkeğin asla görmek istemeyeceği bir şekle girmiş, doğuma hazır bir vajina… Ayaz, kalan hayatında daha iğrenç bir gün geçirmeyeceğine emindi. Kadın moraran dudaklarının arasından güçlükle nefes verirken “Lütfen yardım et” diye inledi. Bu kadarı da fazlaydı. Başının dönmeye başladığını hissederken kadının omuzu üzerinden kendisini seyreden Rex ile göz göze geldi. Umutsuzca Rex’den yardım isteyecekken, boynunu yana yatırıp “Bu senin işin” der gibi bakan hayvanı görünce bu düşüncesinden vazgeçti. Az önce sırtlanları parçalayan pençeleri ile kadının vajinasına küçük bir kesik atarak bebeğin başının geçmesi için bir geçit açtı. Bunu gençliğinde bir film ya da benzer bir şeyde gördüğünü hatırlıyordu ama nerde gördüğünü ve neden böyle bir şey izleme gereğini duyduğunu hatırlamıyordu. Yaptığı pek hijyenik değilse de; en azından Rex yardım getirene kadar kadının hayatta kalabileceğini düşünüyordu. Başı görünen bebeği usulca çekmeye çalışırken kadının çığlıklarına engel olamadı. Kan, dışkı ve amniyon sıvısına bulanan bebeği annesinin kucağına verirken daha fazla dayanamadı, kusmaya başladı.

Birkaç dakika sonra kendine geldiğinde annesini emen insan ve geyik karışımı yaratığa sevgiyle baktı. Yüzü hariç vücudunun her yerini kaplayan kadife tüyleri ve sol gözünün altında üç küçük siyah benekle, yeni insan neslinin devamını müjdeleyen ceylan yavrusu, savaştan sonraki hayatında gördüğü en sevimli şeydi. Az önce sırtlanların parçalamak üzere olduğu kadına baktı. Vücudunun açıkta kalan yerlerindeki beneklerden jaguar ya da öyle bir hayvanın genlerini aldığı belli oluyordu. Yavru bir ceylanı emziren bir jaguar.  Acaba bu hayat daha ne kadar ilginç olabilirdi. Kadının bir zamanlar kızıl olan saçları yer yer sarı siyah kırçıllarla kaplanmıştı. Artık ince birer çizgiden ibaret yeşil gözbebekleri yorgun ama mutlu bir gülümseme ile ışıldıyordu. Ayaz bir an kendi annesini hatırladı. Savaştan kurtulmayı başaran, gen transferine kadar soğuğa dayanamayan. Belki de gen transferinden bunun için nefret ediyordu. Geç keşfedildiği için. Belki de eski hayatından bugüne sevebileceği hiç kimse kalmadığı için bu kadar mutsuzdu. Ya da belki yeniçağ yirmi yıldır hiçbir insan anne-baba olamadığı için bu kadar acımasızdı. Kucağında böyle minik bir yaratık tutan bir insanın herhangi bir şeyden nefret etmesi mümkün müydü? Dikkatini tekrar bebeğe verip belki de kendisinin asla sahip olamayacağı bu doğa harikasına bakarken kendini tutmayı bıraktı ve ağlamaya başladı. Gözyaşları buz gibi havaya temas edince gözlerinden dumanlar tütmeye başlamıştı. Gerçekten tuhaf bir manzaraydı. Canının acısına, kan kaybına ve soğuğa bu ruh hali de eklenince daha fazla dayanamadı. Kendisi taşımaktan vazgeçen dizleri çözüldü ve kadının yanına boş bir çuval gibi devrildi. Dünya, kararan gözleri etrafında dönerken, başını son bir kez daha annesinin kucağında kıpırdanan kız çocuğuna çevirdi. Ona bir kez sıkıca sarılmadan annesine verdiğine pişman olmuştu. Keşke biraz daha zamanı olsaydı. Son bir gayretle “Çok güzel bir bebek, tıpkı annesi gibi” dedikten hemen sonra yaptığı iltifatın saçmalığına kendide şaşırdı. Bir ceylan bir jaguara ne kadar benzeyebilirdi ki. Ayaz’ın bilincinin yavaşça kapanmaya başladığını, yardım sırasının kendisine geldiğini fark eden kadın ona moral vermek için Ayaz’ın yaralı bedenini ile sokularak “Dayan” dedi. Ortağın yardım getirmeye gitti. Kafasını iki yana sallayarak “Yetişemezler” dedi Ayaz sakince. Kendisinin farkındaydı. Son sırtlanla dövüşürken koltukaltından ısırılmıştı. Doktor değildi ama küçücük bir diş izinden deli gibi fışkıran ve durmayan kanın ne demek olduğunu biliyordu. İyi bile dayanmıştı. Ayaz’ın gözlerine yavaşça yerleşen ölüm karanlığının farkına varan kadın ağlayarak uzandı ve Ayaz’ın alnına küçük bir öpücük kondurdu. Titreyen sesiyle  ““Teşekkürler” dedi. “ Ve özür dilerim, kaçmak zorundaydım, çünkü… ” Ayaz sol eli ile uzanıp kadının dudaklarına dokundu. “Boşver” dedi, “Artık önemli değil” Kadının ağlaması artarak devam etti. “Keşke kaçmasaydım, o zaman böyle olmayacaktı” Garip bir ironi ile kadın haklıydı. Ayaz mutluydu. Tarihin değişimine ikinci kez tanıklık ediyordu. Birçok insanın hayalini kurduğu mucize bizzat ellerinde gerçekleşmişti. Askere gidene kadar bir insana yakışır bir hayat sürdüğü pek söylenemezdi. Keza savaş yıllarından da pek gurur duymuyordu. Hayatında ilk kez yaptığı bir işten gurur duyuyordu. İlk kez insan olduğu hissetmişti ve bu duyguyla ölecek olmaktan mutluydu. Kadın haklıydı; eğer kaçmasaydı böyle mutlu olmayacaktı.

Kadın birden unuttuğu bir şey aklına yeni gelmişçesine telaşla “İsim… Kızımın ismini sen koy… Lütfen…” dedi yalvarır bir ses tonuyla. “Bunu en çok sen hak ettin”. Bunu duyunca gülümsedi ve en son ne zaman güldüğünü hatırlamaya çalıştı. En son güldüğünde kurt genleri henüz etkisini göstermişti. İlk başlarda nadir bulunan bir transgen tipi olarak birkaç kadında şansını denemek istemişti. Aldığı tepkilere önce pek bir anlam veremese de genişleyen ağzı ve sivrilmiş dişleri ile gülümsediğinde Batman’deki Joker’in makyajsız haline benzediğini görünce gülümsememeyi öğrenmişti. Ama şu an buna kimsenin aldırdığı yoktu.  Bu lanet olası yerden artık gidiyordu ve tek dileği cehennemin anlatılan kadar sıcak olmasıydı. Koltukaltından vücuduna yayılan kanın sıcaklığıyla iyice gevşedi. Ölmek o kadar da kötü bir şey değilmiş dedi kendi kendine. Nefesinin iyice seyrekleştiği ve bakışlarının donuklaştığı anda bir isim düşünecek kadar bile zamanının olmadığını biliyordu. Neyse ki düşünmeye gerek yoktu. Bu karlar kraliçesi doğumda kendi ismini hak etmişti zaten. Son nefesinin buğusu havaya karışırken “Kardelen” diyebilmişti. “Adı Kardelen olsun”…




 
UA-57355180-1