3 Ekim 2014 Cuma

Gidelim


Mete kendisini çağıran sesle sarsılarak uyandı. Rüyasında kendisini yine uçarken görmüştü. Sımsıcak bir güneşin altında, masmavi bir denizin üstünde, içinde hiçbir kaygı barındırmadan, hiçbir şey umurunda olmadan uçarken. “Haydi, kalk artık” diye tekrar seslendi Ali. “Hadi be oğlum. Laf işittireceksin bize yine” Ali haklı olmasına haklıydı ama yatağın yarattığı mıknatıs etkisinden kurtulmak kolay değildi. Dışarıdaki rüzgârın uğultusu kulaklarına geldikçe Mete yataktan çıkma fikrinden vazgeçiyordu. Oysa Ali çoktan hazırlanmış ve ardına kadar açılmış –ki hiçbir zaman doğru dürüst kapanmazdı- kapının önünde durmuş, başı kıstığı omuzlarının arasında, kolları göğsünün üzerinde kavuşmuş bir halde dokunduğu yeri bıçak gibi kesen soğuğu seyrediyordu. Mete’nin aksine Ali erkenden kalkar yuva saydıkları bu köhne yerin yıkık duvarlarından dışarı bakıp yaşadıkları bu hayatın anasına avradına içinden söver dururdu. Mete onun bu haline üzülse de Ali’nin ona acınmasından hoşlanmadığını bildiği için uzaktan bakarak iç çekmekle yetinirdi. Doğduğu günden beri Ali Mete’nin yanındaydı. Hatta Mete gözünü açtığında ilk Ali’yi gördüm dese yeri vardı. Ali her zaman Mete’nin koruyucusu olmuştu. Hatta yuvadan atıldığında bile Mete’yi bırakmamış oda yuvadan kaçmış ve Mete’ye sahip çıkmıştı.

Mete buz gibi havayı ciğerlerine dolduracak derin bir nefes alıp kalkacakken tekrar vazgeçti. “Dedim sana abi, güneye gidecektik” deyince Ali arkasını bile dönmeden “Hayalle yaşayanındaaa, yaşamayanında…” diye homurdandı. “Nasıl yapacaktık onu? Erdem’in verdiği çöpler olmasa karnını doyurmaktan aciz iki ucubeyiz oğlum biz.” Bir kaç saniye sustuktan sonra içini tam dökemediğinden olsa gerek devam etti. “Nereye gitmek isterdin beyim? Antalya, Alanya? Ya da daha güneye Malta Adaları falan. Ha uyar mı?” sakatlığı her aklına geldiğinde böyle öfkelenirdi. Aslında eskiden bu kadar aldırmazdı ama ne zamanki yaşadıkları bölgede Erdem diye biri peydah olmuş ve Ali’de sakatlığı yüzünden Erdem’le yaptığı dövüşü kaybedip onun emri altına girmişti o günden beri Ali’ye daha çok koyuyordu sakat olmak. Erdem’in boyunduruğu altında yaşamaktan, ondan emir almaktan nefret ediyordu. Evet, sakattı Ali. Yıllar önce bir kolyeyi çalıp kaçarken arkasından ateş edilmiş ve sol bacağından vurulmuştu. O gün bugün dizinden aşağısı -kan gitmediğinden olsa gerek- incecik kalan bacağı havada asılı sallanır, sanki her an kopacakmış gibi dururdu.

Mete’de sakattı. Nasıl olduğunu kendinin bile hatırlayamadığı, tahminen bebekken olmuş (bir ihtimal bunun için terkedilmişti) koltuk altında kendisi ile beraber büyüyen, çürümüş bir elmayı andıran, Mete ne zaman unutsa canını yakarak ben buradayım diye kendini hatırlatan kocaman bir yarası vardı. “Olsun be abi denerdik bir kere. Ölmüş eşek kurttan korkar mı? Sanki ne kaybederdik” deyince Ali arkasını dönüp “Aşka uçma yaralı kuşum kanatların yanar” dedi. “Ama abi aşka uçmayınca kanat ne işe yarar” diye cevapladı Mete onu. “Bırak ulan zevzekliği” dedi Ali. “Birazdan Erdem pisliği gelir. Hala işe çıkmadığımızı, onu bırak senin daha yataktan bile çıkmadığını görürse olay çıkarır. Kalk hadi” Erdem’in adını her duyduğunda vücudundaki tüm tüylerin kalktığını hissediyordu. Hayatındaki hiçbir şeyden bu kadar korkmuyor, bu kadar nefret etmiyordu. Erdem, bulundukları bölgenin en berbat yaratığıydı. Ne kadar pis iş varsa ondan sorulurdu. Onun dediği saatte işe çıkılır, onun belirlediği saat gelmeden de geri dönülmezdi. Hatta neredeyse o söylemeden emrinde çalışanlar nefes bile alamazdı. Erdem’in önceden belirlediği bölgede hırsızlığa çıkarlar, akşamda ganimeti Erdem’in önüne atarlardı. Erdem hâsılatı beğenmezse türlü hakaretler eder eğer canı kavga etmek isterse Ali’nin sakatlığıyla alay ederdi. Bunu hazmedemeyen Ali’de ayakta bile durmakta zorlandığı bacağına aldırmadan kazanma şansı hiç olmayan bir kavgaya tutuşur ve kaybederdi. Bu kavgalar olurken Mete bir köşeye sığınıp korkudan titrer ve Ali’nin canı çok fazla yanmasın diye dua ederdi. Ali’yi çok seviyordu. Sıcacık yatağından bile çok. Kaç kere almıştı onu Erdem’in elinden. Mete’nin yerine kaç kere dayak yemişti Ali. Mete onu üzeceğine ölmeyi yeğlerdi. Erdem beni yatakta görmeden, bir tatsızlık çıkmadan kalkayım artık derken cırtlak sesiyle beraber Erdem kapıda belirdi. “Hadisenize lan. İnsanların mesai saati başlamadan metroda bekleyeceksiniz, daha uykuları açılmadan yolacaksınız onları demedim mi ben size?” “Tamam, uzatma” dedi Ali. “Şimdi çıkar yolarız” “Ne yoluyorsunuz oğlum. Bu saatten sonra siz anca kıçınızdaki tüyleri yolarsınız. Ama seni kabahatin yok. Bütün kabahat bu tembel kırık kanatlı hanım evladında.” diyerek Mete’nin üstüne yürüdü ve okkalı bir yumruk attı. Yataktan yere yuvarlanan Mete ağzının kenarındaki kanı silerken gözleri yaşardı. Öfkesi geçmeyen Erdem birde tekme savurdu. Kafasını duvara çarpan Mete gözlerinin karardığını hissediyordu. “Çek pençelerini çocuğun üstünden leş kargası” diye bağırarak çınlattı yuvanın içini Ali ve “geri dur yoksa pişman olursun” diye ekledi. “ Eğer gaganı kapamazsan asıl sen pişman olursun pis topal” Erdem’in siniri geçmemişti ve Mete ona çok hafif gelmişti. Mesajı alan Ali Erdem’in üstüne yıldırım gibi atıldı ve boğuşmaya başladılar.

Bu sırada duvara yaslanmış yatan Mete aldığı darbelerin etkisiyle hayaller görüyordu. Baharın hiç bitmediği yemyeşil bir ülkede çiçekler içindeki bir ağaç dalından başka bir ağaç dalına konuyordu. Hiçbir şey umurunda olmadan uçuyordu. Kanatlarını çırparken koltuk altındaki yara hiç acımıyordu. Gökyüzünde dilediği gibi uçabiliyordu. Sımsıcak bir güneşin altında, masmavi bir denizin üstünde deliler gibi uçuyordu. Derken tekrar yuvanın içinde buldu kendini. Erdem yere yatırdığı Ali’nin üstüne çıkmış boğazını kopartırcasına sıkıyordu. Nedense bu sefer Mete’ye Erdem hiç durmayacak gibi geliyordu. Bir yandan bir şeyler yapmalıyım diye düşünürken bir yandan da ölesiye korkuyordu. Hem zaten sakattı, hem zaten başı dönüyordu ve Erdem ile Ali yuvanın öbür ucundaydılar. Bu haliyle oraya gitmesi imkânsızdı. Yani kısaca elinden gelen bir şey yoktu. Titreyerek duvarın dibine büzüldü ve Ali için dua etmeye başladı. Ama bu sefer dua etmek bir işe yaramıyordu. Erdem’in durmaya hiç niyeti yok gibiydi. Birden Mete Ali’nin neredeyse kopacak olan gırtlağından hırıltıyla karışık “Mete yetiş” sesiyle kendine geldi. Bu sefer bir köşede sinip kalmayacaktı. Yürümeyi denedi. Ama baş dönmesi geçmediğinden iki adım atamadan yere yuvarlandı. Bırak ayakta durmayı kafasını sabit tutmayı bile beceremiyordu. Ah bir uçabilsem diye geçirdi içinden. Bir uçabilsem. Çok değil iki kere kanat çırpsam yeter. Tepelerine biniveririm. Ama o yara yok mu? Kanadını biraz fazlaca açsa kopacakmış gibi acıyordu. “Acırsa acısın be” dedi Mete. “En fazla kopar. Aşka uçmazsan kanat ne işe yarar diye hava atmayı biliyordun demin. Ali’ye yardım edemeyeceksem kopsun ulan bu kanatlar” deyip ileri atıldı. Hayatında bu kadar canının yandığını hatırlamıyordu. Demin yediği dayağın acısı üstüne bir de bu gelince Mete iyice kendinden geçmişti. Ne yaptığını hiç bilmiyordu. Beyni belki acıdan, belki korkudan, kim bilir belki de Ali’yi az önce o halde görmenin getirdiği şoktan vücudunun kontrolünü kaybetmişti. Kontrolsüz kalan vücut uçarak Erdem’in sırtına konup pençelerini Sonuna kadar batırmış, çelik gibi sert gagasıyla Erdem’in kafasını gagalamaya başlamıştı. Erdem hiç beklemediği bu saldırı karşısında çaresizce kurtulmaya çalışıyor, sırtından inmesi için Mete’ye yalvarıyordu. Ama Mete bunu duyacak, duysa da umursayacak halde değildi. Birbiri ardına inen gaga darbeleri yüzünden Erdem’in kafasından kanlar fışkırmaya başlamış bu bile Mete’yi durduramamıştı. Kısa bir süre sonra Erdem yerde hareketsiz kalınca bile Mete Erdem’i gagalamaya devam etti. En sonunda kendine gelen Ali toparlanarak Mete’yi geri çekti “Tamam koçum artık bitti, bırak. Yavaş yavaş kendine gelen Mete hıçkırarak “Abi ne yaptım ben?” diye sordu. “Görmüyor musun oğlum? Uçtun işte.” “Onu demiyorum abi. Erdem?” “Ya boş ver onu. Çoktan hak etmişti şerefsiz. Kanadın nasıl?” “ Acıyor abi çok acıyor ama umurumda değil.” Ali “neden” Diye sorunca Mete “Özgürüm abi. Şimdiye kadar hiç olmadığım kadar hemde” diye cevapladı. “Bir kuş kadar desene sen şuna” dedi Ali. Erdem’in cesedi başında kahkahalarla gülmeye başladılar. Kırlangıç yuvasından gelen bu cıvıldamalar aşağıdan geçen insanların dikkatini çekmişti. İçlerinden biri “Bahar yaklaşınca kırlangıçlarında neşesi yerine geldi. Gerçi bunlar biraz aceleci galiba. Biraz erken gelmişler sanki” diye söylendi. Adam ne bilsin onların zaten hiç gitmediğini. Ama diğer yandan haklıydı. Bahar geliyordu. Mete rüyalarında gördüğü o yere hiç gidemeyecek, rüyalarında gördüğü gibi hiç uçamayacaktı ama bahar her yıl onun ayağına gelecekti. Erdem’in cesedini terkedilmiş bir kırlangıç yuvasına götürüp yuvanın ağzını balçıkla kapadılar. Bu iş artık bitmişti.
Mete artık sabahları erkenden uyanıyordu. Gökyüzünde parıldayan güneşe bakıp derin bir nefes alıyor, kapının ağzında dışarı bakan Ali’ye sesleniyordu. “Ali abi kış gelince güneye gider miyiz?” Ali hayata sövme işini yarım bırakıp Mete’ye gülümseyerek cevap veriyordu. “Siktir ulan tembel herif. Sen önce yataktan çık. Göç etmek geriden gelsin”


0 yorum:

Yorum Gönder

 
UA-57355180-1