Her kötünün içinde bir iyilik,her iyinin içinde de bir kötülük vardır. İnsan sadece görmek istediğini görür.

15 Ekim'den itibaren tüm kitap satış noktalarında

Geziyoruz biz

Hep okuyacak değiliz ya

29 Haziran 2014 Pazar

Halkın İradesi

Rusya 1881
The People's Will - Jasper Kent


"İki büyük ailenin kanı tek kişinin damarlarında dolaşıyor. Ailelerden birinin soyunu sürdürebilmesi için dökülmesi gerekiyor"

Başlamadan...
Eğer serinin ilk üç kitabını henüz okumadıysanız ve okumak gibi bir planınız varsa aşağıda okumak istemeyeceğiniz şeyler olabilir.

Ve efsane devam ediyor...

2013 yılı bu kitabı bekleyerek geçti. Olur da haberim olmaz diye alışveriş sitelerine alarmlar kurdum. Rss programlarında takip ettim. Ama her nasılsa hepsinden sıyrıldı ve bir gece yarısı kızımı uyutmaya çalışırken vakit geçsin diye uydu alıcıda kanalları karıştırırken tesadüfen kitap reklamı yapan bir kanalda karşıma çıktı. 2010 yılında On İki ile başlayan macera, On Üç Yıl Sonra ve Çarın Laneti'nin (Bu kitap Üçüncü Şube diye çevrilmeliydi) ardından bir yıllık ara vererek 2014 yılında Halkın İradesi ile karşımızda...



Bu sefer 1881 yılındayız.

On iki Opriçnik Rusya'ya ayak basalı ve Albay Aleksey İvanoviç Danilov gönlümüzde taht kuralı 60 yıl geçmiş. Kızı Tamara kayıplara karışalı, büyük umutlar beslediği oğlu Yuda'ya inanıp vampir olalı 25 Yıl...

İlk üç kitapta nefretimizi kazanan ve her kitapta farklı bir isim (Yuda, Cain, Yudin, Çernetskiy) kullanan ve son kitapta belasını buldu diye ümit ettiğimiz Yuda (dediğine göre favori ismi bu), yine karşımızda. Ama bu sefer eski havasından eser yok. Türkmenistan da bir kalede tutsak edilmiş. Onu kurtarmaya gelen biri var ama kurtarıldığına pek sevinecek halde değil. Zira kurtarıcısı üçüncü kitapta son dakikada hepimize "Yürü be Dimitriy" diye naralar attıran, aşkı uğruna vampir olan, son anda her nasılsa Yuda'ya karşı çıkan Dimitriy Aleksiyeviç Danilov. Ancak kitabın başında Dimitriy'in isyanının asıl sebebinin baba sevgisi olmadığını öğrenince içimiz bir parça burkuluyor.

Kitap serinin diğer kitapları gibi yine Rusya tarihindeki gerçek bir olayın içine yerleştirilmiş. Yazarın bu konudaki ustalığı gerçekten takdire şayan. Halkın İradesi (Narodnaya Volya) isimli örgütün gerçek üyelerinin içine yerleştirdiği kendi karakterleri ve örgütün eylemlerini kendi vampir hikayesi ile bütünleştirişi inanılmaz. Halkın İradesi Çar II. Aleksandr'ı öldürmek için planlar yaparken, dedesinin izinden sahte bir kimlikle ilerleyen Mihail Konstantinoviç Danilov, hem çarı korumak hem de Yuda'yı öldürerek dedesinin intikamını almak istiyor. Ancak Yuda'nın peşinde olan sadece kendisi değil. Üvey amcası Dimitriy ve baş vampir Zimeyeviç'te Yuda'yı ölü görmek istiyor. 

Kitabın benim gibi takipçiler için en tatmin edici yanı, daha çok Yuda ismi ile tanıdığımız Richard Llywelyn Cain'in gerçek yaşamı hakkında tüm detayları vermesi. (sen ne pis adammışın be Richard). Yine en baştan beri tahmin edilen, ama açık vermeyen, keşke öyle olmasa dediğimiz şey doğru çıkıyor. Zimeyeviç'in hepimizin yakından tanıdığı Kont Tepeş (evet Drakula) olduğu resmiyet kazanıyor. Bunun yanı sıra Cain'in Opriçnikler ile tanışmasına Osmanlı İmparatorluğu emrinde Eflak'a gitmesinin sebep olduğunu öğreniyoruz. 1877 yılında da Osmanlı'ya bir ziyaret daha yapan Cain Osmanlı tokadının tadına bakıyor. Bu noktada kitapta Osmanlı yerine zaman zaman Türkiye diye bahsedildiğini görüyoruz. Osmanlı'nın son zamanlarında bazı kaynaklarda Ottoman yerine Türkiye denildiğini biliyor olsam da; bu kitapta sebep bu mu, çevirmenin işgüzarlığı mı, yoksa Türk hayranlarına sempatisi olduğu bilinen yazarın bir jesti mi emin değilim. Neyse, Osmanlı ya da Türkiye Cain geldiğine geleceğine pişman oluyor.

İlk kitaptan beri yaşamındaki zorluklara, çarına ve Domnikiia'ya olan sevgisine şapka çıkardığımız, ilerleyen yıllar boyu adı geçtikçe, yazarın o güzel anlatımıyla eski bir fotoğraf albümüne bakar gibi içimizi sızlatan Albay Danilov artık mezarında rahat uyuyabilir. Hayatın sadece son gecesinde görebildiği kızı Tamara, Albay'ın anısına yakışacak bir teğmen yetiştirmiş.

Son dakikaya kadar düşmeyen temposu, ilk kitaba göre çok daha iyi betimlenen dövüş ve cinayet sahneleri, son 50 sayfada birbiri ile ilintili ama ayrı sahnelerde ilerleyen eş zamanlı iki muhteşem final. Hani "elinizden bırakamayacaksınız" derler ya işte o söz bu kitap için edilmiş olmalı.

Okumadan ölme seviyesine çok az kitabı layık görsem de, bu seri ölmeden önce bir keree daha okuyacaklarım arasında. Umarım 5. kitap çıktığında hala hayatta olurum.

Kusursuz baskısı, aynı kalitede çevirisi ile Can Yayınlarından çıkan kitap 512 sayfa ve kapak tasarımıyla ayrı bir güzel...
      







26 Haziran 2014 Perşembe

Bay Pipo

Bir MİT Görevlisinin Sıra Dışı Yaşamı: Hiram Abas

Soner Yalçın/Doğan Yurdakul


"Bu kitapta anlatılanlar tümüyle gerçektir... Adı geçenler gerçek kişilerdir... Olaylar, tanıkların ağzından aktarılmıştır... İşte MİT'in gizli tarihi..."


Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul'un araştırmalarının derlendiği kitap, Selçuk Yöndem'in canlandırdığı ve Kurtlar Vadisi hayranlarının Arslan Bey olarak tanıdıkları eski MİT müsteşarı Hiram Abbas'ın hayat hikayesi ekseninden, kan ve irin bağlamış yakın Türk siyasi tarihinin menfaat dolu çarpık ilişkilerini anlatıyor. En tiksindirici olan ise tüm bu bokları yiyenlerin "ben ne yaptıysam ülkem için yaptım" kisvesi altında kendi politik ve maddi çıkarlarına kılıf uydurması, dahası birilerinin de buna inanması. Günümüze bakınca aslında tarihimizde çokta değişen bir şey olmadığını görüyorsunuz. Ucuz provokasyonlar, tahmin edilebilir ve aslında önlenebilir cinayetler, sömürü, insanların dini ve milli duygularını istismar, hatta 1950 den bugüne çoğu oyuncular bile hala tanıdık. Göründüğü kadarıyla zaman zaman düzen değişse de düzülen hep aynı... Sadece eskiden kendi tarafındaki liderler (daha geniş bir ifadeyle unsurlar da diyebiliriz sanırım) at koştururken yapılan haksızlıkları umursamayan -sözümona- aydınlar, gazeteciler, insan hakları savunucuları, günümüzde insiyatif başkasının eline geçip sopa kendi kafalarına indiği için bu kadar rahatsızlar...

Kitapta MİT'in yıllarca ülkemizi komünizm belasından! korumak adına örgütlediği legal ve -çokçası- illegal faaliyetlerin dökümü yer, isim, belge verilerek yapılmış. Bahse konu eylemlerin gerçekte kim tarafından, ne için yapıldığı o kadar karışmış ki eylemleri gerçekleştirenlerin bile kimin tarafında oldukları hakkında bir fikri olduğunu zannetmiyorum.  Zaten yazarlarda sık sık bunu vurgulamakta. En yüzeysel yorumumla "İşte bunlar hep Amerika'nın oyunu"... Aşağıdaki alıntı oyunun ne kadar büyük olduğunu anlatmakta. Öte yandan da acaba bu adamlara ne içiriyorlar diye de sormadan edemiyorum.

"Ancak her örgütte olduğu gibi, Dev-Sol'un da her kademesine istihbarat örgütlerinin elemanları sızmaktadır. Örneğin 22 Kasım 1992 tarihinde, İzmir DGM'de yargılanan, 8 yıl cezaevinde yatmış, Dev-Solcu Ahmet Yücekaya mahkemeye MİT ajanı olduğunu itiraf eden 9 sayfalık bir dilekçe verdi..."

Başta belirtmiştim Hiram Abas ekrana aktarılmış bir karakter. Ancak dizinin hayranlarına küçük bir not; (kitap içeriğine göre) malum şahıs öyle Polat'ı bebeklikten ailesinden alıp başka aileye verecek, bebeklikten ajan olarak yetiştirecek, bilmem kaç yaşında yüz nakli ile yüzünü değiştirip gaffurun üstüne salıp yedi cihana bela olacak bir adam değilmiş. Silah ve şiddeti (bazı yerlerde işkence olarak geçmekte) sevdiği sabit olmakla birlikte üç yurtdışı görevinde de karı kız peşine düşüp deşifre olan vasat bir MİT mensubu iken kah yüksek mevkiideki kah bilinmeyen gizli dostları ve sayesinde MİT müsteşarlığına kadar yükselebilmiş. Öte yandan adını Masonluğun kurucusundan alan bir insanında Yüce Türk Milletinin bekaası için bu göreve getirilmesi ise apayrı bir tartışma konusu.

Kitap içeriğine göre diyorum; bence kitap kendi içinde paradoks oluşturmuş durumda. Zira resmi ve gayri resmi belgelerin yanı sıra gazete dergi ve bu kitaba özel röportajlara dayanan kitapta; yazılanların gerçekliğini kabul etmek için yıllarca kişisel menfaatleri için türlü türlü yalanlar, iftiralar atan adamların bu kitaptaki söylemlerinin doğru olduğunu kabul etmek gerekiyor. Söylediklerinin bir başkasına kasıtlı olarak çamur atmak, karalamak, birilerini hedef göstermek amacı gütmediğinin, gütmeyeceğinin garantisi yok. Kitabın detaylandırılması güzel, araştırmanın derinliği etkileyici olsa da sık sık "burada araya girmesek olmaz" gibi ifadelerle başlayan parantezler kafa karıştırabiliyor. Eğer Siyaset Tarihi özel ilgi alanınız değilse, bu kitabı okuduğunuzda aklınızda çok fazla bir şey kalmayabilir, kafanız karıştığıyla kalabilir. Mesela, Susurluk Davası'na bakan hakim ben olsam ben de en son gariban kamyon şöförünü tahliye ederdim. Mevzuu o kadar karışık çünkü. Kamyon şöförü düşüneceğiniz son şey. Bence şöför abi iyi bile yırtmış...

Baskısı, dizgisi güzel olan kitabın takıldığım tek noktası 40. Baskısının 104.000 gibi enteresan bir adetle basılması. Hayır yani 104.000 adedi nasıl hesapladınız, neden 50, 100, 110, 150 değilde 104.000. Onun dışında içeriğine yakışır kalitede bir edisyon...

  2. Hamur kağıda  14 x 23 cm ebatlarında ciltsiz basılan kitap 552 sayfa ve  çoğu kitap satış sitesinde kargo bedava olarak satışta...

12 Haziran 2014 Perşembe

Çark

Çark - Mehmet Mollaosmanoğlu




“Onlar daha dünyada yokken dönmeye başladı çark. Ne zaman ki yeteri kadar büyüdüklerine kanaat getirdi, dişlilerinin arasına aldı, sıktı, kemikleri un ufak oluncaya kadar ezdi, kendi istediği gibi yeniden şekillendirdi. Sonra savurdu, kâh Alanya'ya, kâh Atacama'ya. Birilerinin kahramanı olmayı hayal ettiler hep... Başka birilerinin haini olacaklarını bilmeden.”






Kitap bana bizzat yazarın hediyesi. Kimbilir belki önceki yorumlarımdan sonra ağzımın payını vermek için, belki benim gibi bir patavatsızın bu sefer ne yumurtlayacağını merak ettiği için ya da sadece güzel bir insan olduğu ve bana bir kitap hediye etme zevkini yaşamak için. Öyle veya böyle “Çark” 500 kitaplık kütüphanemde İva Milazzo imzalı Ken Parker'imden sonra adıma imzalı ikinci kitap olarak yerini aldı.

Kitap IV. Abraham Altobelli'nin üç nesil süren karanlığın ardından güneşin yeniden kendini göstermesiyle büyük, büyük, büyük atası I. Abraham Altobelli'nin vasiyeti gereği ondan miras kalan kutuyu açmasıyla başlıyor. Zaten elimizde tutuğumuz kitapta bu kutunun içinden çıkan ve I. Abraham'ın yazdığı kitap. “Kitabın Bölümleri” yerine “Çarkın Parçaları” yazılması beklenen ama yine de hoş bir detay olmuş. Kitabın başında ailesini kaybeden Alanya'lı Atila ile Şili'li Alanya'nın (isim gerçek bir Şili ismi, kitapta benzerliğin nedeni de kurgulanmış) gerçeküstü bir şekilde bir araya gelmeleri ile kadim bir kumpasın içine giriyorlar. Zaman ve mekan kavramının yerle bir edildiği bir düzeneği ele geçiren Aryanlar dünyayı ele geçirmenin (hayatta da bunun kadar saçma başka bir şey olmaz. O güç bende olsa ilk işim Rio Karnavalını en önde seyretmek olur.  Acaba çok mu küçük düşünüyorum) ve kendilerinden olmayanları yok etmenin peşinde. Ancak son parça eksik ve kehanete göre bunu yapabilecek tek kişi de Alanya.

Kitap muazzam bir alt yapının üzerine kurulu. Geniş çaplı kurgusu en küçük bir mantık hatası barındırmıyor. Başlangıçta verilen “kahrolsun etnik ayrımcılık” sosu kamu spotuna dönmeden tam ayarında verilmiş. Kitabın tamamında sevginin gücü, nefrete karşı. Ayrıca kısa bir pasajda Kayıp Kıta Mu, Hitler ve Atatürk ortak payda da buluşturan yazar alkışlanmak ile taşlanmak arasında ince bir çizgi de yürümüş. Kadim sırlar, gizli örgütler, efsanevi medeniyetler, şifreler, düzenekler, tabiki komplo ve entrikalar ustaca harmanlanmış. Yazarın adı Mehmet Mollaosmanoğlu değil de Dan Brown olsa bu kitabı çok daha farklı platformlarda tartışıyor olurduk.

Öte yandan Cennet Ayracı'nda olduğu gibi bu kitabın başlangıcında da anlatımdaki yapaylık göze çarpıyor. Tam emin değilim ama bununla ilgili bir fikim var. Sanırım Türk halkı olarak bize İç Anadolu veya Karadeniz kültürü daha fazla empoze edilmiş. bu nedenle Alanya ve çevresine ait kullanımlar bize yabancı geliyor. Mesela çapak atmak deyimini ilk kez bu kitapta duydum, yine aynı şekilde ikindi vaktinin kullanımı ile ilgili yazarla aramızda fikir ayrılığı var. Ha birde bir dağ tasvir edilirken “üzerine renk renk reçeller dökülmüş bisküviler gibi” denince o bisküviyi gözümde canlandırsam da aklımdan “iyi de niye” sorusu geçiyor. Alanya'yı bilmem ama biz Edirne'de bisküvinin üzerine hiç reçel dökmedik, en fazla çaya bandık. Bir de bununla beraber yazarın üç kitabını okudum. Mimar Engin, Tayga ve en son Atila... Üçü de über zengin adamlar... Sevgili Mehmet Bey sorarım sana; Bu ülkede garibanların da Şili'li kızlara sarılmaya, fantastik maceralar yaşamaya hakkı yok mu? 

Kitabın bence en büyük handikapı karakterlerden Atila'nın 15, Alanya'nın 14 yaşında olması. Hal böyle olunca okurun kendini karakterin yerine koyması zorlaşıyor. Ayrıca yaşlarından büyük söylemler, fikirler bazı yerde sinir bozucu olabiliyor. "Olanlar gerçek miydi, yoksa bilincin idrak ötesi bir gerçeklikten algıladığı evrensel yansımaların minicik bir tezahürü mü?" Şu cümleyi  15 yaşında bir çocuğun kurduğunu hayal edin... Bazı yerlerde kızın akıl hocası Sofia ve erkeğin akıl hocası İbrahim'in anlatımları o yaşlardaki çocuğun çok üzerinde... Anlatımlar demişken ikinci sıkıntı da kitabın serim kısmının çok uzun (hatta kitabın sonuna kadar) olması. Sayfa 380 olmuş hala Sofia yeni yeni gizemlerden, eski hikayelerden, tablette yazılanlardan vs. bahsediyor. Böyle olunca da ister istemez aksiyon ve gerilimin dozu düşük kalmış.

Yazarın tasarladığı kapak güzel, ancak yazı karakteri çarktan çok kurma kolu gibi olmuş, olmamış, bence en fazla "Ç" harfinin altındaki kurma aparatı ile yetinilmeliydi. Diğerleri fazlalık olmuş. Yayınevinin bu kitabın üzerine düştüğünü hissediyorum ama keşke aynı özen editöria tarafından da gösterilseymiş. Kitap yazım hataları ile dolu. Biraz bakınınca yazarın aynı yayınevinden çıkan başka kitaplarınında benzer eleştiriler aldığını gördüm. Bence bize kulak verilmeli. 

Neticeten Türk fantastik-kurgusunun kilometre taşı olacak çapta bir kitap. Türün meraklılarının keyif alacağını düşünüyorum....



 
UA-57355180-1