Her kötünün içinde bir iyilik,her iyinin içinde de bir kötülük vardır. İnsan sadece görmek istediğini görür.

15 Ekim'den itibaren tüm kitap satış noktalarında

Geziyoruz biz

Hep okuyacak değiliz ya


21 Mart 2014 Cuma

Bağımsızlığa Doğru - Le Deuxieme Sexe

İlk baskısını Payel yayınevinden 1969 yılında yapan ve elimde 1972 tarihli üçüncü baskısını tuttuğum kitabın bence en ilginç özelliği, hali hazırda, aynı yayınevi, aynı çevirmen ve hatta aynı kapak ile sekizinci baskısını yapması. İnsan gerçekten hayret ediyor.
Kitap feminist kuramın öncülerinden Simone de Beauvoir tarafından yazılmış ve sunum itibari ile doktora tezini andırıyor. Baştan sona kadının toplumdaki yeri, toplumsal, siyasal, cinsel, ahlaki yaşamında erkeklerin etkileri, bundan kurtulmak için yapılması gereken düşünsel eylemler, bir sürü yabancı referanslar verilerek detaylı olarak, benim anlama kabiliyetimin çok çok üstünde anlatılmış.
Elimdeki kitap, sanırım yine elimde olan bir kitabın devamı olma özelliğinde, henüz tam emin değilim. (bu tür, bizzat kendi satın almadığım, bir şekilde elime geçen kitapları alfabetik olarak okuduğum için ilk bunu okudum). Kitap;
VI: Kadının Durumu ve Kişiliği,
İkinci Kesim: Doğrulamalar
I: Kendine Hayran Kadın
II: Sevdalı Kadın
III: Sofu Kadın
Üçüncü Kesim: Kurtuluşa Doğru
I: Bağımsız Kadın
Sonuç
bölümlerinden oluşuyor.
Kitabın diğer bir özelliği çevirisi. Her ne kadar sın baskılarda güncellendiğini düşünsem de, kitap satış sitelerindeki tanıtım yazısı ile elimdeki baskının giriş kısmının birebir aynı olması bu düşüncemi pek desteklemiyor. Muhtemelen o dönem dilimizde olmayan fikirlerden bahsettiğinden olsa gerek bir çok kelim edilgen çatılı fiillerden türetilmiş. Sanırım bunların bir çoğu başka kitapta ya hiç kullanılmadı, ya da zamanla kullanımdan kalkarak yerini kelimenin orjinaline bıraktı.  Bakışık (simetrik), içkinlik (kendinde taşıdığı değişmez kişilik), açınlama (vahiy), yetke, duygudaşlık (sempati) ve kendiliğindenlik kitaptaki onlarca yabancı gelen kelimeden bir kaçı.
Ve yine bence kitabın en can alıcı güzelliği, güzel ülkemde bugün sosyal paylaşım sitelerinin yasaklanması tartışılırken, taa 1969 yılında ülkemde kadının başkaldırıp toplumda bir yerlere gelebilmesi (ki o dönem Türk kadını elbette bi yerlerdeydi) ya da daha nasıl ileri gidebilirin bu tür kitaplarla tartışılması.
Direk olarak bana (ve büyük ihtimal bir çoğumuza) çok bir şey ifade etmediğinden okunabilir olmasa da ilgi alanı olanlar için eşsiz bir kaynak olması ve yukarıda bahsettiğim hususlar açısından saygı duyulması gereken bir eser.

Bağımsızlığa Doğru - Le Deuxieme Sexe ( Simone De Beauvoir)

17 Mart 2014 Pazartesi

Hayalet Tugay




İlk kitap Yaşlı Adamın Savaşı'nın devamı olan kitap yine İthaki Yayınlarından çıkmış. Baskı kalitesi, çeviri gayet güzel. 

Bu kez, ilk kitapta kısaca bahsedilen, hatta ilk kitabın kahramanı John Perry'nin birlikte bir operasyona katıldığı Hayalet Tugay'ın içindeyiz. Gerçek Doğan John Perry'nin aşkı, özel kuvvetler teğmeni Jane Sagan ile er Jared Dirac baş aktörler. Koloni Savunma Güçlerine ihanet eden bilim adamı Bouitin'in KSG kayıtlarında tutulan bilinci özel kuvvetler askeri Jared'in beyin şablonuna aktarılır. Maksat Boutin'in planlarını öğrenebilmektir.

İlk kitaba kıyasla daha derin karakter kurgusu, kainat boyutunda politik entriklarla sağlamlaştırılmış alt yapı kitabın artıları. Kitabın evreni her ne kadar kusursuz düşünülmüşse de; bahsi geçen ırkları (rrayler, elhesalar, obinler) dış özellikleri peki iyi tarif edilememiş, hatta zaman zaman duruma göre yeni özellikler eklenmiş, eksiltilmiş gibi geldi. İlk kitaptan beri hayran kaldığım akıllı kan, beyin dostu (ki bu çeviriler de harika olmuş) gibi teknolojik kurgular süper. Bence Scalzi'nin hayattaki en büyük şansızlığı Lucas'tan sonra dünyaya gelmek. Zira bu seri filme dahi çekilse ana temada Yıldız Savaşları'ndan araklanmış hissi verecek.

Bir de yazar, her ne kadar teşekkür kısmında devam kitabı yazmaya ilk kitabı yazdıktan sonra karar verdiğini söylese de yemezler... Hatta devam kitabı yazmayacak olduktan sona ilk kitabı o hali ile bırakan adama söverler...

Amaçsız aksiyon ve en büyük asker bizim asker modundaki ilk kitaptaki soru işaretlerini gideren, şu hali ile bile serinin dördüncü kitabını (Zoe'nin Öyküsü) almaya mecbur bırakan (üçü bu kadar merak etmiyorum), insanoğlunun aç gözlülüğünün 7 galakside baki kalacağını ortaya koyan hikayesi ile fırsatını bulursanız okumanız gerekenlerden...

Ex




Robin Cook'un şimdilik Türkiye'de yayınlanan son romanı. Bildiğim kadarı ile Türkçe'ye çevrilmeyi bekleyen iki kitabı daha var.
Kitap bugün kadar ki tüm Robin Cook kitapları içinde en güzel, en cafcaflı, en değişik kapak ve sırt tasarımına sahip. İçerik olarak ise başlangıç kısımlarında iç bayıltan neredeyse akademik seviyedeki moleküler genetik derslerini geçmeniz şartı ile güzel ve heyecanlı bir macera sizleri bekliyor;

Yapay organ teknolojisinin yüzbinlerce insana umut olurken, kimlerin oyunlarını bozabileceğini ve bu uğurda neler yapabileceğinden bahsediyor.

Ayrıca kitabın bir yerinde kısa birer rolle konuk oyuncu olarak karşımıza çıkan Jack Stapleton ve Laura Montgomery, biz yazarın takipçileri için hoş bir süpriz olmuş.

Öte yandan İnkılap ve onun klonu Sayfa6 Yayınlarının berbat çeviri geleneği bu kitapta da bozulmamış. Bi beceremediniz şu işi gitti be

Cennet Ayracı - Mehmet Mollaosmanoğlu




kitap yorumu, özeti, pdf
Malumunuz yazar ile tanışmamız çok eskilere dayanır. Ata Mezarlığı'na yaptığım eleştiriden sonra aramızda başlayan dostluk (büyük aşklar büyük nefretlerle başlar ya o hesap), aşağıda göreceğiniz yazarın kendi tasarladığı muhteşem kapak (bu kapak muhabbetine bi kapakta bana taktı ya neyse) ve bu kitapda Suphi'nin "s" sinin bile olmadığına söz vermesi aklımı çeldi. Aldım okudum…

Cennet Ayracı’nı okuduktan sonra kafamda iki ihtimal belirdi. Birincisi Mehmet abi ya kitaplarını parasıyla başkasına yazdırmaya başladı, ya da kitaplarında bolca bahsettiği şamanizm, kozmik evren, reiki, taichi, kamasutra derken 12 çakrası birden açıldı. Zira iki kitabı da yazanın aynı kişi olması pek mümkün görünmüyor.

Dediğine göre Profil yayınlarından çıkan bu edisyon rötuşlanmış hali. (ilk kitap Goa Yayınlarından çıkmış) Çok fark var mıdır bilemem. İlk üç dört bölüm Harlem'li bir zencinin kaleminden çıkıp, Zeki Müren lehçesi ile çevrilmiş gibi. Adını tam koyamadığım, belki ağdalı, belki soğuk, belki abartılı insana garip gelen bir anlatım... Gerçi bunun sebebi her zaman Amerikan romanlarında/filmlerinde gördüğümüz türden olayların Alanya da Türk isimleri ile geçmesi de olabilir. Bilemedim. Sonra ki bölümlerde ya alıştığımdan ya da anlatım değiştiğinden bu durum ortadan kalktı.

İlerleyen bölümler son derece sürükleyici, Şamanizm’den derin devlete, sosyal farklıların toplumsal yaşama etkisine her şey kıvamında harmanlanmış. Ata Mezarlığındaki gibi can sıkan gereksiz betimlemeler, mimari planlar, en önemlisi Suphi yok. Sadece -bence- kitabın genel temasına ters düşen bir kaç Arapça kelime olmamış diyebilirim. Öyle ki kelime dağarcığıma güvenen ben bile sözlüğe bakmak zorunda kaldım. Tenakuz, tevettür aklımda kalanlardan bir kaçı. Final bölümüne girişte "oha bu klişeyi yapış olamaz" derken son anda cidden iyi topladı. Ahmet Ümit'in ardından  "turn page" nin hakkını veren bir roman iyi geldi.

Son olarak (bunu yazmazsam çatlarım) bu güne kadar okuduğum 1000'e yakın yerli - yabancı yazar, Amerikan, İtalyan, Japon çizgi romanı arasında "ninja şirukeni" kelimesini cümle içinde kullanan bir adam gördüm ya. Ben sana ne diyim abi... Daha da ölsem gam yemem.

... Göğün mavisi kayaların grisinden daha esmerdi, ürettiği görünmeyen girdaplar bir Ninja şurikeni gibi döne döne saplanıyordu ellere, yüzlere...


Çok ağır bulmadığım konusu ve anlatımı ile özellikle yolculuklar için ideal diye düşünüyorum. Denk gelirse alınır, gayet de güzel okunabilir...

Bab-ı Esrar




Ahmet Ümit'in tarih ve polisiyeyi harmanladığı her ne kadar tartışılırsa da kendisinin dünya üzerinde edebiyat ve kauçuğu en iyi harmanlayan yazar olduğuna kalıbımı basarım. Malum Şems ve Mevlana aşkından payına düşeni isteyen Ahmet Ümit dandik bir konuyu (dandikten kasıt Mevlevilik değil otel yangını) yaklaşık 400 sayfa sündürmekle beni yine şaşırtmadı.

Ahmet Ümit'in olmazsa olmazı yapay ve sayfalarca süren diyolaglar bu kitabında başının tacı.


- anne, bugün babamın dergahından arkadaşı izzet efendi ile tanıştım.
- izzet efendi? ha evet, şu güzel tarçın rengi gözleri olan adam.


Ablacım adamı en az 25 sene önce bir kaç kere görmüşsün. Nasıl bir hafıza var sende?


Neyse, sonuç itibari ile Elif Şafak'ın Aşk romanı ile birebir benzerikler gösteren (hangisi önce hangisi sonra bilmiyorum), Aşk ile birlikte uzak durulması gereken bir kitap.


Eyyy takipçilerim. Sırf siz okumayın dimağınız zehirlenmesin diye bu çabam. Yoksa biiizzz romanın iyisini okumayı da biliriz.


Ha bir de Ahmet Ümit'in yazdıklarının insanı sıkmadığını, ellerinden bırakamadıklarını, kolay okunan bir yazar olduğunu söyleyenler. Sizlere Rasim Kaygusuz'un ölümsüz eseri "Cin Ali'nin Topacı" nı öneriyorum. İyi okumalar.

Başlangıcından Günümüze Türkiye Tarihi




Dostum Ali Murat'ın uzun zaman önce tavsiye ettiği bu kitabı en nihayetinde okuyabildim.
Kitap Prof Dr. Temuçin Faik Ertan'ın editörlüğünde, Prof Dr. Temuçin Faik Ertan, Dr. Necdet Aysal, Dr. Alper Bakacak, Hasan Dinçer ve Kadri Unat tarafından hazırlanmış. 

Türkiye'nin başlangıcını Tanzimat Dönemi olarak kabul eden kitap neredeyse 2012 yılına kadar uzanan bir yelpazede Türkiye'nin iç ve dış siyasal yaşamını anlatıyor. Kitabın geniş bir kısmını oluşturan Cumhuriyet öncesi ve Cumhuriyetin ilk yıllarını anlatan kısımlar benim gibi orta seviyede ilgilenenlere bile yeni bir şeyler vermekten uzaksa da Atatürk'ün Ölümünden sonraki dönem oldukça ilgimi çekti. Kitap ayrıca konsantre bir inkılap tarihi kitabı olarak da gençler için bir başucu kitabı yada yardımcı ders kitabı olarak önerilebilir.

Babalar ve Oğulları




Dünya Klasiği tanımını sonuna kadar hakeden bir kitap. Aslında sayfalar boyu nihilizm'i benimseyen Arkadi ve Bazarov'un çevresindekilerle yaptığı felsefi tartışmalarla dolu olsa da; sonlara doğru alttan alta "bırakın bo işlerle uğraşmayı" alt mesajı vermeye başlıyor. Finaldeki dramanın anlatımındaki akıcılık ise tek kelime ile kusursuz.

Herhangi bir macera örgüsü olmayan, direk olarak belli bir amaç gütmeyen, şimdiye kadar tarih olmuş yığınla akımdan bahseden bir kitap olsa da "keşke okumasaydım" demiyorsunuz. Öncelikli bir kitap değil belki ama elinizin altındaysa da okunmayı kesinlikle hakediyor.

Komplo

Yazarın diğer Laura & Jack kitaplarından farklı olarak adli tıp olaylarına neredeyse hiç yer verilmeyen bir kitap olmuş. Sadece girişte usulen anlatılmış bir otopsi vakası ve havada bırakılmış bir alternatif tıp olayı var. Bunun yanısıra çoğu yabancı yazarın, hatta Robin Cook'un bie Nöbet kitabında yaptığı gibi geniş bir şekilde Hristiyanlığın efsaneleri klişelerine genişçe yer verilmiş. Yazarın bu ve bunun bir önceki kitabı olan Yabancı Cisim'de ciddi bir düşüş görülmekte. Ancak bu iki kitap Jack ve Laura'nın karakter gelişimleri açısından önemli. Zira yazar bir sonraki kitap Hücre de bomba gibi dönüyor ve son iki kitaptaki bazı detaylar fak yaratıyor.

Selvi Boylum Al Yazmalım




Hangisi daha önce bilmiyorum ama muhtemelen aytmatov'un kitabı filmden öncedir diye düşünüyorum. Filmi izlemeyen yoktur sanırım. Kitapla film büyük oranda paralellik gösterse de kitabın anlatımı çok ama çok daha etkileyici. İlyas'ın acısı içinize işleyecek. Öte yandan filmi izleyip kitabı okuyan birisi olarak diyebilrim ki;Kadir İnanır kitaptaki İlyas kadar etkileyici iken, Türkan Şoray Aysel'in yanına bile yaklaşamamış.

İkiz Bedenler




Martı yayınlarının iğrenç çevirisini saymazsak güzel bir kitap. Neyse ki elimdeki martı yayınlarından son Rizolli&Isles kitabıydı. Bundan sonrakiler doğan kitaptan. Mauranın ikizinin öldürülmesi ile başlayan olaylar, yıllar öncesinin cinayetleri ile birlikte anlatılıyor. Edebi dozu düşük, hikayesi sağlam, aksiyonu ve akıcılığı yüksek bir kitap.

Gün Olur Asra Bedel




Elveda Gülsarı ile aynı teknikle yazılmış bir kitap. Cenaze konvoyu boyunca Yedigey'in anılarını yadetmesi üzerine kurulu. Okurken güzel, Kazakların yaşamı hakkında epey detay içeriyor. Ama okumayan da çok bir şey kaybetmez...

Fakat asıl hikayeyle eş zamanlı ilerleyen bir bilim kurgu hikaye var ki... Avatarı gölgede bırakacak derecede uçuk, bi o kadar mesnetsiz. Uzayda keşfedilen yeni yaşam formları üzerinden medeniyetin hali üzerinden felsefe yapmaya çalışmak bence çok gereksiz olmuş. Ha bir de işbu hikayenin sonunun hiç bir yere bağlanmaması da cabası. Ebedi Gelin'de de bahsetmiştim. Tasvirleri, betimlemleri, güzellemeleri sayfalarca sıkılmadan okunabilir bu adamın. Ama sanırım kurguları benim algı kapasitemin dışında.

Yabancı Cisim

Yazarın kitapları içinde belki de en sıkıcı olanı. Hindistan sağlık turizmini baltalamak isteyen lanet olası Amerikalı paralellerin işlediği cinayetler var. Her ne kadar Laurie ve Jack macerası olarak lanse edilse de bu isimler kitaba 300. sayfadan sonra dahil oluyorlar ve kısa süreli rolleri var. Sadece Jack ve Laurie'nin karakterlerin gelişimleri açısından önemli. Onun dışında yazarın diğer kitapları takip etmemişseniz, bu kitabı özellikle okumanıza gerek yok.

Dilek Evi





Dostlarım Ali Murat ve Mete'nin hediye ettiği iki kitap ile tanıştığım Babil Kitaplığı serisinden sonrasında kendi satın aldığım bir kitap. Ali'nin ve muhteşem edisyonunun hatrına zorlasam da pek tat alamadım. Kitabı oluşturan 5 kısa öykünün de aşırı dağınık bir anlatımı var. Ve sanırım çeviri ciddi mana da yetersiz. Neredeyse hiç bir şey anlamadım. Serinin 33 kitabını da tamamlamayı düşünüyordum ama vazgeçtim. Siperlerin Madonnası gibi harika isimli bir öykü var ama içi aynı oranda boş. Ya da ya aktarımda ya benim algımda bir sıkıntı var. Kimbilir belki de sadece ten uyuşmazlığıdır.

Öte yandan kitapyurdunda "Nobel Ödüllü" diye bir ibare var. Ancak ödüllü olan yazar mı, yoksa bu kitap mı, kitapsa içindeki hangi öykü net değil.

Vektör





Vector
1999 basımı bu kitap aynı zamanda yazarın okuduğum ilk kitabı olmasıyla da benim için ayrıca özeldir. (daha önce bazı mesajlarımda bu kitap Virüs olarak geçmiş olabilir, dikkate almayınız)

Konusu ile her ne kadar kısmen Virüs'e benzese de kurgu olarak fazlasıyla ayrılan, gerilim dozu yüksek bir kitap. Ayrıca yazarın tüm kitapları içerisinde finali okuyucuyu en çok tatmin eden, "Nası koydu Aykut Kocamaaan" tezahüratı yaptıran bir kitap. 

SSCB'de biyolojik silah imalatında çalışan Yury, Amerikan rüyası kabusa dönüşünce Amerikalılardan intikam almak için memleketinde öğrendiği teknik ile millete şarbonlu mektup göndermeye başlıyor ve olay gelişiyor. Olayların içinde ise tabi ki adamın Jack Stapleton, hali hazırda sadece iş arkadaşından biraz daha fazlası olan Laura (şimdi evlendiler çocukları bilem oldu ohhoo) ile devamlı yan karakterler dedektif Lou Saldano ile zenci mahallesinin çete resisi Warren -ki kendisi çoğu macerada Jack'in lanet beyaz kıçını kurtaran adamdır- koşturup duruyorlar. Ben sevdim, halen severim, 1999 yılından sonra tekrar okumak iyi geldi. Herkese tavsiye ederim...


Not: Yaşı benle akran olanların hatırlayacağı şarbonlu mektup vakalarının tarih itibari ile bu kitabın yayın tarihinden sonra ortaya çıktığını hatırlatmak isterim.

Ölü Ruhlar Ormanı



Bu adam garip bir adam. Nasıl anlatsam bilemiyorum. Kitabın bir kısmı mükemmel, kusursuz iken bir sayfa sonra "hadi len, senin yazacağın kitabın" diyorsunuz. 

Daha önce okuduğum tüm kitaplarında olduğu gibi (Siyah Kan, Koloni, Leyleklerin Uçusu) bunda da ana karakter gereksiz kuşkucu ama aynı zamanda aşırı şanslı biri. Her nasılsa her zaman tesadüfen en doğru kişiden, hayal bile edemeyeceği kadar olumlu, hatta katili bulmasına en yardımcı olabilecek cevapları alabiliyor. Kitabın kurgusu gerçekten harika olmakla beraber, bu sefer katil çok ama çok önceden tahmin edilebiliyor. Maalesef bu tür kitapları devamlı olarak okumanın en büyük handikapı bu. 150. sayfadan sonra "hayır katil bu olamaz, yapma bunu, bunu yapma" diyerek okumaya devam edip sonunda haklı çıkmak berbat bir şey. Sanırım okurun çözüp, karakterlerin çözemediği düğümü (bunun bir adı vardı ama unuttum) daha çok seviyorum.

Neticeten başta da söylediğim gibi ne okuyun, ne okumayın diyebileceğim bir kitap. Garip... Siz bilirsiniz deyip huzurdan çekileyim...

Siliniş




Martı yayınlarından daha önce okumuş olduğum iki (Rizolli & Isles) kitabı hakkında görüşlerim malumdu. Baskı ve çeviri olarak berbat bu iki kitaptan sonra Siliniş beni oldukça şaşırtı. Gerçekten iyi çevrilmiş. 

Gerritsen'in kitapları her ne kadar Robin Cook'u andırsa da, öykülerin daha çok polisiye ekseninde dönmesi noktasında Cook ustadan ayrılıyor. Adli tıp morgunda birden gözlerini açan bir kadının üzerinden dönen klasik FBI, CIA gizli dolapları kitabın genelini kaplıyor. Hikaye içine yerleştirilmiş küçük detaylar süper. Ben bir günde bitirdim.

Virüs




Efsane doktor Jack Stapleton'un ilk kez ortaya çıktığı, doktorun hazin geçmişinin anlatıldığı bu kitap tek kelime ile mükemmel. Üç koldan başlayan hikayeler. Kusursuz sahne geçişleri, hiç düşmeyen tempo, harika bir final.

Americare hastanelerinde görülmeye başlayan salgın hastalıklara bağlı ölümler, Americare'ye zaten gıcık olan Stapleton'un dikkatini çeker. Gerisi kendiliğinden gelir zaten... 

Sahaflarda bulursanız kesinlikle kaçırmayın...

Ebedi Gelin




Bloğun takipçileri Aytmatov'u ne kadar sevdiğimi bilir. Ancak bu sefer olmamış diyebileceğim bir kitap. Yazarın son rolamnı olan Ebedi Gelin adını eski bir Kırgız efsanesinden alıyor. Diğer kitaplara göre günümüze daha yakın bir zaman diliminde geçen hikaye bolca sistem eleştirisi içeriyor. Özellikle ilk 100 sayfası (kitap 226 sayfa) aşırı sıkıcı olan konu, sonrasında biraz hızlansa da; bahsi geçen aksiyonun kurgu zayıflığı, planın saçmalık derecesinde basit olması, diyalogların son derece yapay olması yazarın okuduğum diğer kitaplarına yakışmıyor. Eğer benim gibi Aytmatov'un tüm külliyatını okumak gibi bir takıntınız yoksa, bu kitabı es geçin derim.

Yaşlı Adamın Savaşı





On numero bilim kurgu. Kategori düzenimde "kitap dediğin böyle olmalı arkadaş" kategorisinde yerini aldı. Bir nevi Vandamme'nin "Universal Soldiers" filminin çağ atlamışı.

Kısaca özetlersek:
İnsanlık evrene açılmış. Fakat evrende seyahat sadece Koloni Birliği'nin (evet evet, Amerika'nın değil, hatta bu koloni birliği Amerika'ya gıcık) tekelinde. KB'de bu tekeli sadece ele geçirdiği sömürge gezegenlere üçüncü dünya ülkelerinden işçi nüfus taşımak ve bu gezegenleri korumak için askere aldığı 75 yaşını doldurmuş insanlar için kullanıyor. Evet Koloni Savunma Gücü'ne asker olarak yazılmanın ilk şartı 65 yaşından gün almak. Akabinde 10 yıl sonra dünya ile olan tüm bağlantınızı kesip evrene savaşmaya gidiyorsunuz.

Hayatında bir kez bile bilim kurgu filmi seyretmiş birinin kolaylıkla gözünde canlandırabileceği, mekik, gezegen, yaratık tarifleri, esas oğlanın (John Perry) gerçekten iyi olan esprileri, ince düşünülmüş teknolojik detaylar süper. İlk işim devam kitapları olan Hayalet Tugay ve Son Koloni'nin, yine aynı evrende geçen fakat -sanırım- bağımsız bir öykü olan Zoe'nin Öyküsü'nün siparişini vermek.

Ata Mezarlığı




Berbat ama çok berbat bir kitap. En az 4'ün Kuralı (bu kitapta kriter beliryecim oldu) kadar sıkıcı. Çoğunlukla Tanrıların Arabalarından arak, karmakarışık bir kurgusu var. Karakterler yeteri kadar işlenmemiş. Yan karakter hem yiğit, hem mert, hem akıllı, hem namuslu, hem güçlü, hem çok iyi bir şöför, hem iyi bir dövüşçü, hem usta bir nişancı, hem lisanslı yüzücü, madalyalı crosscu, çok iyi dans edip, sevdimi tam seven, sildi mi bir kalemde silen adamı Suphi müthiş. Suphi'nin tek kusuru esprileri berbat. Ama yazar sanırım aslında bu adamı çok iyi espri yapan olrak tasarlamış, olmamış. Ha öbür özellikleri olmuş mu derseniz onlar da olmamış. Bir sürü saçmalık yetmezmiş gibi, çiçekten çiçeğe konan, uslanmayan (sahi lan aynı zamanda çok yakışıklı, çok karizmatik. Esas oğlanın üzerinde bu kadar durulmamış), bir gecelik aşkların fırtına delikanlısı Suphi'nin saniye hesabı 15, kelime hesabı 1 satırda başlayan ölümsüz aşkı da cabası. Hele ki Anadolu'dan Bolivya'ya bir nişan muhabbeti var ki eyvahlar olsun.

Kitap, Alanya'lı mimar Engin'in (yazarın kendisi de Alanya'lı bir mimar), sipariş üzerine başladığı ziggurat (oha) inşaatının efsanevi parçasını bulmak için uğraşırken kendini Güney Amerika efsanelerinin içinde bulması üzerine kurulu. Ama dediğim gibi anlaşılması çok zor ve bu tür senaryolardaki bütün klişeleri kullanan bir anlatımı var. Daha da kötüsü sanırım devamı var. Ama almayacağım, dolayısıyla burda tanıtmayacağım. Meraktan çatlayın patlayın.


Kafası çalışan adam arka sayfadaki yazar tanıtımına uyanır, bu kitabı almaz. Posta yurdum şairlerine şiir yollasan, resminin altına aynı böyle yazıyolar. Aha da bakınız:


"Süleyman Demirel Üniversitesi Mühendislik Fakültesi'nden mezun olan Mehmet Mollaosmanoğlu 1960 Alanya doğumlu, evli ve iki çocuk babası. Halen Alanya'da kendi ofisinde proje-tasarım işleri ile uğraşıyor. Tasarım ve kurgunun birbirini tamamladığını farkettiğinde roman yazmaya başlamış."



Tasarım ve kurgunun birbirini tamamladığını farkettiğinde roman yazmaya başlamak nası bi şey yavu. Mesela bende rakı- balığı en güzel sarımsaklı yoğurdun tamamladığını farkettim. Abi hazır mıyım, roman yazmaya başlayabilir miyim?


Ben kesinlikle uzak durun bulaşmayın diyorum. sevgiler saygılar... 


Buraya da bir parantez açayım. eğer bir gün meşhur olursam ve biri "Hayatınızı değiştiren kitap hangisidir" diye sorarsa hiç tereddütsüz bu kitabı söylerim. Beni Mehmet Mollaosmanoğlu gibi güzel bir insanla tanıştırdığı için...

Şeker Portakalı



Nerden duyduğumu hatırlamadığım bir söz der ki: "Bir şeyin yayılmasını istiyorsan yasaklayacaksın"

Netekim öyle oldu ve adını duysam da çok umursamadığım Jose Mauro De Vasconcelos'un Şeker Portakalı'nı aldım okudum.


Mahallesinin fırlaması Zezé ile sokaklarda köpek kovalıyoruz. Kitapta Zezé'nin yaramazlıklarından bahseden kısımlar bana Goscinny'nin Sempé (bizde Pıtırcık) serisini hatırlattı. Ama yarıdan sonra Portuga ile tanışınca işler değişti. Sanırım ara sıra tekrar okuyacağım. Dün gece başladım ve az önce bitirdim. Bir de bu kitapta yasaklanacak ne var bulamadım. Hayır kalbi o kadar temiz biri de değilim üstelik. İlk başta belirttiğim gibi kitap satsın diye yürütülmüş bir reklam kampanyası olabilir diyeceğim ama zaten 111 baskı yapmış bir kitap için kimse bu kadar küfür yemeyi göze almaz. Bence herkesin kitaplığında olmalı. İçindeki küçük çocuğu uyandırmak için okunmalı.

Aşk Köpekliktir




Sağolsun yazar aşkı resmen piç etmiş. Ben hayatımda aşk'ı bu kadar basit öykülerle anlatan başka bir yazar görmedim. On öykünün her biri kendince sürpriz ! sonlara sahip. On öykü içinde en son, en ucuz, en uzun, en yapay öykünün ismi kitaba ismini vermiş. Ahmet Ümit'in romanlarında olduğu gibi bu öykü de de gereksiz bir sürü ayrıntıyla uzatıldıkça uzatılmış. Bir hafta oldu, son öykü bir türlü bitmiyor anasını satayım. Öykü yapay, karakterler arıza, diyaloglar saçma. Mesela ben 35 yaşındayım, iyi kötü kitap okuyan biriyim, dakikada 47 kelime çağında gevezeliğe sahibim (rakı içerken bu sayıyı kadeh sayısıyla çarpın) ama hayatımda bu kitapta geçen diyalogların/kelimelerin yarısı geçmedi. -Hülasa ne demek ?- Sözümona polisiye kabul edilen eserlerinde olduğu gibi bu öykünün içine de hikayeye hiç bir şey katmayan Osmanlı tarihinden alıntılar ve en iyi balık hangi restorantta yenir, künefenin içine ne kadar peynir konur kim bilir gibisinden reklamlar reklamlar... İnsan kendini hiç mi yenilemez, hep mi aynı geyiği çevirir... Ve bu adam Türkiye'nin en çok satan yazarlarından biri. Vah benim Türk edebiyatıma.

Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık






Kitabın dilimize Kürtçe'den çevrildiğinin gözümüze sokulması bence en büyük eksisi. Eksinin Kitabın aslının Kürtçe olmasından değil, bu durumun gözümüze sokulmuş olmasından kaynaklandığının altını çizmek istiyorum. Neyse, maalesef bu durumun göze sokulma sebebi sizi yanıltmıyor. Kitap üstü kapalı propaganda peşinde. Malum ideolojiyi haklı, masum, hatta şirin göstermenin peşinde. Sözüm ona başka bir ülkede geçen maceranın satır aralarında Türkiye'ye laf sokuşturuluyor.

Tüm bunları görmezden gelerek kitabın özüne yöneldiğinizde aslında kurgusu sağlam bir macera var. (Her ne kadar başlangıcı Tarkan'ı kurtaran kurt hikayesinden araklanmış olsa da) Mantık hatası yok, ince detaylar güzel. Hatta benim özellikle takdir ettiğim işin, sonunu baştan anlattığı halde okuyucu kitabın sonuna kadar merakla bekleten bir kitap. Çoğu yerde kafanızda tahminler yürütürken, ha sahi böyle olmuştu dedirtip yanıltıyor. Ancak, bitmek bilmeyen tasvirler, birbirini tekrar eden, olmasa da olur kelimeler insanı yıldırıyor. Örneğin:

Nefret etmek.. Bu ülkeden, o ülkeden, sabahın şafağından, akşamın karanlığından, gece yarılarından, yalçın dağlardan, cehennem dipli vadilerden, lanetli kardan, amansız yağmurdan, yakıcı güneşten, her türlü renkten, tattan, iyilikten, kötülükten nefret etmek.

Gidiyorum, hepinize elveda diyerek gidiyorum; elveda sana, elveda askerlik hayatı, elveda hepinize, garnizolar karakollar, gri lojmanlar, elveda size başlangıç günlerimin coşkusu, umutlarım, askerlik hayatıyla ilgili kurduğum hayaller, elveda size askerler, subaylar, generaller, disiplin, plan, stratejiler, elveda şan, şeref, ölüm, ateş, düşman, işkence, küfür, dayak, şiddet; elveda sana bugüne kadar hayatımı işgal eden herşey...

Kitapta neredeyse böyle olmayan tek paragraf yok. Okumayı zorlaştırması bir tarafa insana afakanlar basıyor. Kitap okumaktan tiksindim.

Aşık Şeytan


Babil Kitaplığından 17. yy. de yazılmış değişik bir öykü. Kadın kılığına giren şeytanın bir adama olan aşkının öyküsü. Yazım tarzı ve yazıldığı dönemin atmosferini vermek açısından güzel. Bir de (gerçi edisyonun da etkisi büyük) elinizde 3 yüzyıllık tarihi bir belgeyi tutuyormuş gibi hissediyorsunuz. Ama öykünün kendisi çok aman aman ilginç değil.


Öte yandan seriyi yayına hazırlayan Borges, kitabın sonunda dört sayfa sonsöz yazmış. Benim gibi iki cümle ile beğendim beğenmedim değil. Eni konu benim farkına bile varmadığım, yok efendim birinci bölümde ana karakterin yanılsamaları, yok ikinci bölümde kadın kılığına giren şeytanın temsil ettiği hayatın gerçekleri vs. vs. Bense varsa yoksa ne zaman sevişecekler diye bekledim. Allah'ta benim belamı versin.


Asılacak Kadın




Ezelden beridir adını duyardım. Filmi falan da varmış. Ön yargı ne kadar kötü bir şey. Ben hep adına bakarak fettan bir kadının fantezilerle dolu dünyasından bahseden bir kitap olduğunu düşünür dururdum. Meğersem alakası yokmuş. Kadının ezilmesinden, toplumun ahlaksızlığına, adaletin adaletsizliğine yağdırıp duran bir kitapmış. Anlatım tekniği (özellikle birinci bölüm) çok güzel. Gerçek bir olaydan esinlenildiği söylenmekte olan bu kitabın vakti zamanında müstehcen olduğu gerekçesi ile toplatılması (ya da toplatılmaya kalkılması tam bilmiyorum) tam bir rezalet. Bu kitabı okuyup tahrik olduğunu, birilerinin tahrik  olabileceğini düşünerek toplatılmasını isteyen bence sapığın en önde gidenidir.

16 Mart 2014 Pazar

Antarktik Yarımadası-Amazon Nehri-Key West Gezileri




Kitaplığıma nerden geldiğini bilmediğim bu kitap Tarık Minkari'nin seyahat notlarından oluşuyor. Sanırım not tutma ve fotoğraf işlerine kızı da yardımcı olmuş. Uzun uzadıya tasvirler, benzetmeler yok. Adam ne gördüyse direk onu anlatmış. Bir kaç kelimeden kurulu kısa cümlelerden oluşan basit bir anlatımı tercih etmiş. Gezdiği yerlerden ilginç detayları paylaşmış. Ansiklopedilerde bulmanın imkansız olduğu bilgiler içermesi açısından ben başarılı buldum. Okul çağındaki çocuklara okutulup genel kültürlerine önemli bir katkı sağlayabilir. Kitabın bence tek eksiği araya katılmış fotoğrafların siyah beyaz olması.

Anna Karenina




Öncelikle belirtmeliyim ki orjinali tuğla ebatında iki ciltten oluşan bir dünya klasiğini, kırpılarak 340 sayfaya indirgenmiş bir gazete eşantiyonu olarak okuduğum için utanıyorum. Utanıyorum çünkü bu eserin orjinalini benim bünyem kaldırmaz. Ancak bu kadarını taşıyabilirim. Resmen inci sözlük tabiriyle "özet geç piç" formatında bir kitap. Edebi inceliğinin tadını alamasam da, yarın bir gün bir kaç entelin arasına girer de konu Anna Karanina'dan açılırsa muhabbete fransız kalmamanın sevincini yaşayacağım.

Ana




Star Gazetesi promosyonu, Kent-a Yayıncılık baskısı olanını okudum. İtiraf etmeliyim ki orjinal yada daha kalitelisini okumak bana bir numara büyük gelir. Sayfadan ve maliyetten düşmek için epey bir kırpılmış, yazı karakteri küçültülmüş, sayfanın altında üstünde boşluk bırakılmamış. Edisyon berbat ama bu hali ile bile gerçekten etkileyici bir eser. Belki bir gün gerçek bir okur olduğumda çok daha kaliteli bir versiyonunu okuyacak iştahım olur.

Günahkar




Tess Gerritsen, adli tıp üzerine kurulu öyküleriyle bana Robin Cook'u hatırlatan bence iyi bir yazar. Ancak yazarın kitapları kesinlikle ve kesinlikle Martı Yayınevi dışındaki yayıncılardan takip edilmeli. Muhafazakar görüşlerine sonuna kadar saygı duysam da kendilerinden en azından kilisede geçen kitaplar yayınlamamalarını rica ediyorum. Zira bir rahibenin "tövbe tövbe der gibi başını sallaması", "sunağın önündeki cesedin secde eder gibi yatıyor olması" gerçekten tiksinti verici. Yine aynı şekilde küfürlerin o..çocuğu, ağzına ...tığımın herifi diye sansürlenmesi ile tam bir rezalet. Utanıyorsanız basmayın arkadaşım. Maalesef yazarın Rızolli&Isles serisinden aldığım iki kitabı daha var. Jane'nin hatrına mecbur katlanacağız ama bir daha benim kitaplığıma Martı Yayınlarından başka kitap giremez.

Kitaba dönersek, gayet akıcı, cezbetici bir öyküsü var. Dizi ve okuduğum diğer kitabın (Çırak) aksine Jane Rizolli'nin değil, daha çok Ölüm Meleği doktorumuz Maura Isles etrafından dönen bir hikaye. Kiler Marketlerde 9,90'a ve cep boy olarak daha ucuza mevcut. Konu harika, edisyon berbat. Karar sizin.

Yüz Yüze


Kızıl Elma

düzenle

Kuzey Suları




Yazarın ilk roman denemesi olan bu kitap Long Island'da bir balıkçı kasabasında geçiyor. Amerikan film klişelerinden olan evine döndüğünde herşeyini kaybetmiş, kısmen kafayı yemiş, bir kaç kahramanlık, bir o kadar onur madalyası sahibi eski askerin adı bu sefer Conrad Labarde. Geçmişin hayaletleri ile uğraşan bu balıkçı Rambo'nun hayatı okyanus kıyısına vuran bir kadın cesedi ile yeni bir döneme giriyor. Okyanus balıkçılığı ile ilgili bir sürü terim ile dolu kitabın en büyük avantajı, çabuk okunması. Onun dışında erken tahmin edilebilen katil, klasik ikinci sınıf Amerikan filmi finali ile sıradan. Otobüs yolculukları, banka kuyrukları vs. için ideal.

Amerikan Sargısı

Eski kitapları okumayı çok seviyorum. O zamanki yaşam, yazar ya da çevirmenin Türkçe'yi kullanışı hoşuma gidiyor. Elimde, ilk baskısı 1967 yılında yapılmış olan bu kitabın 1974 tarihli üçüncü baskısı (bir sayfası eksik ) var. İnanılmaz güzel. Fakir Baykurt adını ilk kez duyduğum (sanırım o da benim ayıbım), sonradan öğrendiklerime göre köy enstitüsü mezunu, tabiri cazise bu toprağın oğlu bir yazar. Şimdiye kadar ilk kez karşılaştığım anlatım tekniğine ise hayran kaldım. Kitapta, alışılmışın dışında olayları dışardan bir kişi yada karakterlerden sadece birinin ağzından dinlemiyoruz. Kitapta anlatılan olaylar, sırasıyla sırası gelen karakterin ağzından, gözünden anlatılıyor. Böyle olunca da sanki kitap okuyormuş gibi değil de, köy kahvesinde köylünün arasına oturmuş yıllar önce olan bir olayı dinliyormuşsunuz gibi geliyor. Zira muhabbeti bir muhtarın ağzından, bir Temeloş amcanın, bir sığır çobanı Musa'nın ağzından dinliyoruz. 

Kitap Ankara, Çubuk'un Kızılöz (kitaba göre sonradan Güzelöz) köyünde geçiyor. Olayı bilmem ama böyle bir köy gerçekten var. Kitapta kadim dostumuz Amerika'nın, -kitaptaki şive ile- dünnedeki ilk birinci dostu Türkiye'yi kalkındırmak için nasıl çırpındığı, örnek puruca için seçilen köy için neleri feda ettiği anlatılıyor.

Kitapta alt metin olarak verilenleri aldıktan sonra 1967 yılından beri hiç bir şeyin değişmediğini, millet olarak hala akıllanmadığımızı, en büyük düşmanımızın aslında hala kendimiz olduğunu görmek insanın canını sıkıyor. Öte yandan kitabın bir yerinde puruca sorumlusu Mr. Bogey'in "Amarika'nın dünnedeki birinci dostu Türkiye'de ki görevinden alınıp, dünnedeki ikinci dostu Hindistan'da bir purucanın başına getirilmesi" beni bayağı bir güldürdü.

Yeni baskıları hala olan bu kitabı kesinlikle okunmalı seviyesinde tavsiye ederim.

Silmarillion




O bir efsane. O bir Orta Dünya Tarihine Giriş, o bir Orta Dünya Coğrafya, Sosyoloji, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabı. Hemde akademik düzeyde...

Evet bunlar söylerken abartmıyorum. Kitabın içi yüzlerece coğrafik konum, binlerce hanedan-soy-kavim ismi (hem de hepsinin Eldar/Sindar ve Türkçesi yanyana) ile dolu. Eğer benim gibi yüzeysel, filmlerinden sonra merak salmış bir LOTR hayranıysanız zorlayabilir. Ki bu sebeplerden bana bir numara büyük geldi. Çok fazla tat alamadım. Kitap (herkesin Yüzüklerin Efendisi filmlerini seyrettiğini kabul ederek yazıyorum) bizim gördüklerimizin çok öncesinde Valar'ın, Orta Dünya'nın, elflerin, cücelerin ve insanların yaradılışından başlayarak, dünya tarihine damgasını vurmuş olayları kısım kısım inceliyor. Bu arada yaradılış, cennet-cehennem, dünyanın döngüsü gibi konuları kendince yorumlamış olması, azgınlığa, kibre düşüp helak edilen kavimleri adeta bir kutsal kitap diliyle anlatmış olması rahatsızlık uyandırabilir. Ancak, LOTR, Hobbit ve hurin'in Çocukları'nı okumuş biri olarak kitaplar arası bağlantı, kurgunun detayı ve kusursuzluğu inanılmaz. İddia ediyorum Tolkien bu eseri 500 sene önce hazırlayabilseydi, rahatlıkla resmi tarih kitabı olarak okutulabilir, hiç bir şekilde kendi içinde mantıksızlığa, çelişkiye düşmezdi. En başta da söylediğim gibi, tek tek not alınası, önemli yerlerin altı çizilesi, öğrencileri sözlü ya da yazılı sınava tabi tutulabilecek, gerçekten bir Orta Dünya varmışçasına muhteşem bir yapıt. Fakat Yzüüklerin Efendisi ve Hobbit'te ki heyecanlı savaş sahneleri vs. bu kitapta yok. Ancak her konu başlığı başlı başına bir kitap yapılabilir derinlikte. Bu arada elflerin kirli çamaşırlarını da ortaya çıkaran, hiç de öyle filmlerdeki gibi ulvi yaratıklar olmadığını anlatan bir kitap olmuş. Elrond hariç ama...


Bir de Yüzüklerin efendisi kitaplarını bana hediye edip, beni Orta Dünya'nın karanlıklarına iten Leto'ya teşekkür ederim.

Acımak

düzenle

6. Kromozom




Bir Robin Cook klasiği daha. 6. Kromozom... Organ nakli için maymunlardan faydalanan bilim adamları ve onların mafya bağlantıları. Ve hepsinin ortasında adamımız Jack Stapleton ve Laura Montgomery... 1998 basımı bu kitap gerçekten harika. Tam anlamıyla Parliament Pazar Gecesi Sineması tadında insanı detaylara ve tasvirlere boğmayan, aksiyonun bir paragraf bile eksik olmadığı bir kitap. Sadece çevirisi Altın Kitaplar'dan beklenmeyecek kadar kötü. Bilmiyorum belki de ben yanlış biliyorumdur ama "arkasındaki beyaz gömleği çıkararak..., arkamıza giyecek hiç bir şeyimiz yok, yüzünde iki günlük traş vardı. uzamaya başlayan traşının üzerinde elini gezdirerek..." gibi cümleler her ne kadar kitabın akışını bozmasa da insanın sinirlerini bozuyor.

Yine de harika, Robin Cook kitapları içinde ilk 10'a koyacağım bir kitap. (Daha kesin bir sıralamayı tüm külliyat bitince yapacağım)

1440 Dakika




Her ne kadar "kişisel gelişim" kitaplarından nefret etsem de kitaplığımdaki tüm kitaplarımı okuma hedefim doğrultusunda Nil Gün isimli bayanın 1440 Dakika isimli zaman yönetiminden bahseden kitabını okudum. Türün diğer benzerleri gibi ana konusunun -bu kitap üzerinden gidersek- zaman yönetiminin öneminden, zamanı iyi değerlendirmenin bize neler kazandıracağından bahseden, ama zamanı nasıl yöneteceğimizden pek de bahsetmeyen, çaktırmadan zaman yönetimini öğrenmek için yazarın diğer yayınlarını almamızı salık veren bir ilginç kitap. Aşağılamam o tür ki, az duyulmuş 12 Çin, 4 İskoç, 1 Türk ve 1 Arap atasözü , hayvanlar üzerinde yapılmış 4 deney, İsveç'te yapılan bir anket sonucu bulun, verin coşkuyu. Artık sizde bir kişisel gelişim yazarısınız. Hayatın anlamı tüm marketlerde sadece 4.90 TL. Vay anasını!

1001 Gece Masalları





Ne zamandır bitirmeye yerindiğim, okusam mı okumasam mı diye düşündüğüm, gazeteden kupon toplayarak aldığım Olympos Yayınları'ndan 1001 Gece Masalları Seçmeler isimli kitabı okudum.

Şimdi evvela bu bakınızı vermezsem olmaz (bknz: arap pornosu) Okuduğum edisyondan olsa gerek pek bir numarasını göremedim. Zaten seçmeler yapılırken, Sinbad, Alibaba ve Kırk Haramiler, Alaaddin'in Sihirli Lambası gibi masallar devre dışı bırakılmış. Açıkçası o masalların orjinal hallerini okumak isterdim. Bu hali ile genç mastırbatörlere hitab eden zavallı bir yayın olmuş. Eğer başka bir versiyonunu okuyan varsa lütfen beni bilgilendirsin. Zira YKY'nin deri ciltli, kutulu, tuğla edisyon harika iki ciltlik bir baskısı var. Onu alıp almamaya hala karar veremedim. Ki bu masal serisinden beklentim yüksekti ancak hiç tatmin olmadım. Bunun en büyük sebebi erotizmin kahvehane seviyesinde işlenmiş olması. En mütevazi iki örneği aşağıda veriyor huzurlarınızdan çekiliyorum. 
Bu yaşlı vezir, bir örümcek ağını örgüzünü bozmadan çözecek, uyuyan bir kişiyi uyandırmadan dişlerini sökecek, aç bir bedevinin dişleri arasından lokmayı aşıracak ve adam ardını dönünceye kadar bir zenciyi üst üste üç kez düzecek kadar yetenekliymiş.
Böylece sabaha kadar defalarca birlikte olarak sevişmişler, ah sesleri oh seslerine karışarak defalarca orgazm olmuşlar. Şehvetin ateşli zevkini tadarak artık yorgunluktan kıpırdayamaz hale geldiklerinde birbirlerine sarılmışlar, elleri kenetlenip genç yürekleri birbirleri için 
çarparak uyuyakalmışlar. Ertesi gün kalktıklarında kaldıkları yerden devam ederek günlerce süren doyumsuz bir duyguyla sevişmişler. Büyük bir mutluluk içinde yaşayıp gitmişler.

Klon




Kitap daha önce bir benzerini "4'ün Kuralı" isimli kitapta yaşadığım gibi bir arka kapak faciası. Yok efendim eşsiz bir kurguymuş da, vay efendim şaşırtıcı bir sonmuş da... Hepsi yalan. Bir kere eşsiz bir kurgu değil. Bu kurgunun büyük oranda bir benzerini Vandaym abim 2001 yapımı "The Replicant" isimli filmde işlemişti. Velev ki zekice kurgulanmış desek bile aynı oranda yazıya döküldüğünü söylemek imkansız. İlk 250 sayfada iç bayıltan, sıkıcı olan anlatım, son 100 sayfada bitsede gitsek şekline dönüşmüş. Ayrıca "Gölge Evren" isimli teoride bile imkansız online oyun kitabı uzatmaktan başka bir işe yaramamış. Kimbilir belki de yazarın acemilik dönemi eseri olduğu içindir. Sebep her ne ise ben yazarın diğer kitabı (bunun da arka kapağı methiyeler dolu) Klup 1000'i alışveriş listemden çıkardım. Sanırım Martı Yayınlarından sonra Koridor Yayıncılık'ın kitaplarına da önyargı ile yaklaşacağım. 


Klonlama uzmanı doktorumuz öldürülen kızının emniyet tarafından iade edilen eşyaları arasında katile ait olduğunu düşündüğü dna örneğinden bir çocuk klonlar. Amacı çocuk büyüdükçe katilin gözlerinin içine bakabilmektir. Kimbilir belki de çocuğun yardımı ile katili bile yakalayabilir.


Kitap tüm sıkıcılığının yanı sıra tahmin edilebilir gelişmeler, kopuk bağlantılar, ne işe yaradığı belli olmayan detaylar, havada kalan bir sürü soru işareti ile dolu. Finali ise kimilerinin şaşırtıcı/tahmin edilemez dediği, benim ise "son anda bu şekilde olmasına karar verildiği yada yazarın kitabını sonunu, kitabın içine saklamayı beceremediği için" böyle olduğunu düşündüğüm (Ahmet Ümit kitaplarının çoğu böyledir mesela) bir şekilde yapılmış. Kısaca ben beğenmedim. Ama "sen kimsin cücük" diyenlere "haklısın" derim. Ama "cücük babandır" diye de eklerim. Bu başlık için sıradaki mesajımın Simarillion'a ait olacağı bilgisini verir. Herkese iyi okumalar dilerim.

İlk Öğretmen


Savaş sonrası Süleymanova köyüne öğretmen olarak görevlendirilen Duyuşen ile öğrencisi Altınay'ın köyün girişine diktiği kavakların anlatıldığı Aytmatov'un harika bir hikayesi daha. Sadece 61 sayfaya sığdırılmış olmasına rağmen anlatım güzelliği ile yine büyülüyor.

Çarın Laneti




Mükemmel, muhteşem, harika.

Bu seriyi anlatacak daha iyi bir kelime bilmiyorum ben. Dünya edebiyat sıralamasında yeri nedir bilmiyorum ama nazarımda üçüncü kitap ile kült seviyesine erişmiştir. Evet Jasper Kent'in Danilov Beşlemesi'nden söz ediyorum. Bu kitapla birlikte ilk iki kitaptaki bütün taşlar yerine otururken, bir o kadar taş da yerinden oynadı. Gerçekten harika ötesi bir kurgu. Orjinal isim Üçüncü Şube -ki serinin üçüncü kitabı olmasına da bir gönderme aslında- Çarın Laneti olarak çevrilmiş. İlk kitapla birlikte (Oniki) 1812 yılında vurdalak (vampir) ırkı ile tanışan Albay Danilov,1825 yılında ikinci kitapta (On Üç Yıl Sonra) onlarla mücadeleye devam ediyor. Şimdi 1855 yılındayız Danilov artık yaşlı bir adam. Ama vurdalaklar yaşlanmıyor. 

Her macerası Rusya tarihinde önemli bir olaya paralel ilerleyen bu eser, kesinlikle alınası, okutulası, arşivde saklanası, herkesin duyması gereken bir eser. Allah kısmet ederse ölmeden önce bir kere daha okumak istediklerim arasına kaldırdım. Bu yılki Tüyap'ta ki imza günün kaçırmış olmam en büyük pişmanlıklarımdan.

Riskli Deney




Şimdiye kadar gördüğüm en ilginç, en karmaşık hikayeli Robin Cook romanı olması, son 100 sayfayı yine her zamanki gibi bir solukta okutmasına rağmen, kafamı vermekte en çok zorlandığım Robin Cook romanı oldu. Kimbilir belki bu seferki anlatım şekli, belki tıbbi terimlerin fazla olması, ya da yazarın bazı romanlarında görülen insanda gördüğü yerde ağzına iki tane çakma isteği uyandıracak kadar işkolik, kendini beğenmiş, bencil doktor profili bunda etkili olmuştur. Ama dediğim gibi son 100 sayfa itibari ile yine muhteşemdi. Sağlam bir yapım ile harika bir film olur bence. Tavsiye ettiğim kitaplardan biridir der, saygılarımı sunarım.

Studio Rodeo Çizgi Roman Yıllığı 2011

Türkiye'nin en pozitif çr eleştirmenlerinden, kesinlikle alınası, okutulası, kitaplıkta saklanası adamı SBD bile beğenmedim dedikten sonra olay bitmiştir abi.

Tek cümle ile özetlersek: Vah benim Türk çizgiromanımın geleceği...

Demek ki neymiş abi, Türk olarak macera dendiğinde aklımıza sevişmek, daha çok sevişmek, olmadık zamanlarda sevişmek, olmadık yerlerde sevişmek, ölene/öldürene kadar sevişmek geliyor. Sevişmek dediğime bakmayın, hikayelerin anlatımına bakılırsa doğru gelime sevişmek yerine argo da kullanılan eşanlamlısı olmalı. O kadar seviyesiz yani. Bu işin daha kralı benim lise yıllarımda (1991-1996), Penthouse, Kral, Ultra vs. gibi dergilerde yapılmıştı. Okuyanlar bilir. SBD'nin de dediği gibi sadece Kozalak ve Ayısız Adam'ın maceraları vasatı aşabilmiş. Gerçi ayısız adamda da olmadık bir yere iki meme sıkıştırılmış ama olsun, o memeler bana nispeten daha samimi geldi.

Çizimler gerçekten güzel, renklendirme ona keza. Ama senaryolar tek kelime ile yüzü sivilceli, elleri nasır tutmak üzere olan liselilere (anladınız siz onu) yönelik.

Ayılı Adam Eksi Seksen





En sonunda okuyabildim, hep merak eder dururdum; 2009 yılında piyasaya çıktığında bir kitabın 40 TL -ki bu fiyat şimdi bile fahiş- olması için nasıl bir neden olabilir diye... 

Velhasıl kelam güzel bir öykü. Diğer Rodeo çizgi romanları ile kıyaslayınca çok daha derli toplu, anlaşılır, kareler arası geçişleri güzel, ilerlemeye, içinden bir sürü başka macera üretmeye uygun bir senaryosu var. Ama öte yandan çizimleri çok da beğenmedim. Renklendirmenin oldukça güzel olmasına karşın, özellikle yüz çizimlerinde gereksiz karalamalar bence kaliteyi düşürmüş. Ha bir de hacı torunu değilim ama Türk çizgi romanlarının olmazsa olmazı, yerli yersiz sevişme sahneleri burada da var. Yanlış anlaşılmasın görünce yüzüm kızarmıyor ama meme dediğin şey de biraz idareli kullanılsın be abi.

Gelgelim en baştaki soruya. Ne Şamın şekeri, ne arabın yüzü. 40 TL, hangi kitap, hangi çizgi roman olursa olsun, kim çizerse çizsin çok para.

Oblomov




Bu kitabı okumak zor. Hatta çoğu zaman hiç bir şey anlatmadığı hissine kapılıp, okuyup da ne olacak hissine kapılıyorsunuz. Ancak bu kitabın kötülüğünden değil aksine kitabın romanın kahramanı İlya İliç Oblomov'un uyuşukluğunu birebir bize aktarmasından kaynaklanıyor. Kitabı okurken sevgili dostum cey cey ile sık sık yakındığımız hastalığın adını öğrendim. Meğersem bizim plan yapmaktan, işleri önce bir sıraya koyalım da bakarız, dur şimdi önce şu iş bitsin de diyerekten planladıklarımızı bir türlü hayata geçiremememizin bir adı varmış. Oblomovluk... 

Ölmeden önce okunması gereken 1001 kitaptan biri olan Oblomov, gerçekten yorucu, sık sık tekrar içeren, Oblomov gibi uyuşuk anlatım tarzıyla uykunuzu getiren bir kitap. Ben okudum. Neden bilmem -bazı kitaplarda bana böyle olur- ömrün son demlerinde ateş başında okunmalı hissi verdi. Belki kitabın atmosferindendir. Her ne kadar 1001 kitaptan birisi ise de bence 650 den sonra biri olabilir Yine de kendinde okuyacak dinginliği hissedenler çekinmeden denesinler. Dünya klasiklerinden birini okumayın diyecek kadar ukala değilim henüz. Çevirisini çok başarılı bulduğumu da ayrıca belirtmek isterim. Her ne kadar çoğu zaman yadırgasamda (bakınız Çırak Özel Baskı ile ilgili yorumum), "vallahi, allah rahmet eylesin, hıdrellez, hıdır - ilyas günü" olarak çevrilen kelimeler öyle güzel yerlerde kullanılmış ki hiç eğreti durmuyor.

Son Hafriyat




İlk kitap Her Temas İz Bırakır'ın devamı niteliğinde harika bir kitap. Sanırım iki gün içinde okudum. Siznema filmini izleyenlerin tanıyacağı Ankara'nın ilk seri katili Red Kit'in hikayesi. Emrah Serbes'in muhteşem akıcı, gerçekçi anlatımıyla gerçek bir soruşturmanın içindeyiz. Kesinlikle okunmalı.

Yokyer



Oldukça güzel, gayet hayal gücünüzü çalıştıran Gaiman'ın her zaman ki zıpır, uçuk anlatım tarzıyla anlattığı bir kitap. Ancak bu anlatım tarzı zaman zaman insanı çok zorluyor. Öyle ki bazı tasvirlerin, fantastik edebiyatın tanrısı, dahi bir yazarın yaratıcılığının bir eseri mi, yoksa krize girmiş bir uyuşturucu müptelasının sanrıları mı anlaşılmıyor. 

...Züppe, Ruislip'ten rahat rahat bir kafa daha uzundu Öte yandan Ruislip, her biri tamamen domuzyağıyla dolu, büyük birer deri bavul taşıyan dört züppe kadar çekiyormuş gibi görünüyordu.

... Bay Croup gülmeye başladı. Kopmuş parmaklardan oluşan bir duvardaki tırnakların üzerinde çekilen kara tahta gibi çıkıyordu sesi.

... Sonra bir ses çıkardı. -bir elli boyunda ve insan etine zaafı olan bir guguk kuşunun çıkarabileceği türden bir gu-guk gu-guk vb.

Ama gerçekten korkunç yaratıcı bir konsept üstüne kurulmuş. Rahatlıkla devamı yazılabilecek bir kitap olmuş. Yazarın tarzına alışık olmayan sevmeyebilirler. Kişisel görüşüm, alışveriş listesinin en önünde olmasa da, daha kesin kararlarınız yoksa ilk onda olabilir.

Çırak




Aynı kitabın bir ciltli, bir karton kapak, bir de bu benim okuduğum özel baskı çeşitleri mevcut. Ancak benim okuduğuma özel yerine rezalet baskı demek daha uygun olur sanırım. Aslında gayet okunabilir bir kitap olan bu kitap - ki göreceli gerçi ona ayrıca değineceğim- özel baskı için sanırım ebatı küçültülürken yeniden dizgiden yada editör kontrolünden geçmemiş. Satır sonları yanlış yerden kesilmiş kelimeler, satır ortasında kesme işareti ile ayrılmış kelimeler ile dolu. Dolu dediysem her sayfada en az bir iki tane var. Öte yandan şimdiye kadar gördüğüm en iğrenç çeviriye sahip. Daha önce başka bir kitap yorumumda böyle bir şey demişsem unutunuz, en iğrenci bu. Evet bende karşılığı varsa bir kelimenin türkçesinin kullanılmasından yanayım ama Ameriaklı birine sperm yerine meni, katil/şüpheli , ya da her zaman kullanıldığı haliyle adamımız yerine fail dedirtmek nedir allasen? Ayrıca biricik dedektifim Rizolli'nin birisine "boyunuz da pek uzunmuş maşallah" demesi neyin nesidir? Öte yandan türkçe sevdalısı da değil bence. Yoksa konunun gidişatına göre karşılığı departman/bölüm/büro olarak çevrilebilecek bir kelimeyi lab (ben laboratuvarın kısaltmasıdır diye tahmin ediyorum) olarak çevirmezdi. Kaldı ki cümle içinde kullanılırken kısaltma olarak da kullanılmamış, kelimenin kendisi "lab" mış gibi yazılmış.

"jane rizolli için kıl, elyaf kanıt labına gitmek demek...." 
"otopsi labından içeri girdiğinde..."
"boston emniyeti suç önlemene labı dedektifi..." vs.

Kitabın tek artısı Cnbc-e de takip ettiğim Rizolli&Isles dizisinin bu kitaptan uyarlanmış olması. Bence tabi. Benim gibi dizinin takipçisiyseniz ve Rizollinin hastasıysanız çevirmen ve baskı işkencesine katlanabiliyorsunuz. Ama dizden haberiniz yok veya zaten beğenmemişseniz sanmıyorum ki sonuna kadar okuyabilesiniz. Dediğim gibi ben Rizolli'nin hatırına katlandım. Ama onun dışında çekilir dert değil. Almayın, aldırtmayın. Zaten yazarın diğer Rizolli kitapları da başkalarınca çevrilmiş. Kitap çok özgün veya yaratıcı bir konuya sahip değil. klasik öldürmekten zevk alan seri katil hikayesi ve peşindeki Boston Emniyet Labı. Bu tip kitapların ortak özelliği olan hafif ve kolay okunabilir olması, hiç bir yere gönderme, alt mesaj, üst kimlik içermediği için hızlı ilerlemesi bu kitapta da mevcut. Ben iki günde okudum. Okumak isteyen olursa bu kitapta anlatılanların evveliyatı olarak Doğan Kitap'tan çıkan Cerrah'ı okumalarını önerebilirim. Ancak bu şart değil. Hikaye bağımsız ve gereken yerlerde flashback'ler mevcut.

 
UA-57355180-1