Her kötünün içinde bir iyilik,her iyinin içinde de bir kötülük vardır. İnsan sadece görmek istediğini görür.

15 Ekim'den itibaren tüm kitap satış noktalarında

Geziyoruz biz

Hep okuyacak değiliz ya

26 Ağustos 2014 Salı

Yolun Sonundaki Okyanus

"Yetişkinler yolları takip eder. Çocuklar keşfe çıkar. Yetişkinler aynı yolu yüzlerce, binlerce kez yürümekten sıkılmaz; yoldan çıkmak, çalıların arasına dalmak, çitlerin arasındaki boşluklardan geçmek çoğu yetişkinin aklına bile gelmez"

Öksürük nöbetlerim arasında nefes alabildikçe okudum. Başka bir kitap olsaydı belki bu halde okumayı canım istemezdi. Nasıl etkisinde kaldıysam bir kaç gecedir kan ter içindeki kabuslarımda kendimi Lettie Hemstock olarak görüp okyanustan iyileşmiş olarak geri dönmeye çalışıyorum ama olmuyor. Ama sözüm söz, şu halimin hatrına bu kitabı ölmeden önce bir daha okuyacaklarım arasına kaldırdım. 

Kitabın en büyük özelliği klasik Neil Gaiman anlatımından uzak olması. Tamam her zamanki gibi "yok artık" dedirden bir maceraya giriyorsun ama bu sefer yazarın alışıldık uçuk, kaçık, zıpır anlatımından eser yok. Bildiğiniz kasvetli, gerilimi yüksek (yani, tamam... Bi peri masalı ne kadar olabilirse o kadar gergin işte), yetişkinlere yönelik bir anlatım tarzı seçilmiş. Anlatım esnasında yedi yaşında, anti sosyal bir çocuğun tüm duyguları verilmiş, bence başarılı.

Kitap bir adamın, sanırım pek sevmediği bir akrabasının cenazesinden çıkıp çocukluğunda yaşadığı malikaneye gitmesi ile başlıyor. Evet, nedendir bilinmez adamın adı, ölenin kim olduğu belli değil, söylenmemiş. Sonrasında adam yerinde yeller esen evinin biraz ilerisindeki, hayal meyal orada bir arkadaşının olduğunu hatırladığı Hemstock Çiftliği'ne gidiyor. Çiftliğe girer girmez yedi yaşındayken Lettie Hemstock ile birlikte yaşadığı ve bugüne kadar bilinçaltında saklı macerayı hatırlamaya başlıyor. Konumuz da bu macera ile ilgili zaten.

Çocuk bir sabah boğazında madeni bir parayla uyanır. Paraları başka bir dünyadan gelen bir yaratığın sağa sola saçmaya başladığı anlaşılınca Lettie ve ailesi çocuğa yardım etmeye karar veriyorlar. Yardım etmelerinin bir diğer nedeni de kendi dünyalarının kanunlarını korumak zorunda olmaları. Bu noktada Lettie, annesi ve ninesinin ne oldukları belli değil. Ortadünyadan bugüne ulaşan Mailar olabilir. Çiftlik toprakları ayrı bir  dünyanın sınırlarını belirliyor. Çiftliğin arkasındaki göl büyüklüğündeki okyanus ise ayrı bir alem. Bu noktada Lettie ve ailesi, çiftliğin gerçekte ait olduğu dünyanın sırları, sınırları hakkında biraz daha detay verilmeliydi diye düşünüyorum. Bu hali ile kolaya kaçılmış gibi. 

Kitap yorumlanırken çok küçük nüans farklarıyla göklere çıkarabileceği gibi yerden yere de vurulabilir. Ben hakkımı, Yıldız Tozu, Yokyer ve üzerinize afiyet bakteriyel pnömoni'nin hatırına göklere çıkarmaktan yana kullandım. Ancak başka mecralarda tam tersi yorumlarla karşılaşırsanız şaşırmayın, darılmayın. Zira ortam buna müsait.

Nerdeyse hiç ingilizce bilmesem de Neil Gaiman kitaplarının çevirisinin zor olduğunu tahmin edebiliyorum. Bu noktada çeviri iyi diyebilirim Ancak en başta yazar tanıtımının son cümlesinde, parantez içinde yazan "Hala 1.80 boyundadır ve siyah tişörtler giymektedir" nasıl bir cümledir çözemedim. Aramızda nasılsın, ne yapıyorsun sorularına "Ne olsun işte hala 1,80 boyundayım" diye cevap veren var mı? Ama yok, İngiltere de adet böyleyse saygı duyarım. 

Kitabın kapağı ve baskısı İthaki'ye yakışmış. Özellikle kapağı çok beğendim. Sadece kitabın sırtı da kapak ile aynı tonlarda olsa daha mı güzel olurdu acaba bilemedim. Onun dışında çabuk okunan, sıkmayan, Gaiman'ınb diğer kitaplarında olduğu gibi bir zaman sonra çocuklarımıza masal olarak okuyabileceğimiz bir kitap...






20 Ağustos 2014 Çarşamba

Salgın

Robin Cook'un 1987'de, ülkemizde yayınlanan 5. kitabı Salgın. Son günlerde yeniden hortlayan Ebola virüsünün kasıtlı olarak insanlara bulaştırılmasını konu alıyor. Eğer benim gibi hasta yatağınızda okursanız geceleri garip rüyalar görmeniz olası. Bu yüzden hastayken okumayın derim.

Hastalık Kontrol Merkezi'nde görevli epidemiyolog Dr. Marissa Blumenthal, Amerika'da ortaya çıkan son üç Ebola salgınından sonra hastalığın bilinçli olarak bulaştırıldığına inanmaya başlamıştır. Ancak sezgilerinden başka elinde herhangi bir kanıt yoktur. 

Her ne kadar hızlı bir tempo ve sürükleyici bir anlatıma sahipse de; Cook'un son dönem sıkça başvurduğu, "sağlık sisteminde uygulanmaya başlanan bir yenilik nedeniyle işleri bozulan gelenekçilerin yeni sistemi sabote etmesi" temalı romanlarından biri daha. Bu nedenle pek keyif verici değil. Ha ilk önce bu romanı okuyup daha sonra diğerlerine geçsem sanırım son okuduklarım için de bu görüşüm geçerli olurdu. Benzer temalı diğer kitaplar "Ex, Yabancı Cisim, Virüs, Hücre"... Başta dediğim gibi hasta yatağımda okuyor olmamın da etkisi olduğunu kabul etsem de kitabı okurken not almaya değer hiç bir şey bulamadığımı da eklemek isterim. hatta fark ettiyseniz alıntı yapacak bir paragraf bile bulamamışım. 

Bu kitabın meraklı doktoru Marissa, yazarın diğer kitaplarındaki karakterlerinden biraz daha acemi göründü gözüme. Zira olaylar arasındaki bağlantıyı ve kendini sırtından vuranı bulması epey bir gecikti. Bunun yanı sıra bitmek bilmeyen kovalamaca ve koşuşturma sahneleri illallah dedirtti. Ayrıca Marissa'nın mafya elemanlarına kök söktürmesi de biraz abartılı gibiydi.

Yine de ikinci elden alınmış eski bir kitabı okumak zevkli. Herkese tavsiye ederim. Özellikle daha benim 8 yaşındayken ülkemde konuşulan Türkçe hakkında fikir vermesi açısından çok güzel. Çeviri şimdiki çevirilere kıyasla çok çok iyi. Keşke yine onlar yayınlasa dediğim Altın Kitaplardan çıkan kitap 348 sayfa. Robin Cook külliyatına başlangıç için fena sayılmaz belki ama bir devam kitabı olarak pek iyi bir tercih değil.

14 Ağustos 2014 Perşembe

Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek


"Deniz kıyısında koşan Ala Köpek
Sana geliyorum, yapayalnızım.
Orhan Atam yok,
Babam Emrayin yok, 
Akam Mılgın yok...
Nerede olduklarını gel bana sor.
Ama bırak da önce kana kana su içeyim..."

Aytmatov, sanırım Rusya kıyılarında anlatılan bir efsaneyi, yine buruk, acıklı bir hikaye ile harmanlamış. Sanırım diyorum; zira yazarın adının geçtiği her yerde "gelmiş geçmiş en büyük Türk yazar, Aytmatov okumak Türklüğü okumaktır" gibi milliyetçilik üzerinden tantana yapılsa da kitaplarının arka planınında anlatılanlara hatta  kitapların orjinal isimlerine dahi ulaşabileceğiniz Türkçe bir kaynak yok. Yani mesela kitaba adını veren Deniz kıyısında koşan Ala köpek dağı gerçek mi, gerçekse resmi var mı diye aradım ama hiç bir bilgiye ulaşamadım. 126 sayfalık şu kitapta Türklerin dünyanın yaradılış efsanesi (Lura Ördeği Efsanesi) ve eski bir Türk Kavmi olduğunu öğrendiğimiz Nivihlere yol gösteren Deniz Kızı Efsanesi gibi iki efsane iç içeyken, internette bunlar hakkında adam kılık hiç bir bilgi yok. Kimbilir belki Rusçası vardır, belki bir gün biri Türkçe'ye çevirme nezaketini gösterir.


Kitap diğer Elips Kitap yayınlarından çıkan tüm Aytmatov kitaplarındaki aynı uzun yazar hakkındaki güzelleme ile başlıyor. Bunun yerine yukarıda bahsettiğim şeyler hakkında kısacık bir bilgi yazısı ne güzel olurdu halbuki. Güzellemenin ardından sadece 18 sayfa süren Yıldırım Sesli Manasçı hikayesi geliyor. Manasçı, destanı günümüze kadar nesilden nesile aktaragelen sözlü anlatıcılar demekmiş. Bereket onun anlamını bulabildim. Hikaye, Bozoy aşireti lideri Senirbay'ın küçük oğlu Eleman'ın (bu isimden pek emin değilim açıkçası), abisinin karısının kardeşinin cenazesine giden kavminin ardından hasta olan babasının başında kalmasından, ardından Yıldırım Sesli Manasçı olarak anılacağından ve Çungarlar'ın onun başına ödül koyacağından ve hazin sonundan bahsediyor. Ama bir hikayeden çok başka bir hikayenin girişiymiş gibi. Belki başka bir kitapta hikayenin tamamı vardır.

Kitaba adını veren ikinci hikayede ise denizcilikle geçinen Nihiv kabilesi erkeklerinin kabilenin genç üyelerinden Kirisk ile denize açılmalarının nasıl bir faciaya dönüştüğü anlatılıyor. Deniz kıyısında koşan Ala Köpek tepesi ise denize açılanların kendine yön bulmak için esas aldıkları tepenin adı. Arka planda yukarıda bahsettiğim gibi iki ayrı efsane (belki de birbirinin tamamlayıcısıdır bilemiyorum), Nihivlerin yaşam tarzı, gelenek ve görenekleri işleniyor. Yazar yine her zamanki acımasızlığı ile "yahu bunu okuyanın da çoluğu çocuğu vardır, dertlenir, efkarlanır" diye tasalanmadan tuzlu su ile gelen ölümü anlatmış. Ancak şunu anladım ki eğer benim gibi Cengiz Aytmatov kitaplarının hepsini yada bir kaçını okuyacaksanız iki kitabın arasını uzun tutmakta yarar var. Zira yazarın anlatımındaki kendine has özellikler üst üste gelince iki kitap birbirinin aynıymış gibi gelebiliyor. Sanırım tadını almak için biraz özlemekte yarar var. 

Elips Yayınlarından çıkan kitap 124 sayfa ve 5,92 TL'lik harika fiyatı ile Lura Ördeği efsanesinden haberdar olmak için bile okunması gerekenlerden.



10 Ağustos 2014 Pazar

Beyoğlu'nun En Güzel Abisi

"... Ya da kıyıcı adamların her zamanki hali bu; cinayet işleyenler, kurbanları ile birlikte kendi huzurlarını da öldürürler"


Eşim Ahmet Ümit hayranıdır. Başka kitabını alır mıyız bilmiyorum ama kitaplığımızda tüm kitaplarının bulunmasının nedeni bu. Benim de kitaplığımdaki tüm kitapları okumak gibi bir takıntım var. İsyan ede ede alfabetik olarak sırası gelen tüm Ahmet Ümit kitaplarını okuma nedenim bu.

Aslında kitabın ismini daha ilk duyduğumda eşimi uyarmıştım. "Bak bu da benzerleri gibi (Beyoğlu Rapsodisi, İstanbul Hatırası, Sultanı Öldürmek) İstanbul'da işlenen cinayeti değil, cinayette işlenen İstanbul'u anlatan bir polisiye" diye. Nitekim beni dinlemedi, benim aylık Asterix, Red Kit istihkakımdan fedakarlık ederek bu kitabı bana aldırdı, dahası dayanamayıp yarıda bıraktı, demin bahsettiğim hastalığım nedeni ile kabak bana patladı ve ben de sonuna kadar okumak zorunda kaldım. En baştan söyleyeyim, Ahmet  Ümit'in çok satan bir yazar olması, çılgın para kazanması asla zoruma gitmiyor. Tüm bunları kesinlikle sonuna kadar hak ediyor. Ama birileri tarafından Türk edebiyatının önde gelen polisiye yazarı olarak lanse edilmesi (ki kendi de buna çanak tutuyor), kitaplarının şaşırtıcı, sürpriz, vurucu sonlarının olduğunun iddia edilmesi sinirlerimi bozuyor. Ben şahsen kitap boyu yazarın çaktırmadan hikaye içine yedirdiği ipuçlarını fark edemeyip, kitabın sonunda "tabi ya, nasıl da anlamadım" demeyi şaşırtıcı son demeyi uygun buluyorum. Bunun yerine tüm karakterlerden en az üzerinde durulan, hakkında en az şey anlatılan kişinin, kitabın son 15-20 sayfasında verilen bir detayının hikayeye bağlanarak katil ilan edilmesi bence vurucu-şaşırtıcı vs. bir final değil. Şu hali ile kitabın her baskısında 5-10 sayfası güncellenerek rahatlıkla katil kitaptaki herhangi biri yapılabilir.

Komiser Nevzat, bu kez yılbaşı gecesi işlenen bir cinayeti araştırıyor. Yani araştırıyor dediysem lafım gelişi. Cadde, sokak, tarihi konak, meyhane, kebapçı gezerken laflıyor işte. Bol bol rakı adabı, pavyon terbiyesi, kabadayı raconları, "ah nerede o eski Beyoğlu ve soğanı ince ince doğrayacaksın tabağa, fasulyeler bir gece önceden ıslatılmış olacak" edebiyatı var. Hatta Zeynep'lerin evdeki akşam yemeği sofrası 6 sayfada anlatılırken, 8 kişinin öldüğü çatışma sahnesi 3 sayfa sürüyor. Polisiyeye bak sen. Ha Zeynep demişken, artık bu kitapla iyice suyu çıkan Ali - Zeynep aşkının naif, masum bir aşk gibi göstermek istenirken iş iyice Susam Sokağı'ndaki kuklaların aşkına dönmüş. Kreşe giden bebeleri aşkları daha bi asil, daha bi hoyrat.

Yukarıda demiştim... Ününü, kazancını sonuna kadar hak ediyor diye. Kesinlikle evet. Zira Ahmet Ümit, malzemesi kelimeler ve cümleler olan bir büyücü. Allah için kitabın her yeni sayfasını tarif edilemez bir merakla, içinizde ilerideki sayfalarda güzel bir kitap okumaya başlayacağınız umuduyla çeviriyorsunuz. "Evet inanıyorum ki bu sayfada bir şeyler olacak... Artık bir şeyler olmalı... Kesin bu sayfada artık bir şeyler anlatmaya başlayacak..." diye geçiyor aklınızdan. Ama kitap bittiğinde "eee, hani polisiye nerde" diyerek elinizde 412 sayfalık bir kağıt kütlesi ile kalakalıyorsunuz. Asıl konumuzla alakasız, gereksiz, olmasa da olur o kadar çok anlatım var ki 36. sayfada bıraktığım ayracın yerini şaşırınca okumaya 226. sayfadan devam ettiğimi, neden sonra "ben iki günde 200 sayfayı nasıl okudum ki"  diye düşünmeye başlayınca fark ettim, varın gerisini siz düşünün. 

Evet gerçekten, akıcı, hızlı okunan, insanı yormayan bir anlatımı var. Ama kendini Türkiye'nin önde gelen polisiye romancılarından biri diye lanse ediyorsan Beyoğlu'nun meyhanelerini, meze tariflerini bildiğin kadar adliye, ceza hukuku adına bir kaç satır bir şey bilmek gerek bence. Mesela savcının tutuklama talebini ağır ceza hakimi (kaldı ki ağır ceza heyeti o) değil, sulh ceza hakimi (kitap yazıldıktan sonraki hali ile sorgu hakimliği) değerlendirir.Savcı demişken, savcının birine "sayın savcım" yerine "Oğuz bey" diye hitap eden komseri sürerler aga... Hem sürerler, hem yerde sürüklerler. Değil Beyoğlu'nda cinayet soruşturmak, gebeş bi kasaba ekip otosu bile yıkayamaz hale getirirler. Gerçi İstanbul Hatırası'nı okurken akademik seviyedeki tarih bilgisine hayran kaldığım Komser Nevzat'ın bir de  çatır çatır yunan alfabesini de bildiğini görünce, sürülürse istifa edip rahatlıkla rehberlik de yapabileceğini düşünmedim değil. Ne bileyim belki de savcıyla bu yüzden bu kadar rahat konuşuyordur.

En çok eleştiri alan, Gezi Olaylarına değinilmesini, anlatım açısından başarılı, kurgu açısından gereksiz bulurken, ecnebilerin cameo dediği, yazarın/yönetmenin eserinde kendisine rol verereki kendini Nevzat'ın komşusu olarak anlattığı kısımlar çok itici geldi. Ahmet Ümit'in Komser Nevzat'ın reklamına hiç ihtiyacı yok kaldı ki. 

Kitabın benim açımdam en işe yarar kısmı bu kitapla birlikte eşimin "daha da Ahmet Ümit okumam" demesi.  Evdeki stoklardan başka (gerçi daha 8-10 tane var) Ahmet Ümit kitabı okumayacağım. Bu nedenle bu kitabın kalbimde ayrı bir yeri olacak. Ancak Nevzat'ın karısı ve kızının katilini bulduğu, Nevzat'a jübile yaptırdığı bir kitap yazarsa perhizi bozabilirim, bu da böyle biline.

Everest yayınlarından çıkan kitap, bu sefer klasik Ahmet Ümit kapaklarından farklı bir tasarımla çıkmış. Oldukça başarılı, çok güzel ama diğer yerli yazarlarda görmediğim ve gerçekten çok beğendiğim bir durumdu; Doğan Kitabın turuncu siyah, Everest'in turuncu beyaz tasarımı. Adeta yazarın imzası gibi daha yazarın adını, kitabın ismini görmeden  "bu Ahmet Ümit kitabı" diyebiliyordunuz. Neyse, yolda, plajda, herhangi bir zincir restoranda Ahmet Ümit okuru olarak rahatlıkla hava atabileceğiniz, sadece iki üç sayfayı okuyarak  soranlara karşı vaziyeti idare edebileceğiniz bir kitap. 








 
UA-57355180-1