12 Haziran 2014 Perşembe

Çark

Çark - Mehmet Mollaosmanoğlu




“Onlar daha dünyada yokken dönmeye başladı çark. Ne zaman ki yeteri kadar büyüdüklerine kanaat getirdi, dişlilerinin arasına aldı, sıktı, kemikleri un ufak oluncaya kadar ezdi, kendi istediği gibi yeniden şekillendirdi. Sonra savurdu, kâh Alanya'ya, kâh Atacama'ya. Birilerinin kahramanı olmayı hayal ettiler hep... Başka birilerinin haini olacaklarını bilmeden.”






Kitap bana bizzat yazarın hediyesi. Kimbilir belki önceki yorumlarımdan sonra ağzımın payını vermek için, belki benim gibi bir patavatsızın bu sefer ne yumurtlayacağını merak ettiği için ya da sadece güzel bir insan olduğu ve bana bir kitap hediye etme zevkini yaşamak için. Öyle veya böyle “Çark” 500 kitaplık kütüphanemde İva Milazzo imzalı Ken Parker'imden sonra adıma imzalı ikinci kitap olarak yerini aldı.

Kitap IV. Abraham Altobelli'nin üç nesil süren karanlığın ardından güneşin yeniden kendini göstermesiyle büyük, büyük, büyük atası I. Abraham Altobelli'nin vasiyeti gereği ondan miras kalan kutuyu açmasıyla başlıyor. Zaten elimizde tutuğumuz kitapta bu kutunun içinden çıkan ve I. Abraham'ın yazdığı kitap. “Kitabın Bölümleri” yerine “Çarkın Parçaları” yazılması beklenen ama yine de hoş bir detay olmuş. Kitabın başında ailesini kaybeden Alanya'lı Atila ile Şili'li Alanya'nın (isim gerçek bir Şili ismi, kitapta benzerliğin nedeni de kurgulanmış) gerçeküstü bir şekilde bir araya gelmeleri ile kadim bir kumpasın içine giriyorlar. Zaman ve mekan kavramının yerle bir edildiği bir düzeneği ele geçiren Aryanlar dünyayı ele geçirmenin (hayatta da bunun kadar saçma başka bir şey olmaz. O güç bende olsa ilk işim Rio Karnavalını en önde seyretmek olur.  Acaba çok mu küçük düşünüyorum) ve kendilerinden olmayanları yok etmenin peşinde. Ancak son parça eksik ve kehanete göre bunu yapabilecek tek kişi de Alanya.

Kitap muazzam bir alt yapının üzerine kurulu. Geniş çaplı kurgusu en küçük bir mantık hatası barındırmıyor. Başlangıçta verilen “kahrolsun etnik ayrımcılık” sosu kamu spotuna dönmeden tam ayarında verilmiş. Kitabın tamamında sevginin gücü, nefrete karşı. Ayrıca kısa bir pasajda Kayıp Kıta Mu, Hitler ve Atatürk ortak payda da buluşturan yazar alkışlanmak ile taşlanmak arasında ince bir çizgi de yürümüş. Kadim sırlar, gizli örgütler, efsanevi medeniyetler, şifreler, düzenekler, tabiki komplo ve entrikalar ustaca harmanlanmış. Yazarın adı Mehmet Mollaosmanoğlu değil de Dan Brown olsa bu kitabı çok daha farklı platformlarda tartışıyor olurduk.

Öte yandan Cennet Ayracı'nda olduğu gibi bu kitabın başlangıcında da anlatımdaki yapaylık göze çarpıyor. Tam emin değilim ama bununla ilgili bir fikim var. Sanırım Türk halkı olarak bize İç Anadolu veya Karadeniz kültürü daha fazla empoze edilmiş. bu nedenle Alanya ve çevresine ait kullanımlar bize yabancı geliyor. Mesela çapak atmak deyimini ilk kez bu kitapta duydum, yine aynı şekilde ikindi vaktinin kullanımı ile ilgili yazarla aramızda fikir ayrılığı var. Ha birde bir dağ tasvir edilirken “üzerine renk renk reçeller dökülmüş bisküviler gibi” denince o bisküviyi gözümde canlandırsam da aklımdan “iyi de niye” sorusu geçiyor. Alanya'yı bilmem ama biz Edirne'de bisküvinin üzerine hiç reçel dökmedik, en fazla çaya bandık. Bir de bununla beraber yazarın üç kitabını okudum. Mimar Engin, Tayga ve en son Atila... Üçü de über zengin adamlar... Sevgili Mehmet Bey sorarım sana; Bu ülkede garibanların da Şili'li kızlara sarılmaya, fantastik maceralar yaşamaya hakkı yok mu? 

Kitabın bence en büyük handikapı karakterlerden Atila'nın 15, Alanya'nın 14 yaşında olması. Hal böyle olunca okurun kendini karakterin yerine koyması zorlaşıyor. Ayrıca yaşlarından büyük söylemler, fikirler bazı yerde sinir bozucu olabiliyor. "Olanlar gerçek miydi, yoksa bilincin idrak ötesi bir gerçeklikten algıladığı evrensel yansımaların minicik bir tezahürü mü?" Şu cümleyi  15 yaşında bir çocuğun kurduğunu hayal edin... Bazı yerlerde kızın akıl hocası Sofia ve erkeğin akıl hocası İbrahim'in anlatımları o yaşlardaki çocuğun çok üzerinde... Anlatımlar demişken ikinci sıkıntı da kitabın serim kısmının çok uzun (hatta kitabın sonuna kadar) olması. Sayfa 380 olmuş hala Sofia yeni yeni gizemlerden, eski hikayelerden, tablette yazılanlardan vs. bahsediyor. Böyle olunca da ister istemez aksiyon ve gerilimin dozu düşük kalmış.

Yazarın tasarladığı kapak güzel, ancak yazı karakteri çarktan çok kurma kolu gibi olmuş, olmamış, bence en fazla "Ç" harfinin altındaki kurma aparatı ile yetinilmeliydi. Diğerleri fazlalık olmuş. Yayınevinin bu kitabın üzerine düştüğünü hissediyorum ama keşke aynı özen editöria tarafından da gösterilseymiş. Kitap yazım hataları ile dolu. Biraz bakınınca yazarın aynı yayınevinden çıkan başka kitaplarınında benzer eleştiriler aldığını gördüm. Bence bize kulak verilmeli. 

Neticeten Türk fantastik-kurgusunun kilometre taşı olacak çapta bir kitap. Türün meraklılarının keyif alacağını düşünüyorum....



0 yorum:

Yorum Gönder

 
UA-57355180-1