Her kötünün içinde bir iyilik,her iyinin içinde de bir kötülük vardır. İnsan sadece görmek istediğini görür.

15 Ekim'den itibaren tüm kitap satış noktalarında

Geziyoruz biz

Hep okuyacak değiliz ya


23 Temmuz 2014 Çarşamba

Kutsal Adalet


"Kan, feyyaz bir pınar gibi fışkırdı kurbanın şah damarından. Sıcacık bir pidenin körpe dumanı kabilinden belli belirsiz bir buğu yükseldi semaya, gırtlaktaki hırıltı mühür niyetine son söz oldu. Bedenin nafile çırpınışları yaşamı tutmaya yetmedi"

Aslında alışveriş listemde olmamasına rağmen etiket fiyatının 4 TL olduğunu öğrenince almamazlık edemedim, aldım okudum. İyi de yapmışım. Adından da anlaşılacağı üzere yazılı adaletin yetersiz kaldığı ya da kötü maksatlı kullanıldığı bir hayatta geçiyor. Ama durun hemen korkmayın, bu bir Samanyolu TV dizisi senaryosu değil. Kanunu sağlayanlar ak sakallı dedeler, evliyalar falan değil, Isparta'nın nasıl kurulduğunu anlatan Gelincik Ana Efsanesi'nin kahramanları. Bu yönü ile mitolojik bir hikaye güncel hayata sağlam bir şekilde uyarlanmış diyebilirim.

Macera, hırslı, paragöz ve elbetteki acımasız avukatımız Emine'nin bir sabah yanında bir cesetle uyanmasıyla başlıyor. Sonrasında bir yıl geriye gidip bugüne neden olan olayları okumaya başlıyoruz. Şimdiki zaman ile geri dönüşler arasındaki geçişler güzel. Bazı kitaplarda karşılaştığımız, "Yahu şimdi geçmişte miyiz, şimdiki zamanda mı" sorusu aklınızı kurcalamıyor. Neyse, Emine'nin başını beladan kurtarması için geçmişte yaktığı canların kefaretini ödemesi gerekmektedir. (Bakın bu yönü ile biraz "Noel Gecesi Hayaleti" havası aldım)

Kitabın ilk bölümlerinde bilindik bir fıkrayı karakterin başına gelmiş bir olay gibi anlatınca ne yalan söyliyeyim hem şaşırdım, hem de kitabın devamı açısından korktum. Neyseki korktuğum gibi olmadı. Devamında sürükleyici, her sayfası merak uyandırıcı bir kitap buldum. İlk başta Tayfun Deste'nin kızının bilgisayarını haczettiği için saçını başını yolmak istesem de sonra sakinleştim ama Emine'yi affettim mi, diye sorarsanız hayır derim. Zira yazar Emine'nin fettanlıklarını öyle bir işlemiş ki şahsen benim saçından tutup yerlerde sürükleyesim geldi. Bak kitap gitti, olan oldu, sinirim hala geçmedi.


Detaylardan anlaşıldığı kadarıyla bir kaç küçük aksaklık dışında kısmen hukuki olayların anlatıldığı kitap için sağlam bir adliye atmosferi koklanmış. İşin ilginci icra hukukunun, kitabın bir çok yerinde sitem edilen ve en son bölümde üstüne basa basa anlatılan şekilde güncellenmiş olması (kısmen tabi)aklıma "acaba bu kitabı Adalet Bakanlığından birileri okumuş olabilir mi?" sorusunu getiriyor.
Okuma hızını yavaşlatmamasına ve sürükleyiciliği etkilememesine rağmen kitap son bölümlere girildikçe ağırlaşıyor. Karakterlerin "nedenlerini" anlattıkları kısımlar ve yazarın "ben bu kitapta bunu demek istedim" temalı satırlar biraz yorucu. Hatta ne yalan söyliyeyim son bölümdeki tören konuşması gerçek bir tören konuşmasıymışçasına (Allahını seven bu kelimeyi not alsın) canım sıkıldı. Satırları okurken başka şeylerle ilgilendim, çocuğun anlattıklarını dinlemedim, okumadım.

Yazarın yine her kitabında olduğu gibi bu kitabında da anlamını bilmediğim kelimelerle (gerçi bu kitapta bir tane) karşılaştık. Ama değil mi ki her kitap okuruna bir şeyler öğretir, bir şeyler katar; ben de bu kitabın benim tekamülüme katkısının acibe kelimesini idrakimde bir yerlere sindirmek olduğuna kanaat getirdim. (Ancak şu an bu kelimeleri cümle içinde doğru mu kullandım, emin değilim.) Bir de iki seferdir dikkat ediyorum, yazar insan hareketlerini bir hayvana benzetirken ülkemiz coğrafyasında olmayan hayvanları kullanıyor. Kitaplarında mirketler, buffalolar cirit atıyor. Nedendir bilmiyorum ama soracağım.

Bildiğim kadarıyla artık yayıncılığı bırakan Galata Yayınlarından çıkan kitap 360 Sayfa. Kitap kapağı, diğer kitaplarına nazaran en beğendiğim yazı karakterine sahip. Yine "Onlar bildiğiniz avukat ve yargıçlardn değillerdi" alt başlığının adliyelere atfen daktilo harfleri ile (fontun adını bilmiyorum) yazılması hoş bir detay olmuş. 4 TL'nin çok üzerinde değeri olduğunu gönül rahatlıyla söyleyebileceğim kitap karşılaşıldığı yerde gönül rahatlığıyla alınabilir.













18 Temmuz 2014 Cuma

Saplantı

"...Boşa vakit kaybı olduğunu düşünüyorsanız henüz başındayız, hemen bırakın ve o muhteşem hayatınıza geri dönün. Yapacak çok daha iyi bir işim yok diyorsanız işte size bir meşgal, ilginizi çekeceğini düşündüğüm cidden berbat bir geçmişim var."
Ben yerimden kalkmaya üşenip, milletin yazdığı kitaplara burun kıvırırken, hemşehrim Gözde benden çok daha iyisini yapmış ve bir kitap yazmış. Merak ettim, Havsa'nın -bildiğim kadarıyla- ilk yazarının kitabını okudum.

Kitap, Edirne'nin Havsa ilçesinde başlıyor. En büyük aksiyonu iş makinelerinin patlattığı su borusundan fışkıran suyu seyretmek olan bir halkın mensubu olarak Havsa'dan ne macera çıkar ki dedim kendi kendime. Netekim haksız da çıkmadım, adamımız Efe bir kaç sayfa sonra önce yetimhaneye, ardından da Malkara'ya göç etti.

Kitapta son dönem yerli dizilerinden aşina olduğumuz bolca sahne mevcut. İlk 100 sayfa sıkıcı sayılabilir ama daha sonra "hele şükür" diyorsunuz. Bunun yanı sıra hikayenin birinci tekil kişi tarafından anlatılması ve anılarını tarih sırası ile hiç geri dönük olay anlatmadan aktarması günlük havası vermiş. Hikayede -bence- gereğinden fazla bilinmeyenin olması ve yazarın kendine bunların hepsine açıklama getirmek zorunda hissetmesi final kısmını biraz boğmuş. Zira bazı olayların adını koymadan da satır aralarında tüm detaylarını verdiğinden ne olduğunu iyi kötü tahmin edebilmiştik. Sanırım bazı şeyleri okura bırakmakta fayda var. Kitabın başında öksüz, ezik Efe'nin daha lise yıllarında meyhane ortamlarında çevre yapmasını, müdavim sınıfına dahil olmasını yadırgasam da, yazarın meyhane jargonuna hakimliği dikkat çekici.


Küçük yaşta anne ve babasını kaybeden, amcası ve kendisini sevmeyen yengesinin yanında yaşayan Efe, bir gün büyük adam olmaya yemin eder. Oysa hayatın onun için planladığı bir sürü başka şey vardır. Amcasının yanında çiftlik işleri ile dolu, monoton bir yaşam süren Efe'nin kader çizgisi, çiftliğe gelen hizmetçi aile ile değişmeye başlar. Sonrasında bazı kısımlar dediğim gibi tahmin edilebilir olmakla birlikte, merak uyandıran ve sıkmayan bir anlatım var.

Kitabı Sokak Kitapları Yayınları yayınlamış. Son zamanlarda siz de dikkat ettiniz mi bilmem, nerde bir kitap sever bloğunda, nerde bir sosyal paylaşım sitesinde kitap resmi paylaşılacak olsa, yanında mutlaka bir kedi resmi, görseli veya kedi bağlantılı bir şey var. Sokak Kitapları Yayınları'nın da ya bu akıma uymuş ya da bu akımı başlatmış logosu sinir bozucu. Kediler bu kadar sömürülmemiş olsa aslında güzel sayılabilecek bir logo. Ancak bugüne kadar okuduğum kitaplar içinde en düzgün redakteye sahip. Göze batacak hiçbir imla, yazım hatasına rastlamadım. Bu açıdan gerçekten tebrik etmek gerek. Bir de kitap sitelerinde kitabın görseli nedense ön cepheden değil açılı olarak verilmiş. (saplantılıyım, takılıyorum) Yayınevinin tarzı mıdır dedim ama yok, değil. Başka kitaplarının hepsi ön cepheden taranarak verilen görseller. Neden böyle yapılmış anlamadım. 312 sayfa olan ve başladığı yerde biten kitap okuduğum en iyi ilk kitap değil belki ama gelecek adına umut verici. Umarım çok daha iyi olarak devamı gelir.

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Cengiz Han'a Küsen Bulut

 "Bazıları insan hayatının önemli olduğunu sanıyorlardı... Ne laf ya! Devlet bir sobadır ve yakıtı da yalnız insanlardır."


Kitap, daha önce bahsettiğim ve aslında pek o kadar da beğenmediğim Gün Olur Asra Bedel isimli kitabın, içeriği ve yayınlanacağı dönem itibari ile devlet tarafından sansürlenerek kitaptan çıkarılan kısmı. Sebep ne olursa olsun sansürü asla tasvip etmesem de bu sefer iyi ki sansürlemişler diyorum. Zira Yedigey'in tonla anısı arasında kaybolup gidecekken bu hali ile daha okunası olmuş.


Cengiz Han'a Küsen Bulut, Kazak ve Karakalpak Destanlarını gelecek kuşaklara aktarmak için efsaneleri öğrenmeye kafa yoran, bunları bir kitap altında toplamaya çalışan, bu nedenle KGB'nin dikaktini çeken eski savaş esiri, öğretmen Abutalip Kuttubayev'in tutuklandıktan sonra olanlar anlatılırken, araya serpiştirilen (ve kitabın çoğunu kaplayan) kendi derlediği ve başını derde sokan efsanelerden biri. Bu nedenle kitapta ayrı ayrı değerlendirilmesi gereken iki hikaye var.

Cengiz Han'a Küsen Bulut efsanesi gerçek bir Kırgız efsanesi mi, yoksa yazarın bu kitap için kurguladığı bir hikaye mi bilmiyorum. Aradım ama maalesef net bir bilgiye ulaşamadım. Ancak diğer hikaye ile arasındaki benzerlik kurgu olma ihtimalini güçlendiriyor. Ama büyüyü bozmayalım, gerçek bir efsane olarak kabul edelim. Efsaneye göre dünyayı fethetmek üzere sefere çıkan Cengiz Han, savaş konvoyunda bulunan kadınların doğurmasını yasaklar. Ancak aşklarına gem vuramayan Yüzbaşı Erdene ve İmparatorluk sancaklarına ejderha motifi işlemek ile görevli Togulan bu yasaya karşı çıkar ve Kunan dünyaya gelir. Cengiz Han'ın buyruklarına karşı gelmenin cezası bellidir ama Cengiz Han'ın asıl zoruna giden şey başkadır. Togulan sancaklara kendi alev gözlü, güçlü ejderhasını nakşetmiştir. Yani sancaklarda resmedilen ejderha Cengiz Han değil Ertene'dir. Ha sahi bir de bulut var. Ama ondan bahsetmeyeceğim, o bulutu kendi gözlerinizle, Aytmatov'un ağzından okumanız gerek. Şimdilik bilmeniz gereken tek şey; eğer bu gün Moğol Hükümdarlığına tabi değilsek, bunun bu küçük bulut sayesinde olduğudur.


Efsanenin içine saklandığı diğer hikayede ise; geçen sefer tutuklanıp giderken Boranlı'da kalan sevdiklerine hep beraber üzüldüğümüz Abutalip'ip acılı hayatını görüyoruz. Stalin rejimine yaranmak isteyen sorgu yargıcı Tansıkbayev'in uydurma delilerle başta Abutalip olmak üzere bir sürü insana vatan haini damgası vurmasına şahit oluyoruz. (Lan ben bu filmi bi yerden gördüydüm) Bu hali ile sağlam bir sistem eleştrisi.

Anlatım büyüleyici. Hele ki hücre vagonla sorguya götürüldüğü sırada evinin önünden geçen Abutalip'in Boranlı'ya yaklaşırken hissetiklerinin aktarılması burnunuzun direğini sızlatacak cinsten. Kısa olması tadımlık olmasının yanı sıra, ağlamanızı önlemesi açısından da iyi olmuş. Eğer okursanız Gün Olur Asra Bedel'den hemen sonra, hatta ilgili kısım geldikten sonra araya girerek bu kitap okunmalı. Ben bilmediğim için yapamadım, siz artık biliyorsunuz.

Yazar her zamanki gibi yine okuru kandırmaktan imtina etmiş. Öyküleri ve karakterlerin başına gelenler en az gerçek hayat kadar acımasız ve gerçekçi. Bununla beraber okuduğum diğer 10 kitabında da mutlu son görmedim. 

Orjinal ismi ve harika çevirisine rağmen çevirenin ismi belirtilmeyen kitap Elips Yayınları tarafından basılmış. Daha öncelerde de söylediğim gibi küçük boyutlarda basılması yazarın şanına yakışmasa da 7 TL'lik etiket fiyatı bunun sebebini açıklıyor. Umarım fiyat daha fazla kişiye ulaşmasına sebep olmuştur. 


8 Temmuz 2014 Salı

Son Koloni

The Last Colony

John Scalzi


"John Perry 75. yaş gününde önce karısının mezarını ziyaret etti. Sonra da askere yazıldı."

John Perry'nin Yaşlı Adamın Savaşı ile başlayan ikinci hayatının üzerinden 15 yıl geçmiş. Artık  90 yaşında olan John, Huckleberry gezegeninde kamu denetçisi. 

Güvenlik işlerinden sorumlu eşi Jane ve üvey kızları Zoe ile birlikte sakin bir hayat sürmek isteyen John'un bu hayali maalesef suya düşüyor. Koloni Birliği Roanoke gezegeni üzerinde kurmak istedikleri koloniye lider olarak Jane ve John'u seçiyor. Koloninin evrendeki diğer insan kolonilerinden en büyük farkı kolonicilerin Dünya'dan değil de on farklı insan kolonisinden toplanan kolonicilerleden oluşması. Ama ikinci kitapta Charles Boutin sayesinde karanlık yüzünü de öğrendiğimiz Koloni Birliği'nin Roanoke üzerinde koloni kurmanın çok ötesinde planları var. 

Son Koloni ilk iki kitabın aksine oldukça sıkıcı. Yani sıkıcı derken ilk iki kitaba kıyasla. Diğer kitaplardaki gibi yabancı ırk tasvirleri, gezegen anlatımları bu kitapta pek yok. Bunun yanı sıra ne Yaşlı Adamın Savaşı'ndaki müstehcen mizah soslu bol bilim kurgu aksiyonu, ne de Hayalet Tugay'daki dram ve Charles Boutin'e hak verme ile küfür etme ikilemi arasındaki gel-gitler var. Daha çok Boutin'den öğrendiğimiz gerçeklerin devamı üzerine kainat seviyesinde politik entrikalar ve diplomasi oyunları arasında boğuluyor. Savaş yada eylem kısmı çok az bir alanı kapsıyor. Bunun yanı sıra diyaloglar epey fazla olsa da bu diyalog işine ikinci kitaptan tanıdığımız Obin ırkının iki üyesinin katılması hoş olmuş. 

Özellikle ilk kitap amaçsız salt macera gibi dururken final kitabı itibari ile hikaye güzel ama pek iyi kotarılamamış bir sonla tamamlandı. Jane Sagan'ın Özel Kuvvetler vücudundan ayrılıp normal bir insan gibi yaşamayı seçmesi, istemesi güzel detaylar. Zihin okumaya da harika bir yorum getiren ve çok yakında filminin de çekileceği duyumlarını aldığımız serinin tek şanssızlığı daha önce de söylediğim gibi "Star Wars" dan sonra yazılmış olması. Maalesef ne yaparsa yapsın Yıldız Savaşları'nın gölgesinden kurtulması çok zor gibi gözüyor.

Bu sefer insan dışı ırklardan sadece bir kişiye ağırlık verilmiş. O da 412 ırkın (Koloni Birliği hariç) birleşip kurduğu Meclis isimli organizasyonun lideri General Gau. Ha bir de bugüne kadar gördüğümüz en teknolojik protez her neyse unutun gitsin. Benlik denen olgudan yoksun Obinlere Koloni Birliği tarafından protez bilinç yapılmış, ki bu teknoloji bile Obinleri yaratan Consu teknolojisi yanında hesap makinalı Casio saat gibi kalıyor. Varın evrenin geldiği noktayı siz düşünün. 

Vücutlar tamam da 90 yaşındaki John Perry'nin yaşına oranla aşırı kıvrak zekası, ince espri anlayışı ve yukarıda bahsettiğim üstün teknolojiye mükemmel adaptasyonu (Dünya gezegeni Koloni Birliği yüzünden bu teknolojilerden bihaber ) ve 16 yaşındaki karısı Jane Sagan'ın John'dan bile olgun tavırları kafanıza takılsa da çok zorlamayın. Sonuçta bu hayal ürünü bir kitap. Tadını çıkarmaya bakın.

İthaki Yayınlarından çıkan 312 Sayfalık kitabın çevirisi bence kusursuz. Kitap kapağından çok video oyun sahnelerini anlatan kapaklar bilim-kurgu ruhunu fazlasıyla yansıtıyor. Arka kapaktaki "The Times" ve "Daily Telegraph" yorumları biraz abartılı olsa da göz yumulabilir cinsten. Zincirin en zayıf halkası olarak düşünsem de puzzlenin son parçası olması sebebi ile diğer iki kitabı okuyanların okuyacağını tahmin ettiğim bir kitap...





4 Temmuz 2014 Cuma

Yol



"Kendi yolunda yanlış gitmek, başkasının yolunda doğru gitmekten iyidir" (Fyodor Dostoyevski)



Edirne barosu avukatlarından ve kısa bir süre -tamam çok kısa bir süre- aikido derslerine katıldığım, çok yakın bir zamanda -yakın dediysem hemen yarın da değil- Tai-Chi derslerine katılmayı planladığım, gerek aktiviteleri, fiziksel ve zihinsel yetenekleri ile kendime örnek aldığım değerli abim Kerim Kazan'ın kitabı Yol, yine Edirne'li bir yayınevinden çıktı. 

Kitap yazarın, Kuran ve uzakdoğu felsefelerini harmanlayarak, başta kader nedir olmak üzere, müslüman kimdir, kimler cennete gider gibi sorulara kendince bulduğu cevapları paylaşmasından ibaret. Doğrusu budur gibi bir diretmesi yok, sadece "benim bakış açım bu haberiniz olsun" diye yazılmış bir kitap. Fakat belirtmek isterim ki kitabın temeli Allah'ın varlığının koşulsuz şartsız varlığının kabulüne dayanıyor. Başlangıç noktamız zaten bu. Bu hali ile inanmayanları inandırmaya çalışmak yerinde daha çok hali hazırda inanlara (inandığını sananlara) ya da benim gibi bugüne kadar anlatılanları bir mantık sistemine oturtmakta zorlananlara "bir de bu açıdan bakın" demekte.

Şimdiye kadar kabul gören fikirleri doğru kabul edersek, sensei Kazan çoğu fikrin tam tersini savunmakta... Özellikle Allah'ın insanın kaderini bilmediği, insanın doğuştan engelli-sağlıklı, uzun-kısa boylu, zeki-aptal, iyi-kötü gibi özelliklerle doğmasını Allah'ın belirlemediğini,  kaldı ki belierlemesinin Allah'ın adaletine ters olduğunu savunması ile namazın ibadet değil, ibadete başlangıç için bir ritüel olma iddiası gibi Işid duysa başının belaya gireceği türden ,tabiri caizse tersine radikal iddiaları var. Ancak yazarın fikirleri her ne kadar alışılmadık olsa da bana kesinlikle mantıklı geldi. Dediğim gibi piyasada bu işin kaymağını yiyen İslam düşünürleri tefe koyacak olsa da kitap geneline bakıldığında "lan herkes Kerim abi gibi düşünse ne kaybederiz, ne kazanırız" sorusu kafanızı kurcalayabilir.

Yazarın kendi yaptığı müslüman tanımı ile ateist düşüncenin iyi insan tanımlaması arasındaki benzerlik şaşırtıcı. Ateistler "bir insan  cehennemden korkarak cennet umuduyla günah işlemekten kaçınıyorsa samimi değildir" derken yazar, bir insan iyilik yaparken kötülüğe de dur demiyorsa "La ilahe illallah" dese de müslüman değildir diyor. 

Yine Allah'ın insanın kaderini bilmediği, belirlemediği, sadece koyduğu evrensel yasaların gerçekleşmesi ile sonucunda hangi olasılığın gerçekleşeceğini bildiğini anlattığı kader teorisi ile  Fransız fizikçi Marquis Pierre Simon de Laplace'in "Laplace'in Şeytanı" teorisi büyük oranda benzer. 

Sık sık paragraf içinde kendini tekrarlayan cümlelerin olduğu, bu surumun sonraki baskılarda elden geçmesini umduğum kitap sonlara yaklaştıkça sanki aceleye getirilmiş . Zira Tao anlayışındaki Yin ve Yang enerjilerinin yoğun olduğu vakitlerin namaz vakitleri ile eşleştirilmesi gibi başlı başına kitap olabilecek bir konu bir kaç sayfada anlatılmış. Aynı şekilde kitabın 6. bölümü sanki pek özenilmeden yazılmış gibi. Misal ben en anlam veremediğim ibadetlerden olan Hac içinde bir görüş bildirsin isterdim. Sanırım adliyede ilk karşılaşmamızda bu konu hakkında konuşacağız. 

Son okumasını yazarın eşinin yaptığı kitabın yazımı bir kaç kelime ve imla hatası dışında gayet iyi. Ama 1,5 satır aralığında yazılması ve başlıklar için seçilen yazı karakteri pek olmamış gibi. Onun dışında "Herkesin yolu kendine" imalı kapak görsel açıdan çok iyi olmasa da seçtiğimiz seçeneğin gideceğimiz yolu belirlemesini temsil etmesi açısından anlamlı. 


Ceren Yayıncılık ve Kitapçılık'tan çıkan kitap 146 sayfa.


 
UA-57355180-1