3 Ekim 2014 Cuma

Keloğlan


 
Bir vardı bir yoktu… Tanrının kulu çok, ama çoktu. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde develer tellal, pireler berber iken… Sen ise ninenin beşiğini tıngır mıngır umarsızca sallar iken, ben az gittim uz gittim. Dere tepe düz gittim. Yemyeşil ve hüzünlü çayır çimenleri geçerek, lale sümbül biçerek; buz gibi soğuk sular içerek, altı ayla bir güz gittim…

   Olmayan saçım, çıkmayan sakalımla adını kimsenin bilmediği ülkelerden az bilinen ülkelere doğru gezdim. Beni adamdan saymayıp alay eden onca yiğidin adını bile duyunca korkup kaçtığı periler, cinler, ecinniler, devler, cüceler, aslanlar, ejderhalarla, hain vezirler ve zalim padişahlarla baş ettim. Böyle böyle yüzyıllarca oradan oraya sürüklendim durdum. Haklının yanında, haksızın karşısında bir ömrü heba ettim durdum. Hep adam yerine konayım, arkamda şanlı şerefli bir isim bırakayım diye çırpındım. Peki, sonunda ne oldu? 

   Evet, gelinen nokta bu… Yaptığım onca kahramanlığın sonunda hala keloğlan, keleş oğlan!

  Ayıptır, daha da ötesi günahtır... Kahramanlığı, yiğitliği vurgulayan, hak edene etmeyene verilen, onca takılacak lakap varken kel başımla anılmak Allah’tan reva mıdır? Tamam,  mizah yönü kuvvetli topraklardan yetiştik, hatta zaman zaman ben de bunun ekmeğini yedim ama adam yerine konulmak için daha ne yapmak gerek bilmem ki? Yahu elin Grimm’i, Andersen’i her masalında esas oğlanı en az bir kere bir prensesle öpüştürürken, kâh lüks saraylarda kâh salaş tavernalarda şarap içirirken bize sadece Aykız’ın yanağını okşamayı münasip gördüler…

   Sen işi gücü, çifti çubuğu, garip ananı bırak, yalınayak başıkabak yollara düş, kırk bahçe, üç büyülü kuyu geç, kurnazlıkta tilkiyi çaylak bırakan vezirin tuzaklarından kurtul, koskoca cihan padişahının bilmecelerini çöz, güzeller güzeli kızı ölüm uykusundan uyandır, sonunda yanağından bir makas al dön geri… Oldu mu? Olmadı…

   Temiz kalpliliğin bu kadarı da hakikaten fazla. Ah benim hem saçsız hem akılsız başım. Ondan sonra da ben neden adam yerine konmuyorum diye düşün dur. Konmazsın tabi. Oğlum Kel!  Sen bu sakillikle daha bir beş yüz sene geçse oğlan kalırsın.

Oğlan!

   Her maceradan sonra davullu zurnalı ziyafet sofraları kurduracağına elinde bir parça kuru ekmekle kenara çekilirsen olacağı budur işte… ”Mütevazı olma, öyle sanarlar” lafının capcanlı örneğiyim…

  Ama ben biliyorum yapacağımı… Bundan sonra çıkarım olmayan tek bir işe kalkışırsam namerdim. Keloğlan devi öldür, Keloğlan kızı güldür. Keloğlan aşağı Keloğlan yukarı yeter be. “Kelim şahane sofra kurduk gel” veyahut “Kel bu akşam da buradayız” dediler de gitmedik mi? Hem Kel ne be! İsmim var benim ismim! Onu da araştırmacı tarihçilere bırakıyorum, söylemeyeceğim işte…Bir şeyi de siz bulun, emek sarfedin!

Ben artık oğlan değilim yahu. Sütten çıkmış ak kaşık hiç değilim. En az üç dev öldürmüş, yeri geldiğinde gerektirdiği gibi davranmış, güçlü kuvvetli sırım gibi bir delikanlıyım. Saçım yoksa ne çıkar? Zaten kel erkek daha karizmatik değil midir? Testosteron doluyum oldu mu? Taşıyorum.

Eh Aykız. Şaşırıp da bir kere daha cinlere perilere karışma, çaresiz hastalıklara yakalanma. Eğer ki bu sefer de seni ben kurtarırsam elimden çekeceğin var haberin olsun. Öyle bir yanak vermeyle, uzaktan öpücük atmayla benden kurtulamazsın. Romeo ile Juliet’i çıkaran edebiyat dünyası artık bana da bir kıyak geçsin… Olmadı Tahir ile Zühre’ye de razıyım…

Öf be… Sinirlendim bak. Ellerim titremeye başladı. Sakinleşmek için acaba ne yapmalı? Yatıp uyusam mı ki? Ama olmaz, daha saat erken, güneş tepede…  Daha bu saatte de yatılmaz ki. Uykumu getirmek için bir şeyler yapmalı. Ya da daha iyisi aslında yiğitlikte hiç eksiğim olmayan, bilakis fazlam olan kahraman bozmalarına erineyim…

“ Hey hancı. Bana şarap getir!”

0 yorum:

Yorum Gönder

 
UA-57355180-1