3 Ekim 2014 Cuma

Ben


1993 yılının Şubat ayında, soğuk bir Cumartesi günü 15 yaşında bir çocuğun titreyen ellerinde açtım dünyaya gözlerimi. Nedense ondan öncesini hatırlamıyorum. Belli belirsiz birkaç insan, karton kutular, makine gürültüleri, mürekkep kokuları var aklımda ama tam net bir şey yok...

İlk başta çocuğun beni koynunda saklaması hoşuma gitmişti. Hatta bunu beni soğuktan korumak için yaptığını düşünüp mutlu bile olmuştum. Meğerse saklanıyormuşuz. Ama neden ki? Saklanmayı gerektirecek ne yapmıştık acaba? Evin içine girer girmez kimseye göstermeden yatağın altına sakladı beni. Kışın soba yanmadığı için soğuk, bu yüzden az kullanılan bir odada, soğuktan buz tutmuş, rutubetten ıslanmış bir yatağın altına…

Burada bana benzeyen bir kaç arkadaşımla daha tanıştım. Soğuktan üşümüş, titreyen ve niçin saklandığını bilmeyen…

Birkaç gün yanıma uğrayan olmadı. Açlıkla bir problemim olmasa da soğuk ve rutubet aşırı derecede rahatsız ediyordu. Arkadaşlara sordum. Bu her zaman böyle olurmuş. Evin çocuğu bizi gizlice buraya saklar, ara sıra evde kimse yokken gelir, gözlerimizin içine bakar, okşar, ıslanan yerlerimizi ısıtmaya, kurutmaya çalışır, sonra çaresizce yatağın altına bırakır gidermiş.

Zamanla bu duruma alışmaya başladım. Hatta her ay aramıza yeni gelen arkadaşlara akıl bile verdiğim oluyordu. Bu arada yaz yaklaşıyordu. Yatağın altı artık eskisi kadar soğuk olmuyordu ve Umut yanımıza daha sık gelip gitmeye başlamıştı.

Evet çocuğun adı Umut’tu. Lise birinci sınıfa giden, yaşıtlarına göre kısa boylu, zayıf ve o cüsseye sığmayacak kadar büyük bir hayalgücüne sahip… Derslerinden fırsat buldukça yanımıza gelir, hiç birimize haksızlık etmemeye çalışarak, hepimizle tek tek ilgilenirdi. Kimseye belli etmezdi ama ben fark ederdim. Benim yerim ayrıydı. 

Umut bana bakarken ben de ona bakardım. O bende ne görürdü bilmem ama ben Umut’un gözlerinde umudu görürdüm. Bir gün hepimizin ortaya çıkıp, yatağın altında değil de, kitaplığın başköşesinde durduğumuz günü hayal eden çocuğu seyrederdim.

Bu gün itibariyle bu hayali kuralı neredeyse on sekiz sene oluyor. On beş yaşındaki o çocuk bugün neredeyse otuz yaşında koskoca bir adam. Artık ne kısa boylu, ne de zayıf. Ama ne zaman yeni bir kitap alsa ellerinde aynı titreme ve gözlerinde aynı sevinç...

Ben… Ben bir çizgi romanım Umut’un kitaplığında. Bilka tarafından Şubat 93’te yayınlanmış Örümcek Adam’ın 151. sayısı. Üçüncü kalite hamura siyah beyaz baskılı. Çoğunuz bilmez ama ben de her kitap gibi nefes alırım. Okurum, yazarım. Soba tutuşturmaktan çok daha fazla işe yararım. Misal bir çocuğun yalnızlığını paylaştım, hayal gücüne arka çıktım, dünyaya küsmesine engel olup insanlarla arasını sıcak tuttum. Bazen araya iş güç, bazen de dersler girer. Hatta bazen araya bir kız girer(gerçi bu sefer ki aradan pek çıkmayacak gibi evlilik falan diyorlar. Dur bakalım hayırlısı) uzaklaşırız birbirimizden. Ama bu demek değildir ki Umut bizden bıktı. Annelerinizin atmaya kıyamadığı bebeklik patikleriniz gibi biz de öyle dururuz kitaplığımızda… Elbet bir gün biri gelir, bizi okur diye sıramızı bekleriz…

Biri bizi bulur, sobaya atar diye korktuğumuz, bir gün kendi kitaplığımıza kavuşuruz diye Umut’la umutla beklediğimiz günler çoktan geride kaldı. Biz kitaplıktaki yerimizi çoktan aldık. Şimdi yepyeni hayallerimiz, yepyeni umutlarımız var. Birisi herkesin kitaplığında en az bir arkadaşımı görebilmek, diğeri Umut’un yazdığı bir arkadaşımla yanyana kitaplığın tadını çıkarabilmek...

0 yorum:

Yorum Gönder

 
UA-57355180-1