Her kötünün içinde bir iyilik,her iyinin içinde de bir kötülük vardır. İnsan sadece görmek istediğini görür.

15 Ekim'den itibaren tüm kitap satış noktalarında

Geziyoruz biz

Hep okuyacak değiliz ya


19 Ekim 2014 Pazar

Bir İmparatorluğun Ölümü

Cumhuriyet Gazetesinin okurlarına armağanı olan bu 143 sayfalık kitabı okumam neredeyse 1,5 ay sürdü. Kitaplığıma nereden geldi bilmiyorum. Bugüne kadar bir sayfa Cumhuriyet Gazetesi okumuş değilim. Nedendir bilmem aynı görüşe sahip bile olsam, "kör gözüm parmağına" mantığı ile göstere göstere ideolojisini savunan yayınları sevmiyorum. Zeka pırıltısı içeren, subliminal mesajlar veren şeyler daha hoşuma gidiyor. Neyse konumuz Cumhuriyet Yayınları değil. Onların hediyesi bu kitap. Dediğim gibi sadece 143 sayfa ama son okuduğum kitabın yorum tarihine bakıyorum da neredeyse bir ay geçmiş. Bunun en büyük sebebi kardeşimden ödünç aldığım PS 3 olmakla beraber çevirinin kötülüğü de diğer bir etken. 

Bir kitabı okurken, bir taraftan da bloğumdaki eleştrinin ana hatlarını şekillendiririm. Açıkçası bu kitabı okurken ki planımda eleştirimin temelini çeviri için yaptığım geyik oluşturacaktı. Ama notlarımın arasında çevirmenin adı olan "Server Tanilli" ismini gören karımın sen "Sen Server Tanilli'yi eleştirecek kadar oldun mu?" uyarısı üzerine çevirmen hakkında küçük bir araştırma yaptım ve karım sayesinde rezil olmaktan kurtuldum.  İsmi almış yürümüş, anayasa hukuk profesörü olan (bir ihtimal kitabın yazanlardan daha donanımlı) Server Tanilli hakkında koskoca internet mecraasında ilk ve tek olumsuz yoruma yapacak adam olmaya cesaret edemedim. Benim cehaletimdir, çeviri konusunda bir usulün adıdır diyorum bu saatten sonra. Ama hak verirsiniz ki üstüne bu kadar konuştuktan sonra bunun nedenini göstermek zorundayım sanırım. Bu nedenle aşağıda kitaptan iki paragrafı yorumsuz olarak paylaşıyorum. (sanki yukarıdakiler yorum değilmiş gibi). Son bir not; üç bölümlük kitabın ikinci bölümünden itibaren çeviride ciddi şekilde bir değişiklik gözlemleniyor.

"Son olarak, İttihat ve Terakki Komitesi, Makedonya'da iyiden iyiye kök salmış olsa da, ağını Anadolu'ya yayamamıştı pek ve İstanbul'da sağlam bir örgüt yoktu elinde ve hareketin yöneticileri hemen hemen birer meçhul idiler orada." (Sayfa 8)

"Anayasa, kabineyi bizzat kendisinin oluşturması hakkını veriyordu sadrazama; sonra da sultanın iradesine sunması gerekiyordu sadrazamın bunu" (Sayfa 10)

Kitabın kendisine gelince; kitap Umutlar ve Düş Kırıklıkları (1908-1912), İmparatorluk Savaşta (1912 - 1918) ve Bir Dünyanın Sonu olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Jöntürkler'in ortaya çıkışından başlayarak Osmanlı'nın 1908-1923 yıllar arasında geçen zamandaki siyasal yaşamı konu almış. Daha o tarihlerden İttihat ve Terakki Partisinin İslamiyet'i parti çıkarlarına alet etmesi, iaşe dağıtımının başında duranların devlet hazinesini kendi hazinelerine aktarması, tek partili iktidarın güzel başlayıp, kısa sürede kendi diktasını ilan etmesi gibi benzerliklere bakarak, politik kokuşmuşluğun DNA'mıza kodlandığını söyleyebilirim. Soykırım iddialarına "yoktur" diye yorumda bulunmuşlarsa da (ki benim de görüşüm bu yönde) bence kitabın objektifliğinde ve akademik değerinde (hiç haddim değil biliyorum, affedin) sıkıntı var.  Zira Osmanlı Tarihi ve Türk Dili ve Edebiyatı ve Uygarlıkları konusunda uzman olan yazarlar 143 sayfa boyunca sadece 4 yerde başka kitaplara referans vermişler ve bu kitapların hepsi 1980 yılından sonrasına ait. Bu açıdan bakınca objektifliğini değerlendirebilmek için başka kitaplarda okumak gerek gibime geliyor. 

Benzer türde bir kaç kitapta daha gördüğüm gibi eflatun tonlarına bezeli, dönem fotoğrafları ile süslü kapağı ile birlikte, Osmanlı Tarihi meraklılarına bir şey vermekten uzak olan kitap en fazla bir lise öğrencisinin dönem ödevi hazırlarken faydalanabileceği türden. 

3 Ekim 2014 Cuma

Leto Edirne'de

Leto’nun Edirne’ye ilk gelişinin anısına



Yer: Kadıköy’de bi yer
Mekân: Tam olarak Leto’nun yatağı
Tarih: 23.08.2008 Cumartesi
Saat: 23.47

Eee malum gün geldi çattı. Adama iki hafta önceden gün verdik gidicez artık. Gidicez gitmesine de bu adam hırlı mıdır, hırsız mıdır hiç bilmiyoz. Allah muhafaza ya sapık falan çıkarsa? Her gün neler görüyoz haberlerde. Yok, ama ya. Gül gibi nişanlısı var. Benim gibi tipsize sulanacak değil ya. Ama belli mi olur abi? Can bu çeker, beşer bu şaşar. Yok, daha neler. Yat zıbar lan Leto. Kendin kaşındın. Bu yeni insanlarla tanışma merakın bir gün başına bir iş açacak ama inşallah o gün yarın değildir.


24.08.2008 Pazar
Saat:08.00
Uuuuuvvuuaahhh!!! Ayı gibi uykum var be. Bıraksalar iki afta uyurum. Amanın afta ne be? Daha bileti elimize alır almaz “h” leri yutmaya başladık. Yavu bu otobüs 09.00 da kalkmayacak mıydı? Saat 10.00 oldu yav. Dakka bir gol bir valla. Bakalım gidince başımıza ne gelcek. Bir şey olmaz di mi lan Leto? O kadar msn'de muhabbet ettik bi açığını görmedik. Aklıselim bi çocuğa benziyordu. İyi ama
Red Kit’e intihar ettiren bu hıyar değil miydi?

“Edirne yolcusu kalmasıııınnn!!!”

Saat geldi Leto. Ya şimdi ya da hiçbir zaman. Ya belki iyi bir adamdır. Di mi ya? Bin lan şu otobüse hasta etme adamı. Hadi bilmillah, yok beşmill… Tövbe tövbe neydi yaa. bi namaz hocası alsa mıydık? Bi şey değil Selimiye falan dedi çocuk. Hazırlıklı olalım sakata gelmeyelim.

Saat: 11.30
Ohhhh… Yolculuk kebap yalnız. Ama şu esmer muavin neden sırıtıyor onu anlamadım. Kitap mı komik geldi acaba? Showcase Enemy Ace lan bu pis şopar. Sen ne anlarsın? O değil de bak gene aklıma geldi. Şu Vega dediğin nasıl bir adam acaba be abi? Vega dediğin karakter hem oyunda hem çizgi romanında zaten hasta ruhlu bir tip değil miydi? Evet öyle. E bu adam neden kendine bu nicki seçti? Kesin onda da bi hastalık var. Bittin Leto sen. Bu adam seni geriye yüzlerce kibrit kutusunun içinde yolmazsa bende hiçbir şey bilmiyorum. Aşkıcığım da o kadar gitme diye yalvardıydı. Dinlemedik kızı. Affet beni sevdiceğim. Kazasız belasız bi döneyim hayırlısıyla dizinin dibinden ayrılan Leto’nun dizleri kırılsın inşallah. Dönemezsem de bil ki son nefesimde sevgili sözü dinlememenin vicdan azabını çekiyor olacağım. Mezar taşıma Mark Bagley’den bir motif işletip, altına tek suçu çizgi romanı çok severdi yazdırırsın olur mu aşkım?

Saat 12.20

Ahanda Edirne toprağına yüz sürdük. Eee hani nerde bu adam. Ulan kesin bi şey planlıyor. Aha telefonda meşgul çalıyor. Kesin arkadan saldıracak şerefsiz. Çık ulan karşıma şerefsin Vega. Karşıma çık ve erkek gibi dövüş. Aha açtı telefonu.

“Eee… Şey… Abi geldim ben. Neredesin? Gelemeyeceksen dönerim ben istersen. Hani işin falan varsa alıkoymuş olmayayım.”
“Yok hacı. Olur mu öyle şey? Yoldayım. 10 dakikaya kalmaz yanındayım.”
“Oldu abi. Acele etme sen. Ben oturuyom burada. İyi burası. Hem esiyor da serin serin.”

Allahım geliyor Allahım. Napçam lan ben şimdi. Yok, abi yok olmıycak ben geri dönüyom. Bi yalan uydururuz sonra. 

“Ustaaa… İstanbul’a ilk araba ne zaman?”
“Saat 14.00 te abi.”
“Olmaz usta olamaz. Benim çok acelem var. Ne yapabilirim?”
“Valla koşabilirsin. Ama bu sıcakta biraz gerebilir.”

Eheh. Komik şey. Off off. Yandık ki ne yandık. Lan adam beni kıymık kıymık doğrayacak. Bari şuradan bir tost alayım da aç ölmeyeyim. Lan Leto bırak gırtlağı. Herif geliyor diyorum acil bir şeyler düşün. Hıyar gibi Hellboy getireceğine biber gazı falan getirseydin ya salak şopar. Ha şimdi gelsin Hellboy kurtarsın seni.

Aha telefon çalıyo. Geldi kesin. eşhedü en la ilahe illallah… Ulan halimize bak korkudan anında çözdük Arapçayı. Eğer Vega dilimi kesmezse al sana üç lisan, üç insan…

“Alo Leto. Geldim ben hacı.”
“Eheh. Valla mı? Neredesin?”
“Giriş tarafındayım abi. Kapı yanında”
“Aha tamam gördüm abi”

Ulan bu muymuş Vega. Lan ben bunu kola kutusu gibi buruşturur sonra da düzelsin diye otobüslerin altına atarım be. Gel cicim gel sen bakayım buraya. Ama dur lan mekân onun. Belki etrafa gizlenmiş arkadaşları vardır. Şimdilik hiçbir şey yokmuş gibi davranalım. Boş bir anını kollayıp ilk fırsatta alırım aşağıya. Bittin oğlum sen. Seni senin silahınla vuracağım. İnternetten insan tavlayıp, organlarını çalıp satmak neymiş gösteririm ben sana. Kahraman olucam lan, gerçek kahraman. Hem de ne balta, nede tabanca ile. Bilek bu be bilek.

“Vay Leto. Hoş geldin hacı.”
“Hoş bulduk Sayın Vega.”(Sayın Vega ne lan salak herif. Rahat ol. Adamın olayını fark ettiğini çaktırma)
“Eee. Nasıl geçti yolculuk?”
“İyi geçti valla. Hiç yorulmadım. Ben de yorulurum diye dün geceki tekvando idmanını asacaktım. İyi ki asmamışım. İki hareket daha öğrendik fena mı oldu? “(Aferin Leto. İşte böyle. Korkut gözünü hıyarın. Kimle dans ettiğini göster ona)
“Öylemi sevindim. Hadi çıkalım.”

Hadi bakalım adamın arabasına da bindik. Bakalım kısmetimize ne çıkacak. Bekle beni Meriç’in azgın suları. Yüzerek Yunanistan’a kaçabilir miyim acaba? Vega’nın pençelerinde ölmektense sınırı geçerim daha iyi be. Tutmayın beni.

“Dur Leto delirdin mi? Düşücen oğlum.”
“Ya ne bileyim abi. Birden daraldım. Hava almak istedi canım.”
“E camı açsana. Giden arabanın kapısı açılır mı? Bereket kapılar kilitli.”
“Kapılar neden kilitli abi?” (aha şimdi yakaladım açığını)
“Bu modeller böyle abi. 30 km/h in üstüne çıktın mı otomatik kilitlenir kapı. Ben de ne zamandır bu özelliğe ne gerek var, ne işe yarar diyordum. Bak yaradı işte.”

Tüh be iyi sıyırdı valla. O değil de benimki de hakikaten manyaklık. Hareket halindeki arabadan aşağıya atlıycaz. Eğer bu memleketten canlı kurtulursam bir daha Amerikan filmi seyretmek yok. Yaz Leto bunu bi kenara.

“Leto istersen seni Serhat Köftecisi ne götüreyim.”
Hani ciğer yiyecektik be. Neden planı değiştir ki bu. Burnuma tuzak kokusu geliyor.
”E abi o kadar ciğer reklamı yaptın. Ciğerciye gidelim. Aha bak Kırkpınar ciğercisi yazıyor. Gel oraya gidelim.”

Eheh. Tuzak kokusu değil ciğer kokusuymuş lan. Mis gibi valla. Deli gibi de acıkmışım. Korkudan mıdır, nedir? Neyse karnımızı bi doyuralım Vega ile daha sonra hesaplaşırız.

“Getir abi. Bana 1,5 ciğer, cacık, kola. Ortaya yeşillikte yapıcan di mi? Eyvallah abi. Bu ekmek yetmez yalnız bize. He geliyor mu tamam. Acı biber var mı abi? Sağ olasın. İki şişede su alalım abi.”

Yalnız siteye bunların hepsini yazmayayım. Ciğerle cacığı söyleyeyim yeter. Yarın bir gün başka birini ziyarete falan gideriz demi? Korkutmayalım milletin gözünü. Yahu Leto hala başka ziyaretler peşindesin. Daha demin korkudan üç buçuk atan sen değil miydin? Önce şu heriften bir kurtul. Ne ulan onun elindeki? Bıçak mı?

“Abi nabıcan o bıçağı?”
“Domatesi bütün mü yutucaz oğlum. Büyük doğramış adamlar. İnsan yiyecek bunları.”
“Abi küçük doğrasalarmış ya. Kötü bi lokanta galiba.”
“Yok ya. Lokanta iyi lokanta daa…”
“Daa ne abi. Açık konuş benle.”
“Sen böyle makineli tüfek gibi sıralayınca yetiştiremediler herhalde. Aceleye geldi biraz. Oğlum harbi çok acıkmışın.”

Bir saat sonra…

“Abi ilaveler gelmedi hala.”
“Gelir oğlum sabret azıcık.”

Bir yarım saat sonra daha…

“Bide tatlı yesek mi abi?”
“ Ya kalk oğlum be. Gezmeye diye geldin iki saattir ciğercideyiz.”
“E tamam abi kızma. Ben ödeyeyim istersen.”
“Kırarım o eli Letoooo. Sok o parayı cebine.”

İşte yavaş yavaş gerçek yüzünü göstermeye başladı. Tabii bu kadar dirençli çıkacağımı tahmin etmiyordu. Vakit geçtikçe asabileşiyor.

”Gel şuraya bi çay içelim.”
“Abi bura nere be? Orman gibi”
“Antik Cafe”
“Abi garip bir yer burası. Girmesek mi?”
“Gir içeri yahu. Çayı güzeldir buranın. Daha sonra gene gelicez buraya.”
“Neden abi?”
“Limonata içmeye”
“Olur abi. Gel bi fotoğrafını çekeyim.”

Heh. Tamam. Artık katilimin eşgalide bende. Eğer bana bi şey olursa yakalanması kolay olur. Bu arada ortam fena değilmiş. Baya bi otantik orman gibi aynı. Adamı kesseler kimse görmez. Kesmek? Yoo. Burası değildir di mi? Yok yok değildir.

“Abi çayını içtiysen dolaşmaya çıkalım.”
“Gidelim abi nereye?”
“İstikamet Ali Paşa Çarşısı. Marş! Marş!”

Yarım saat sonra…
“Şimdi nereye abi?”
“Selimiye’ye gidelim abi.”
“Tamam, olur, gidelim”

Lan bunu da dedi ya hiç şüphem kalmadı. Yedirdi, semirtti. Üstüne çayımızı da içtik iyice şiştik. Dini objeler tamam, abdest tamam. Ayin için gerekli tüm hazırlıklar tamam.

Vaayy. Camiye bak yalnız. İşçilik süper valla. Vay be. İçinde havuz bile var. İster misin burada su yerine oluk oluk benim kanım aksın.

“Umut bu suya şifalı falan diyorlar. Var mıdır aslı?”
“Yok, be abi. Milletin uydurması. Şehir şebekesinden geliyor o su. Yok, kendiliğinden fışkırmışta yok bilmem ne.”
“Mucizedir abi, olamaz mı yani?”
“Mucize arıyorsan kaldır kafanı tavana bak abi?”
“Ohaaa”
“Oha ya. Leto ister misin burada hidayet yolunu bulasın?”
“Ben İstanbul’un yolunu bulayım başka bir şey istemem.”
“Niye ? Çok mu sıkıldın?”
“Yok abi. konuşuyom ben öylesine.”
“Hadi gidelim Leto. Vakit yaklaşıyor.”
“Ne vakti abi. Ayin mi?”
“Ne ayini? Otobüs 18.00 da değil mi? Manyaklaştın iyice sen. Msn den muhabbet ederken aklı başında gibi duruyordun hâlbuki?”
“Gerginim biraz abi. Cami falan sarstı, içim bi tuhaf oldu. Hadi gidip bir şeyler içelim.”
“Coğrafya dersinde ne derler Leto? Yunanistan sınırımızdan bahsederken.”
“Meriç nehri geçermiş abi”
“Hadi yürü bakalım

Allah’ım beklemekten yoruldum. Sapla artık şu bıçağı böğrüme. Sen de kurtul ben de. Neyse içelim bakalım. Belki cesaretimi toplar saldırırım üstüne.






Bi sürü şişe bira, leblebi, fıstık ve badem içi sonra…

“Hişt Leto. Daha içicen mi lan?”
“Ben variiyaaa… Seni şok pişş döverimşjj.”
“Yaparsın abi. Gel bi elini yüzünü yıkayalım.”
“Nerde Meriç’te mi? Boğarak mı öldürcen beni? Tamam olur. Hadi gidelim.”
“Meriç’te yüz mü yıkanır? Hem az daha bağırırsan ellerimle boğucam seni. Meriç’e falan gerek yok.”
“Hah, itiraf et şöyle. Beni öldürüp organlarımı satıcan di mi? onun için çağırdın beni buraya de mi?”
“Ne organı, ne çağırması Leto? Nabayım ben senin dalağını? Hem ben çağırmadım ki seni. Sen demedin mi ben geliyom diye. Ben de gelme diyemedim. Yoksa ben çiçeği burnunda bir haftalık nişanlı bi adamım. Ne zorum var seni çağırayım bir dünya yoldan. Selviboyluma sarılıp Meriç’te kâğıt gemi yüzdürmek varken senin gibi katırtırnağıyla bira içiyorum.”
“Ben anlamam abi. Benim ciğerimi kime satıcan çabuk söyle.”
“Ciğerci Aydın’a. hani bugün önünde kuyruk var diye giremediydik ya. Oraya. Tövbe yarabbim. Kim naapsın senin ciğerini. Gel bi kahve içelim de ayıl. saat 18:00 oluyor. Otobüsü kaçırıcan.”
“Çete üyelerinin fotoğrafını çekmeden şurdan şuraya gitmem.”
“La yürü…”

Üç vişne soda, iki acı kahve sonra

“Nasıl kendine geldin mi?”
“Hııı hıı. Geldim. İyiyim şimdi.”
“Bak bir yüzüme. Kaç kişi görüyorsun?”
“Kamuflaja benzer bi elbise giymiş bir adamın arkasına gizlenmiş bir suç imparatorluğu görüyorum. Forumda ki insanların sempatisini kazanıp, ağlarına düşürüyorlar. Sarhoş ettikten sonra sert bi cisimle kafalarına vurup parçalıyorlar. Etinden, sütünden ve yününden faydalanıyorlar.”
“Ne içtin sen böyle ben görmeden anlamadım ki?”
“Yazıcam bunları foruma. Vega mafyadır, ergenekondur, tarikatçıdır diyecem.”
“Ne tarikatı?”
“Ne bileyim. Fumetti ye düşman bir tarikat olabilir. Sen değil miydin herkesin içinde kahrolsun fumetti diyen.”
“Şaka yaptıydım ben oğlum.”
“Külahıma anlat. Hayatında kaç tane Mister No okudun?”
“Hiiççç”
“Martin Mystere?”
“Sıfır”
“Zagor?”
“Bir. Yok, dur be. İki”
“Gördün mü bak. Yakaladım düşmansın işte. Hadi itiraf et kaç kişisiniz?”
“Benim bildiğim bi de Erdem abi var. Ama bağımsız çalışıyoz biz. Öyle Ergenekonluk bi durum yok. “
“Hem nerden geldik oğlum biz buraya?”
“İstanbul’dan”
“Ya Leto bin Allah’ını seversen şu otobüse.”
“Güneşi balçıkla sıvayamazsın abi.”
“Lan sus. Rezil olduk Edirne’ye. Bin hadi otobüs kalkıyor.”
“Bu sefer elimden kurtulmuş olabilirsin Vega. Ama bi daha ki sefere mahvedicem seni. mersana şikâyet edicem. Zempla’ya küfretti diycem?”
“Zempla ney be?”
“Aha bu bile Zempla abimize küfürdür.”
“Kahrolsun Zempla”
“Fumetti?”
“Leto sigigit.  Yürü…”







Kardelen


Emniyet binasının terasına çıkmış, bıçak gibi esen rüzgâra aldırmadan, soğuktan donmuş bir heykel gibi hareketsiz duruyordu. Buz tutmuş gözkapaklarını kırpmadan, gözlerini tek bir noktaya sabitlemiş, bomboş bakışlarla ufku seyrederken içinden geçen tek bir duygu vardı. Nefret… Uçsuz bucaksız buz tarlaları ufukta uzayıp giderken içinden geçenleri anlatan en iyi, hatta tek kelime buydu. Nefret… Ama sıradan, herhangi bir insanın hissedebileceği boyutlarda, basit, öylesine bir nefret değildi hissettiği… Yanına yaklaşmaya çalışanın bir duvar gibi çarpabileceği, dikkatli bakan birinin gözle görebileceği, hatta uzanıp kolayca dokunabileceği kadar gerçek, his olmaktan çıkıp neredeyse maddeye dönüşmüş bir nefret…

Her şeyden, herkesten nefret ediyordu. En çok, küçükken hiçbir zaman doyuncaya kadar yiyemediği dondurmadan nefret ediyordu. Kaderin cilvesi işte… Sonra buz tutmuş bu şehirden, soğuktan, çiğ et yemekten, buzda yetiştirmeyi becerebildikleri tadı birbirinin aynı iki üç çeşit sebzeden, 3. Dünya Savaşı’nı çıkaranlardan, savaşa katılanlardan, yetmezmiş gibi hayatta kalanlardan biri olmaktan, bilim adamlarından, politikacılardan, ona Ayaz ismini veren babasından, insan gibi yaşamak için insana benzemekten vazgeçmekten, her şeyden…


Güneşi en son gördüğünde 25 yaşına gireli bir kaç gün olmuştu. Aynı gün beynini kavuran güneşe ağız dolusu küfür ettiğini hatırlıyordu. Oysa bir daha göremeyeceğini bilse sıcağın tadını çıkarırdı. Siperlerden birine sığınmış, kör bir kurşunun beynini delmemesi için sıcaktan kızartma tavasına dönmüş miğferini çıkartmaya korkarak, mümkün olduğunca az toz yutmaya ve hayatta kalmaya çalışıyordu. Bugün başına bunların geleceğini bilse ölmemek için bu kadar direnmezdi oysa. Sabahtan beri kurşun sıkmaktan ısınan tüfeği yanmak üzereydi. Ülkelerin patronları büyük silahlara her zaman en çok parayı harcasalar da; onun gibi sıradan insanların kullanacağı silahlar her zaman olabildiğinin en ucuzuydu. Neyse ki bu uzun sürmeyecekti. Ülkenin savaşa girmesini onaylayan devlet başkanına küfrederken son mermisini de sıkmıştı. Arkadaşlarından hiçbirinden bir şarjör daha isteyecek durumda değildi. Zaten istese bile hiçbir arkadaşının da ona şarjör verebileceğini sanmıyordu. O sırada kulaklarındaki mikro telsize “ Tüm personelin dikkatine… Üzerinizdeki silah ve mühimmattan kurtularak, patlayıcı herhangi bir maddeden saklanmak için on beş saniyeniz var” anonsunu algılaması tüm arkadaşları gibi onun da sekiz saniyesini aldı. Şansına üzerinde cephane kalmadığı için kalan yedi saniyeyi elli metre ilerideki hurda arabanın içine saklanmak için kullanmıştı. Maalesef çoğu arkadaşının bu kadar uzun zamanı yoktu. Arabanın içine atlayıp, paramparça olmuş arka koltukların arasında dertop olurken, neden böyle bir anons geldiğini düşünüyordu.

Yıllar süren Cern deneyleri sonunda insanlık bir sürü yeni bir bomba icat etmek dışında bir şey becerememişti. Tesadüf bu ya hemen arkasından gelen kıtalar arası savaş da bu bombaları denemek, dahası pazarlamak için iyi bir fırsat olmuştu. Çoğu askerin, hatta üst düzey subayların adlarını bile bilmediği, yapacakları yıkımı kestiremedikleri bir sürü bomba sırası geldikçe kullanılmıştı. Muhtemelen bu anonsta bu bombalardan birinden kendi tarafındaki askerleri korumak içindi. On beş saniyenin sonunda derinden gelen bir patlama sesi duydu Ayaz. Sonra yerin altında bir şeylerin kıpırdadığını hissetti. Gördüğü onca yeni silahtan sonra depreme neden olan bir bombanın ne kadar da sıradan olduğunu düşünürken gördükleri karşısında dehşete düştü. Tam olarak nasıl olduğunu anlamasa da yerin altından yukarı doğru yükselen, gözle göremediği bir şey, her merminin, her el bombasının, her tüfeğin, herhangi bir enerji kaynağının etrafını sarıyor ve birkaç saniye içinde patlamasına neden oluyordu. Silahlarından kurtulamayan arkadaşlarından, anonsu zaten hiç duymamış düşman askerlerinden şanslı olanların birkaç mermi nedeniyle usulca yere düştüğünü, şansızlarının ise havaya uçtuğunu gördü. Sonrasında ise yerin altından gelen o şeyin patlatacak bir şeyler daha fazla şey aradığını ama bulamayınca sinirlenerek gökyüzünde doğru yükseldiğini hissetti. İşte bir assolist edasıyla en son sahneye çıkan Tanrı Bombası, adına yakışır bir şekilde her iki taraf içinde savaşa bir defada son noktayı koymuştu.

Tanrı, adının bir bombaya verilmesine çok kızmış olsa gerek; korkunç bir intikam aldı. Tanrı Bombası düştüğü yeri yok etmekle kalmadı. Atmosfere yükselen manyetik alanın başlattığı zincirleme reaksiyon, birkaç hafta içinde tüm dünya iklimini mahvedince ülkenin, daha doğrusu ülkeden geri kalanın payına buz düştü. Artık güneş bulutların çok ama çok arkasında, sadece yeteri kadar yaşlı olanların hatırlayabileceği, sıcacık bir anı olarak kalmıştı. Bir zamanlar kısmen de olsa bolluk bereket içindeki bu topraklar, şimdi bembeyaz bir buz tabakasıyla örtülüydü. Yetmezmiş gibi karın yağmadığı tek bir gün bile yoktu.

Maalesef tek problem soğuk değildi. Patlamaların ardından artan basıncın yanı sıra azalan oksijen seviyesi yüzünden nefes almak zordu. Ateş yakmak kimyasal olarak mümkün olsa bile onlarca insanın alacağı nefesten çalacağından cinayetle eş değerdi. Ne akarsu, ne rüzgâr… Kar ve buz harici herhangi bir doğa olayı olmadığından enerji üretemiyorlardı. Yetersiz oksijen, çiğ et ve sebzeler ve elbette ki soğuk yüzünden, geriye kalan bir avuç insan da hastalanıyor, birer birer ölüyordu. Yaşamak imkânsız değilse bile çok zordu.


Madmax filmlerinden beri her Üçüncü Dünya Savaşı sonrası senaryoları, temelinde her zaman otoritenin kalmadığı kaos teorilerini içerse de bu sefer öyle olmadı. İnsanlar çabuk toparlandı. İyi kötü, yeni bir devlet düzeni kendine yeniden yer buldu. Hemen ardından insanların en çok ihtiyacı olan polis ve asker teşkilatının yanı sıra hastaneler, hatta elde kalan kırık dökük aletlerle mevcut durumu kendi lehimize nasıl çevirebileceğimizi düşünen araştırma merkezleri kuruldu.

Neyse ki her bilim adamı kendini bomba üretmek zorunda hissetmiyordu. İçlerinde iyi niyetli olanlar zayıf akım teknolojisini ilerletti. Hepsi olmasa da hastanelerdeki bazı cihazlar, radyolar, cep telefonları ve eski yaşama ait bazı aletler, piller ya da benzeri bataryalar ile çalıştırılabiliyordu.  Yine de geriye kalan dünya yaşanabilir bir yer olmanın çok uzağındaydı ve yaşanabilir bir gezegen keşfetmenin tek yolu akülü bir uzay gemisi yapabilmekten geçiyordu.  Bu yüzden insanlar kolayı seçtiler ve gen transferini keşfettiler.

Yöntemin temeli basit bir mantığa dayanıyordu. Başta soğuk olmak üzere, yetersiz beslenme ve su kıtlığı nedeni ile ortaya çıkan çeşitli bakterilere ve diğer yeni dünya şartlarına dayanıklı hayvanlardan alınan DNA zincirleri insanların DNA’sı ile birleştiriliyordu. Bu sayede biraz olsun yaşama şansları artmıştı. Öte yandan artık pek de insana benzemiyorlardı. İnsanların vücutlarına DNA’sı eklenen hayvan türüne göre kıl, boynuz, pençe, hatta nadir görülmekle birlikte toynak ve kuyruk ekleniyordu. Kimine göre Tanrının bir lütfu, kimine göre Tanrının bir laneti daha…

 “Hiç değilse ben şanslılardanım” diye düşündü. Onun gibi asker eskilerine yeni yaşamın en yetkili asayiş gücü olan BMM (Buzla Mücadele Merkezi) ajanlığı ve kurt DNA’sı transferi şerefi verilmişti. Lağım işçilerine domuz veya fare genleri transfer edildiği düşünülürse bu gerçekten iyi bir şeydi. Ortağının işareti ile kendine geldi. Havanın kararmaya başladığını işaret ediyordu. Hava iyice soğumadan eve dönmeliydi.

Ayaz, BMM binasından çıktı. Karşıya geçmek için iki kutup ayısının çektiği kızaklı çöp kamyonunun geçmesini bekledi. Yolun karşısındaki atlı arabalardan birine yaklaşıp atın boynundaki kumbaraya yol parasını atarak hayvanın kulağına evinin adresini fısıldadı. Atlı arabada yerini alırken at, söylenen adrese doğru yola çıktı. Tersine genetik mühendisliği sayesinde hayvanlara da insan geni aşılamışlardı. Gündelik işlerde kullanılan hayvanlar artık eskisinden daha akıllıydı. Konuşamasalar bile söylenenlerin neredeyse tamamını anlayabiliyorlar ve fiziksel yeterlilikleri dahilinde verilen komutları yerine getirebiliyorlardı.

Öyle veya böyle dünya ve insanlık her ne kadar evrim geçirmiş, artık yeni bir çağa başlamış gibi görünse de bir sorun daha vardı. DNA’sıyla oynanan insanlar hayatta kalmayı başarsalar da eski dünyanın katırları gibi üreme yeteneğinden yoksundular. Zaten yeni hayatlarında sevişmek pek de içlerinden gelmiyordu. Çıplak bir tene dokunamayıp, terden sırılsıklam olamadıktan sonra sevişmenin ne anlamı vardı ki? Sonuç olarak nüfus günden güne azalıyordu.

Ayaz eve girer girmez radyoyu açtı. Montu, botları, birkaç kat çorapları… Giyinmek ve soyunmak tam anlamıyla bir işkenceydi. Her gün, bir önceki günle aynı haberlere kulak kabartırken, bir yandan da artık tek işlevi yiyecekleri donmaktan korumak olan buzdolabını açtı, karnını doyuracak bir şeyler bakındı. Soğuk, lezzetsiz ve keyifsiz bir yemeğin ardından üstünde kalan diğer giysilerini de çıkardı. Gözü istemsizce bakıverdiği aynaya takıldı. Vücudunu kaplayan uzun, gri tüylerin arasında kaybolmuş cinsel organını ararken aklına savaştan önce seviştiği kadınlar geldi. Uzunu, kısası, esmeri, kumralı, mavi gözlüsü, hepsi… Hele en sonuncu… İçi sızladı. Patlamadan bir gün önceydi. İzin gününü sarışın bir kadının koynunda değerlendirmişti. Birliğine dönmek için yataktan acele ile çıkarken kadın “Beni ara” diyerek telefon numarasını vermişti. Onca zamandan sonra bile sanki bir işe yarayacakmış gibi telefon numarası hala aklındaydı. Hüzünle iç çekti. Eski çağa ait binlerce gereksiz, yeniden yaşanması imkânsız bir hatıra daha işte. Acaba patlama, sarışına ne yapmıştı. Hayatta olduğuna pek ihtimal vermiyordu. Bomba patladığında günlerden pazardı, öğlen sıralarıydı. Kadın muhtemelen banyodan yeni çıkmıştı. Pencerenin önünde uzun, sarı saçlarını tarıyordu ve kocaman mavi gözleri ile yoldan geçenleri seyrediyordu. Üzerindeki tek giysi olan bornozunun kuşağını fazla sıkmadan bağlamış, bedenini hafiften araladığı camdan esen, ılık rüzgârın okşamalarına bırakmıştı.  Ufukta, patlamanın ilk ışıklarını gördüğünde, bornozun üst kısmından taşan beyaz göğüsleri, koşmakta olan bir askerin üzerindeki el bombaları gibi sıçramıştı. Birbiri ardına gelen patlamaların yavaş yavaş kente yaklaştığını gördüğünde, o çocuksu bir muzipliğe sahip, dupduru yüzüne gergin bir ifade yerleşmişti ve incecik dudaklarının arasından küçük bir çığlık yükselmişti. Kim bilir belki de son bir gayretle kendini yere atmaya çalışmıştı. Hatta Ayaz’ı ya da sevgililerinden herhangi birini yardıma çağırmak için cep telefonuna sarılmıştı. Ama odasının içini saran manyetik alan yüzünden yardım için sarıldığı cep telefonu katili olmuştu. Beynine saplanan telefon bataryasından, kırmızı bir nehir gibi akan kanlar, sarı saçlarından süzülerek iki göğsünün tam arasında küçük bir göl oluşturmuş, onlarca erkeğin uğruna ölebileceği o masmavi gözler, bizzat ölümün kendisi olmuştu. Telefon numarasını ezbere bildiği halde, kadının adını hatırlamadığını fark etti. Sonra adını sormaya vakit bulamadığını anımsadı. Ruhunu acımsı bir gülümseme sardı, ışığı söndürdü. Yatağa girip huzursuz bir uykuya daldığında radyo sinemasında, sonu gelmeyen bölümlerinden biriyle Yıldız Savaşları devam ediyordu. Lucas’ın varisleri bu yeni düzende para kazanmanın yolunu bulmada en az büyükbabaları kadar başarılılardı.

Kısa dalga cep telefonunun sesine uyandığında sabah henüz olmak üzereydi. Ah kısa dalga… Hiçbir savaşın, hiçbir bombanın yok edemediği tek teknoloji. “Ayaz günaydın” dedi telefondaki ses ve selamının alınmasını beklemeden devam etti “Acil bir durum var” “Nedir” diye sordu olanca uyku sersemliğiyle. “Yeni Yaşam Servisi’nden kaçan bir hasta ihbarı yapıldı, bizim ilgilenmemiz istendi” YYS’nin adını duyduğunda yüzünü buruşturdu. YYS, gen transferini icat eden ama hala insanların üzerinde deney yapmaya devam eden bir devlet ünitesiydi. Ayaz’a göre birinin buradan kaçmak istemesi kadar doğal bir şey yoktu. YYS pek çok yönden Auschwits’den farksızdı. Aslında birisi kaçmak için Ayaz’dan yardım istese kabul bile edebilirdi. Ancak standart prosedürlere göre Ayaz, ateş yakmak, dizel bir motoru çalıştırmaya kalkmak ya da herhangi bir şekilde atmosferi kirletmek gibi hayati suçlarla ilgilenmekle görevliydi. Sıradan bir kaçak olayı onun işi değildi.  “İyi de bu BTM’nin işi değil ki, bu işi yapacak bir sürü çoban köpeği var” Çoban köpeğinden kastı, köpeklerin genleri ile donatılmış sıradan polislerdi ve kendisi bir BTM görevlisi olarak kurt geni aşılıydı. Dolayısıyla gerek hem rütbe, hem ikincil ırk olarak onlardan kıdemliydi. Karşıdaki ses sakindi. “Nedenini tam olarak bilmiyorum. Anladığım kadarıyla kadını sağ istiyorlar. Polisler gece boyu herhangi bir ilerleme kaydedemediler. Ayrıca izler şehrin dışına doğru gidiyor. Biliyorsun oradan sonrası ile biz yetkiliyiz. Ve ayrıca kadının kesinlikle sağ getirilmesi konusuna gelince; sıradan polislerin bu konudaki istatistikleri pek iç açıcı değil ”  Adamın söylediği onca şey arasında özellikle YYS’nin kadını canlı isteme talebi dikkatini çekmişti. Yaptıkları onca gizli deney nedeniyle YYS’ye gizlice girmeye çalışmak gibi gizlice çıkmak da ölümü peşinen kabul etmek demekti. Dayanamadı, “Bu kadını YYS’nin gazabından koruyan şey de neymiş” diye sordu. Ses, sanki biri onları gizlice dinliyormuş gibi alçaldı ve tedirginleşti “Sanırım hamile olması” diye cevapladı. Kulaklarına inanamamıştı. Gen transferinin uygulanmaya başlamasından beri geçen 20 yıl içinde hiçbir kadın hamile kalmamıştı. Sonunda bunu da başarmışlardı demek… “Ortağın, çoktan köpekli bir kızakla yola çıktı, birazdan kapıda olur. Ha unutmadan kadını arayan bir tek sen olmayabilirsin. Ahiret Bekçilerine dikkat et”

Ahiret Bekçileri, yenidünya düzenini, özellikle de trans gen projesini şiddetle reddeden bir avuç radikalden ibaret, terörist bir gruptu. Tanrı Bombası ile dünyanın sonunun geldiğine, kıyamet için geri sayılımın başladığına inanıyorlardı. Onlara göre şu dakikadan sonra hayatta kalmak için yapılan her hamle, Tanrıya isyandan başka bir şey değildi. Nasılsa öleceklerdi, direnmenin bir manası yoktu. Bu yüzden gen transferini reddetmişlerdi. Nispeten sıcak olduğu için yeraltında, kazdıkları çukurlarda yaşıyorlardı. Genelde şehirde çıkan yangınların, kızarmış et kokularının sorumluları Ahiret Bekçileriydi. Bir yönleri ile modern dünyayı reddeden Amish tarikatı üyeleri gibiydiler. Ancak onlardan en önemli farkları, kendileri her ne kadar hayvan geni aşısını reddetmişlerse de; hayatlarının ve eylemlerinin her alanında insan geni aşılanmış hayvanları kullanmaktan geri kalmıyorlardı. Muhtemelen, onların azalarak bitme hayallerinin sonu olacağından bu kadının peşindeydiler.

Ayaz, hem hamile, hem de transgen bir kadının neye benzeyeceği konusunda çok emin olamasa da hızla hazırlanıp evden çıktı. Aşağı indiğinde ortağı kızakla birlikte henüz gelmişti. Transgen kurt köpeğinin başını okşayarak dişleri arasında tuttuğu dizginleri eline aldı ve gerçek bir iş arkadaşına sorar gibi “Ne haber Rex, gece iyi uyuyabildin mi?” diye sordu ortağına. Rex “evet” anlamına gelen keyifli bir ulumayla cevap verdi. Rex, göreve başladığından beri Ayaz’a verilen ikinci ortaktı. İnsan genleri ile donatılan bu köpek, gerçekten iyi bir ortak, keskin duyuları ile birleşen kısmi insan zekâsı ile korkunç bir yaratıktı. Ayaz, kızak köpeklerinin liderlerine gidecekleri yeri seslendi. Köpek, anladığını belirtir bir havlama ile yola koyuldu.

Kısa ama çok soğuk bir yolcuğun ardından kadının en son görüldüğü yere, YYS binasına geldiler. Birkaç polis memuru endişe ile onu bekliyorlardı. Şehrin sınırından ileri gitmeye ne yetkileri ne de cesaretleri vardı. Onlar için burası, yani YYS binası, bir bakıma dünyanın sonuydu. Gerçi şehrin içi de çok farklı sayılmazdı ama şehir sınırlarının sonrası alabildiğine uzanan buzdan bir bozkır gibiydi. Etrafta YYS’nin ki dışında başka bir bina olmaması da soğuğun ve kar yağışının şiddetini arttırıyordu. Binadan kaçan kadın muhtemelen bu ıssız yere doğru kaçmıştı. Aslında Ahiret Bekçileri’nin onu bulmasına bile gerek yoktu. Bir başkasının onu bulmasını önlemeleri yeterliydi. Kadın, hangi hayvanın genine sahip olursa olsun mutlaka soğuktan donacaktı. Ayaz, elini çabuk tutması gerektiğine karar verip kızaktan indi ve bir an bile düşünmeden, polislerin kıskanma, imrenme, kim bilir belki de yerinde olmadıkları için şükran dolu bakışlarının arasında dünyanın sonunun başladığı yere adım attı.

Birkaç saatin ardından tam vazgeçmek üzereydi ki vahşi hayvan seslerine karışan bir çığlık sesi duydu. Bu ıssız yerde sesin nereden geldiği anlamak pek mümkün değildi. Rex kadar olmasa da nispeten gelişmiş koku alma duyusuyla şansını denedi. Ancak hava o kadar soğuktu ki, koku almak için yaptığı her nefeste, burun deliklerinden içeri bir kılıç girmiş gibi canı yanıyordu. Neyse ki Rex ondan bir adım ilerideydi. Hayvan, Ayaz’ın nerdeyse beline kadar gelen karın içinde hızlıca belli bir yöne doğru atıldı. Ayaz nefes nefese takip ettiği Rex’in ardından tepeyi aştığında küçük bir sırtlan sürüsünün yarı çıplak bir kadının etrafını sardığını gördü. Damgalarından hayvanların transgen olduğunu anladı. Ahiret Bekçileri onlardan önce davranmıştı. Normal insanların bu kadar soğuk ve açık alanda yaşamak gibi bir şansları olmadığından sırtlanlardan oluşan bir suikast timi göndermişlerdi. Karşıdan bakıldığında pek adil bir karşılaşma gibi görünmüyordu. Ama daha kötüsü kadından tarafa olmalarının kavgaya denge getireceğinden de pek emin değildi. Ayaz, kısa bir an tereddüt yaşasa da, emir beklemeden saldırıya geçen Rex’ten aldığı cesaretle köpeğin peşi sıra koşmaya başladı. Pek çok insandan daha parlak zekâsıyla Rex, ilk önce kadının baldırını dişlemiş sırtlanı hedef aldı. Havada süzülerek düşmanının sırtına atladı ve hayvanın ensesine sıkıca geçirdiği dişlerini bırakmadan havada bir takla atarak sırtlanı uzağa fırlattı. Bu arada enseden irice bir parça koparmayı da başarmıştı. O sırada Ayaz da yetişmişti. Rex’in saldırısının ardından gerileyen hayvanlarla kadının arasına girdi. Sol elini yere dayamış, sağ elini yumruk yapmış beklerken avının üzerine atılmaya hazırlanan bir aslana benziyordu. Ensesinde yeleye dönüşen saçlarını kabartarak kükremeyle karışık bir çığlık attı. İşte bunu yapmayı gerçekten seviyordu. Ama sıradan transgen insanların ödünü koparan bu hareket sırtlanları pek de etkilememişti. Üzerine atlayan iki sırtlanın ağırlığıyla yere düştü. Son anda boğazlarından yakalamayı başardığı hayvanları kendinden uzak tutmaya çalışırken gözü Rex’e kaydı. Payına iki sırtlan düşen köpeğin durumu başlangıçta pek parlak görünmese de ön ve arka ayak bileklerine sabitlenmiş savaş bıçakları ile harikalar yaratıyordu.

Rex kendisine yardıma gelinceye kadar dayanamayacağını anlayan Ayaz, saldırıya geçmeye karar verdi. Ufak bir boğuşmanın ardından hızlı bir hareketle sağ elinin uzun tırnaklarını hayvanın boğazından içeri sokup eline ne geçtiyse kopararak dışarı çıkardı. Hayvan kızıla boyanan buzun üzerinde can çekişirken artık iki eliyle yakalayabildiği diğer sırtlanın boynunu usulca kırdı.

Tam Rex’e yardıma gidecekken kadından acı bir çığlık yükseldi. Dönüp baktığında kavgadan vazgeçen bir sırtlanın kadını kolundan çekelediğini gördü. Son gücüyle hayvanın sırtına atladı. Boğazına sarıldığı hayvanla birlikte yerde yuvarlanmaya başladılar. Bir müddet hayvanın debelenmesine, pençe ve ısırıklarına aldırmadan tutmaya çalışsa da gücü tükenmek üzereydi. Bayılmasına ramak kala imdadına Rex yetişti. Son bir gayretle hayvanın boynunu yukarı kaldıran Ayaz ortağına işareti verdi. Gerisini bıçaklarla süslü zarif bir pati darbesi halletti. Rex’i tebrik etmeye yeltenirken kadın tekrar çığlık attı. “Yine ne var” dercesine kadına baktığında kadının acıyla sıktığı dişlerinin arasında nefesini verirken “Doğum başladı, bebek geliyor” dediğini duydu.

Vücudunda kanayan sayısız ısırık, ortalıkta yatan iç organları dışarıda bir sürü hayvan leşi yetmezmiş gibi buz gibi havada, kan ter içinde, çığlık çığlığa bir kadın ve bir erkeğin asla görmek istemeyeceği bir şekle girmiş, doğuma hazır bir vajina… Ayaz, kalan hayatında daha iğrenç bir gün geçirmeyeceğine emindi. Kadın moraran dudaklarının arasından güçlükle nefes verirken “Lütfen yardım et” diye inledi. Bu kadarı da fazlaydı. Başının dönmeye başladığını hissederken kadının omuzu üzerinden kendisini seyreden Rex ile göz göze geldi. Umutsuzca Rex’den yardım isteyecekken, boynunu yana yatırıp “Bu senin işin” der gibi bakan hayvanı görünce bu düşüncesinden vazgeçti. Az önce sırtlanları parçalayan pençeleri ile kadının vajinasına küçük bir kesik atarak bebeğin başının geçmesi için bir geçit açtı. Bunu gençliğinde bir film ya da benzer bir şeyde gördüğünü hatırlıyordu ama nerde gördüğünü ve neden böyle bir şey izleme gereğini duyduğunu hatırlamıyordu. Yaptığı pek hijyenik değilse de; en azından Rex yardım getirene kadar kadının hayatta kalabileceğini düşünüyordu. Başı görünen bebeği usulca çekmeye çalışırken kadının çığlıklarına engel olamadı. Kan, dışkı ve amniyon sıvısına bulanan bebeği annesinin kucağına verirken daha fazla dayanamadı, kusmaya başladı.

Birkaç dakika sonra kendine geldiğinde annesini emen insan ve geyik karışımı yaratığa sevgiyle baktı. Yüzü hariç vücudunun her yerini kaplayan kadife tüyleri ve sol gözünün altında üç küçük siyah benekle, yeni insan neslinin devamını müjdeleyen ceylan yavrusu, savaştan sonraki hayatında gördüğü en sevimli şeydi. Az önce sırtlanların parçalamak üzere olduğu kadına baktı. Vücudunun açıkta kalan yerlerindeki beneklerden jaguar ya da öyle bir hayvanın genlerini aldığı belli oluyordu. Yavru bir ceylanı emziren bir jaguar.  Acaba bu hayat daha ne kadar ilginç olabilirdi. Kadının bir zamanlar kızıl olan saçları yer yer sarı siyah kırçıllarla kaplanmıştı. Artık ince birer çizgiden ibaret yeşil gözbebekleri yorgun ama mutlu bir gülümseme ile ışıldıyordu. Ayaz bir an kendi annesini hatırladı. Savaştan kurtulmayı başaran, gen transferine kadar soğuğa dayanamayan. Belki de gen transferinden bunun için nefret ediyordu. Geç keşfedildiği için. Belki de eski hayatından bugüne sevebileceği hiç kimse kalmadığı için bu kadar mutsuzdu. Ya da belki yeniçağ yirmi yıldır hiçbir insan anne-baba olamadığı için bu kadar acımasızdı. Kucağında böyle minik bir yaratık tutan bir insanın herhangi bir şeyden nefret etmesi mümkün müydü? Dikkatini tekrar bebeğe verip belki de kendisinin asla sahip olamayacağı bu doğa harikasına bakarken kendini tutmayı bıraktı ve ağlamaya başladı. Gözyaşları buz gibi havaya temas edince gözlerinden dumanlar tütmeye başlamıştı. Gerçekten tuhaf bir manzaraydı. Canının acısına, kan kaybına ve soğuğa bu ruh hali de eklenince daha fazla dayanamadı. Kendisi taşımaktan vazgeçen dizleri çözüldü ve kadının yanına boş bir çuval gibi devrildi. Dünya, kararan gözleri etrafında dönerken, başını son bir kez daha annesinin kucağında kıpırdanan kız çocuğuna çevirdi. Ona bir kez sıkıca sarılmadan annesine verdiğine pişman olmuştu. Keşke biraz daha zamanı olsaydı. Son bir gayretle “Çok güzel bir bebek, tıpkı annesi gibi” dedikten hemen sonra yaptığı iltifatın saçmalığına kendide şaşırdı. Bir ceylan bir jaguara ne kadar benzeyebilirdi ki. Ayaz’ın bilincinin yavaşça kapanmaya başladığını, yardım sırasının kendisine geldiğini fark eden kadın ona moral vermek için Ayaz’ın yaralı bedenini ile sokularak “Dayan” dedi. Ortağın yardım getirmeye gitti. Kafasını iki yana sallayarak “Yetişemezler” dedi Ayaz sakince. Kendisinin farkındaydı. Son sırtlanla dövüşürken koltukaltından ısırılmıştı. Doktor değildi ama küçücük bir diş izinden deli gibi fışkıran ve durmayan kanın ne demek olduğunu biliyordu. İyi bile dayanmıştı. Ayaz’ın gözlerine yavaşça yerleşen ölüm karanlığının farkına varan kadın ağlayarak uzandı ve Ayaz’ın alnına küçük bir öpücük kondurdu. Titreyen sesiyle  ““Teşekkürler” dedi. “ Ve özür dilerim, kaçmak zorundaydım, çünkü… ” Ayaz sol eli ile uzanıp kadının dudaklarına dokundu. “Boşver” dedi, “Artık önemli değil” Kadının ağlaması artarak devam etti. “Keşke kaçmasaydım, o zaman böyle olmayacaktı” Garip bir ironi ile kadın haklıydı. Ayaz mutluydu. Tarihin değişimine ikinci kez tanıklık ediyordu. Birçok insanın hayalini kurduğu mucize bizzat ellerinde gerçekleşmişti. Askere gidene kadar bir insana yakışır bir hayat sürdüğü pek söylenemezdi. Keza savaş yıllarından da pek gurur duymuyordu. Hayatında ilk kez yaptığı bir işten gurur duyuyordu. İlk kez insan olduğu hissetmişti ve bu duyguyla ölecek olmaktan mutluydu. Kadın haklıydı; eğer kaçmasaydı böyle mutlu olmayacaktı.

Kadın birden unuttuğu bir şey aklına yeni gelmişçesine telaşla “İsim… Kızımın ismini sen koy… Lütfen…” dedi yalvarır bir ses tonuyla. “Bunu en çok sen hak ettin”. Bunu duyunca gülümsedi ve en son ne zaman güldüğünü hatırlamaya çalıştı. En son güldüğünde kurt genleri henüz etkisini göstermişti. İlk başlarda nadir bulunan bir transgen tipi olarak birkaç kadında şansını denemek istemişti. Aldığı tepkilere önce pek bir anlam veremese de genişleyen ağzı ve sivrilmiş dişleri ile gülümsediğinde Batman’deki Joker’in makyajsız haline benzediğini görünce gülümsememeyi öğrenmişti. Ama şu an buna kimsenin aldırdığı yoktu.  Bu lanet olası yerden artık gidiyordu ve tek dileği cehennemin anlatılan kadar sıcak olmasıydı. Koltukaltından vücuduna yayılan kanın sıcaklığıyla iyice gevşedi. Ölmek o kadar da kötü bir şey değilmiş dedi kendi kendine. Nefesinin iyice seyrekleştiği ve bakışlarının donuklaştığı anda bir isim düşünecek kadar bile zamanının olmadığını biliyordu. Neyse ki düşünmeye gerek yoktu. Bu karlar kraliçesi doğumda kendi ismini hak etmişti zaten. Son nefesinin buğusu havaya karışırken “Kardelen” diyebilmişti. “Adı Kardelen olsun”…




Düşerken

Vay canına!
Daha önce hiç bu kadar yüksekten kostümsüz atlamamıştım. Uçak alev almadan önce 22.000 feet'te falan olmalıydı. Neyse ki patlamadan hemen önce jet botlarımı giyecek vakit bulabildim. Havada ki helyum birazdan yakıt ünitelerini doldurur. Bu üniteler gerçekten yüzyılın icadı. Havanın içinde ki her gazı ayrıştırıp elbisemde farklı bir iş için kullanıyor. Uçmak için helyum, ateşli silahlar için azot ve her bir oyuncağım için başka bir şey. Yakıt hücreleri dolana kadar Laura'ya yetişebilirim sanırım. Onu en son gördüğümde kopan kapının önünde boşluğa uçmamak için çabalıyordu. Benim cesur karım. Ellerini bırakıp gökyüzüne süzülürken gözlerinde korkunun gölgesi bile yoktu. Ne çığlık, ne feryat. Ağzından çıkan tek kelime "hoşçakal" oldu.
Uçağın düşme açısına ve ikimizin atlama zamanı arasındaki farka bakarsak, şuralarda bir yerlerde... Aha! İşte gördüm. Ve evet. O da beni gördü. İşte ellerini uzattı. Bu iyi. Demek ki hala kendinde. Şimdi önce bir yönümüz değiştirelim ve baş aşağı düşmeye başlayalım. Çene göğse, kollar iki yana yapışık. Tıpkı bir mermi gibi. Dümdüz aşağıya. Hızımın artmaya başladığını hissediyorum. Eğer hesaplarım doğruysa -ki kaskımdaki savaş işletim sistemi olmadan hata yapmam gayet mümkün- üç dakikaya kalmadan karımın ellerinden tutarım. Geriye jet botlarımın devreye girmesini beklemek kalır. Bu sefer de yırttık. Ama artık bir yerde dur demek lazım. Kostümlü askerlik evli bir erkeğe göre değil. Savunma Bakanı'ndan daha az tehlikeli bir görev istemeliyim. Bu kostümü giyecek başka bir deli bulsunlar. Evet, tatilden döner dönmez görev değişikliği için dilekçemi yazacağım. Tatil? Tatil ya. Lanet olsun bu benim tatil uçuşumdu. Yunan Adalarında 15 gün geçirecek ve günde sadece yarım saat Ege Denizinde keşif uçuşu yapacaktım. O da sadece kaçak göçmenlerin geçiş güzergahını tespit için. Sadece bu. Bırak lazer senkronlu zırh deliciyi, meyve bıçağı bile olmayan bir kaç kaçağı sadece gözetlemek. Bu kadar basit ve tehlikesiz bir görev. Yanında ikramiye olarak eşimle birlikte bedava bir tatil.
Ama uçağa saldıranlar her kimse bütün planlarımı alt üst ettiler. Sanırım kostümümün peşindeydiler. Kullandığım kostüm hala bir sır olarak devletim tarafından korunuyor. Sanırım seri üretime geçip, yasa dışı yollarla bile olsa satılmaya başlamadan daha birçok terörist örgütün hedefi olmaya devam edeceğim. Sır demişken yere iner inmez uçağın düştüğü yere bir ekip göndermelerini isteyeyim. Böyle bir düşüş kostüme zarar vermez ama onu bizden önce başkası bulursa başımız epey ağrır.
Acaba bu iş nasıl oldu. Bu önemli olmasa bile gizli bir operasyondu ve uçak bize özeldi. Gizlice uçağa girdiklerine göre demek ki ekipte bizden olmayan birileri var. Böyle bir şeyden şüphelendiğimi binbaşıya aylar öncesinden söylemiştim. Ardından da bu ekibin seçilmiş bir birlik olduğunu, her adamı kendi elleri ile seçtiğini, hepsine gözü kapalı canını emanet edebileceğini anlattığı 38 dakikalık bir mini konferans dinlemiştim. O zaman bir şey diyememiştim ama sanırım şu an cevap hakkım doğdu.
Nasıl olduğunu hiç anlamadım bile. Yanımda karım koltuğuma gömülmüş, özel bir yolcu uçağında uçmanın tadını çıkarıyordum. İçinde kostümümün olduğu iki küçük bavul başımın üstündeki bölmede duruyordu. İki bavul demişken; kostümünü gömleğinin altına giyip, ihtiyaç anında girdiği ilk çıkmaz sokakta üstünü değişen süper kahramanlara nasıl özeniyorum anlatamam. Benimse hazırlanmam en az yarım saat sürüyor. Yani anlayacağınız kavga, kapkaç vs. gibi anlık toplumsal olaylara hemen üstümü değişip müdahale etmem mümkün değil. Hatta bir keresinde tembellik edip operasyona geç kalınca kalkıştığım hazırlanma rekorumu kırma girişimim yüzünden silah destek ünitesinin soketini takmayı unutmuştum da herkesin maskarası olmuştum. Ha unutmadan şehir içinde kimsenin olmadığı tenha bir sokak bulmak da ayrı bir süper güç olsa gerek. Ben en son dalgınlıkla ters giydiğim t-shirti düzeltebileceğim tenha bir sokak bulmak için dakikalarca aranmıştım.
Ne diyordum? Sakin bir şekilde yolculuğum devam ederken başımın arkasına aldığım müthiş bir darbe ile kendimi yerde buldum. Kendimden geçerken gördüğüm son şey elindeki demir çubuğu kafama ikinci kez indirmek isteyen adamın boğazına şık bir tekme ile ayakkabısının topuğunu geçiren karımdı. Sanırım ben bayılırken o işe önce karımdan başlamadığına pişman olmuştu.
Ne kadar baygın kaldım biliyorum. Kendime geldiğimde uçakta bomba patlamış gibiydi. Koltuklar yanmaya başlamış, içinde kostümümün olduğu bavullar düşmüş ve jet botlarım bavuldan dışarı çıkmıştı. Yolcu kapısı ise bağlantı noktalarından ayrılmak üzereydi. Adamlar kostümün peşindeydi. Bunun için beni saf dışı bırakmışlar ama karımın bizim ekibin dövüş sanatları eğitmeni olduğunu hesap etmemişlerdi. Ne demişler? "Ne kadar az bilirsen o kadar çabuk ölürsün."
Uçağa nasıl bindiler bilmiyorum ama uçuş personelinden olmadıkları kesindi. Uçağın hareketine bakarak kesin olan bir şey daha varsa; şu an uçakta nefes alan bir personel yoktu. Refleks olarak jet botlarımı hemen ayağıma geçirdim. Botlarımın kostümün diğer bölümlerinden bağımsız bir güç ünitesi ile çalışması ayrı bir şanstı tabi. Başıma vuran adamdan başka yerde aynı takımdan olduklarını düşündüğüm iki kişi daha yatıyordu. Ayakta kalan son kişiyi karım epey bir hırpalamıştı. İşi tamamlama zevkini bana bırakmak için kenara çekildiğinde, karımın kırık burnundan sızan kanı görünce birden üzerimde kostümümün olmadığını unutup, avucumun içindeki kinetik enerjiyi artıran hayali basınç düğmesine basarak sağlam bir yumruk savurdum. Elbisemin ve tabi ki basınç düğmesinin olmadığını yumruğumu geri çekip sızlayan elimde adamın dişlerini gördüğümde farkettim. İtiraf etmeliyim ki manüel kavga etmenin tadı başka. Tam adamın yüzünde sağlam kalan diğer yerler için ikinci yumruğu indirmek üzereydim ki yolcu kapısı birden yerinden çıktı ve uçağın içinde ki her şey dışarı uçmaya başladı. Sevgili karım da biraz direndikten sonra kendini boşluğa bıraktı. Yakaladığım adamı sorgulama şansım kalmamıştı. -zaten bunu istediğim de pek söylenemezdi. Bu yüzden karımın peşinden gitmeden önce kurtulma şansını sıfıra indirmek için gerekeni yaptım. Lanet olası herif en küçük bir avı belirtisi bile göstermedi. Tek söylediği "sen ve karın uçağın kapısı koptuğu an öldünüz" oldu. Bunu onunla tartışmayı çok isterdim aslında. Ama fazla vaktim yoktu. Kendimi boşluğa bıraktım. Sonrası zaten bildiğiniz gibi.
En sonunda yetişip tuttum ellerinden. Botlarım çalışsın diye topuklarımı birbirine vurdum. Yerden yüzlerce metre yükseklikte karımın gözlerinin içine baktım. İşte o an karımın gözlerinde bugüne kadar hiç görmediğim, gördüysem bile farketmediğim korkuyu gördüm. Benim dünyalar güzeli, cesareti ile her zaman övündüğüm biricik eşim korkuyordu. Sanırım benim yüzümdendi. Yere çok yaklaşmıştık ve yetişemeyeceğimi sanmıştı. Topuklarımı tekrar birbirine vurup, sevecen bir ifade takınmaya çalışarak -bu kadar yüksekten düşerken bunu yapmak çok zordu. Yüzüne baktım. Korkuyla karışık alaycı bir tebessümle "aptal" dedi "ne yaptın?" "Geldim" dedim. "Artık korkacak bir şey yok." Burnu hala biraz kanıyordu. İlk önce başını aşağıya eğip, giderek yaklaşan yeryüzüne baktı ve "jet botların" diye mırıldandı. Sonra tekrar başını kaldırdı, yaş dolmuş gözleri ile bana bakarak "çalışmayacak" dedi. İlk anda ne demek istediğini anlamadım. "Merak etme, şimdi çalışır" diyerek topuklarımı bir daha birbirine vurdum. Sonra bir kere daha, sonra bir kere daha ve bir kere daha. Sonra birden gözüm botlarımdaki yakıt ünitelerinin olması gereken yerlere takıldı. Lanet olsun! Uçaktaki adamın siz öldünüz derken kastettiği buydu. Ben onu öldürmeden önce içlerinden biri çoktan botlarımın yakıt ünitelerini almıştı ve ben buna dikkat etmeden botlarımı ayağıma geçirmiş bulunmuştum. Aptal kafam. Ben hep elbisemin tamamının peşindeler sanmıştım. Oysa ellerinde bu piller varken elbisenin kalanını düdüklü tencereden bile yapabilecekleri hiç aklıma bile gelmemişti. Ne demiştim? "Ne kadar az bilirsen o kadar çabuk ölürsün."
Hayatını kurtaramayacak olmanın vicdan azabıyla, yere çarpmadan önce doya doya seyretmek için karıma baktım. Göz göze geldiğimizde neler olup bittiğini birbirimize anlatmak için kelimelere gerek yoktu. Bakışlarımız gereken her şeyi zaten söylüyordu. Üzüntü ve pişmanlıktan kısılmış sesimle "özür dilerim, farkedemedim" diyebildim ancak. "Olsun. Hiç olmazsa hala el eleyiz" dedi ve ardından kaybettiği oyuncağını bulan bir  çocuğun sevinci ve içtenliğiyle gülümsedi. İşte o an birden içim sıcacık oldu ve ölüm benim için bir son olmaktan çıktı. Avazım çıktığı kadar haykırmaya çalıştım. "aşkım seni çok se... 


SON... YA DA KAHRAMANLARIN DEDİĞİ GİBİ SON DEĞİL...

Ödev

Mert kapıyı vurarak içeri girdiğinde hava kararmak üzereydi. Annesinin “Mert sen misin” sorusuna homurdanarak cevap verdi ve odasına giden merdivenlere doğru yöneldi. Tam ilk basamağa adımını atmıştı ki öfkeli bir havlamayı takip eden mekanik bir ses onu engelledi.
 “Hey Mert, yemeğimi vermeyi düşünmüyor musun?”
Bir hışımla sırt çantasını merdivenlerden yukarıya doğru fırlatıp, oflaya puflaya geri döndü ve köpeğinin yemek kabına, kabın rengi kırmızıdan yeşile dönünceye kadar kuru mama döktü. Köpeğin havlamalarını tasmasından gelen az önceki mekanik ses çevirdi.
“Hey dostum bu surat ne, beni bu evde isteyen sendin, benimle ilgilenmek zorundasın”
8 aylık bir Terrier’in bile kendisine atarlandığı bir hayata lanetler ederek mutfağa yöneldi. Buzdolabının önünde durup retina kontrolü ile kendini tanıttıktan sonra kapak üzerindeki ekranda önce içecek resminin üzerine, ardından açılan ekrandan da kola seçeneğinin üzerine bastı. İkaz sesinden hemen sonra az öncekinden çok daha insansı bir kadın sesinin uyarısını duydu.
“Bugünkü şeker veya diğer yapay tatlandırıcı limitiniz dolmuştur, lütfen ekrandaki içeceklerden birini seçiniz”
Yarım yağlı süt ve enginar suyu arasında seçim yapmak zorunda olduğunu görünce susuzluğunun birden geçtiğini hissetti. İşlemi iptal ederek mutfaktan çıktı ve sinirli adımlarla odasına yöneldi. Bu sırada önünden geçtiği köpeğinin kuyruğunu sallayarak “Hadi Mert, bir haftadır beni gezmeye çıkarmadın, hadi biraz dolaşalım. Lütfen, lütfen, lütfen…” demesini duymazdan geldi. Odaya girer girmez önce çantasını, ardından kendini yatağa attı. Mert’in bu hareketini algılayan oda içi sensörleri Merve’yi araması için cep telefonuna mesaj gönderdi. Merve her akşam eve girer girmez kendisini aramasını istediği için bu uygulama Mert’e ilaç gibi gelmişti. Artık “Beni neden aramadın” sorusuna cevap arama devri sona ermişti. Ancak telefon ekranındaki  “Aranıyor Aşkım” yazısı “Meşgul” olarak değişince yüzünü ekşitti. 
 Bugün her şey ona problem çıkarmaya yemin etmişti sanki. Sınavdan kötü not almıştı. Öğretmenine kötü notun hesabını verirken basketbol seçmelerine geç kalmıştı. Dahası seçmelere yetişmeye çalışırken önünden geçtiği halde Merve’yi görmemişti. Zaten asıl kıyamet bu yüzden kopmuştu. Neler dememişti ki Merve? Acelesinin olması bir insanın sevgilisini görmesine engel miymiş, insan gerçekten birini sevdiğinde görmese bile hissedermiş, demek ki onu yeteri kadar sevmiyormuş, böylelikle basketbol seçmelerinin daha değerli olduğunu anlamış falan ve daha bir sürü zırva… Babası geçenlerde 16 yaşında bir erkeğin bir kadının anlamak için henüz çok genç olduğunu söylemişti. 160 yaşında bile olsa şu anda başına gelen duruma bir anlam verebileceğini sanmıyordu. Derken Merve’den daha önemli bir sorunu olduğu aklına geldi. Sonra, alışıldık bir refleksle hemen “Neredeyse Merve kadar önemli” diye kendi kendini düzeltti. Bugünkü kötü sonucun ardından öğretmeni sınıfı geçmesi için son bir şans tanımıştı ona. “Bu şansı iyi değerlendir” diye de üstüne basa basa belirtmişti. Yarına kadar 2000 kelimeyi geçmeyecek bir bilim-kurgu hikâye yazması gerekliydi. İlk anda çok önemsememişti ama biraz düşününce 2100 yılında bilim kurgu adına çok fazla bir seçeneğinin olmadığını fark etti. Daha az önce köpeğinden fırça yediği bir gerçek hayatın içinde bilim kurgu adına ne yazabilirdi ki? Öğretmen keşke tarihi bir hikâye yazmasını isteseydi. O zaman belki ölen birinin, ölmeden önceki son 20 dakikasında gördüklerinin tespit edilemediği yıllarda geçen bir dedektiflik hikâyesi yazabilirdi. 
Çantasından tabletini çıkardı. Ekrandan birkaç tuşa basıp “aklımıoku” uygulamasını açarak yatağa attı. Bakalım aklımda neler varmış diyerek düşüncelerini tabletin üzerinde yoğunlaştırdı. Çok kısa bir beklemenin ardından tabletin ekranında yazılar belirmeye başladı. Tablet Mert’in zihnindeki hikâye taslaklarını bölük pörçük paragraflar halinde ekrana atmıştı. Ekran tamamen dolduğunda ilk başta sevinse de içlerinden erotik olanları elediğinde geriye pek bir şey kalmayınca üzüldü. Kalanlar için ilk taslak farklı gezegenlerde yaşayan iki kişi ile ilgiliydi… Sildi… Ay’a okulla birlikte geziye gittiğinde 8 yaşındaydı. Gezegenler arası seyahat bilim kurgu değildi artık. Diğer taslak ışınlanmadan bahsediyordu. Bende de hiç hayal gücü yokmuş diye hayıflandı. Moleküler seyahat icat edildiğinden beri ışınlanmaya ait tüm deneyler çöpe atılmıştı. Kendini biraz daha düşünmeye zorlayınca başının ağrımaya başladığını fark etti.
Ara verip Merve’yi bir kere daha aradı ama sonuç yine aynıydı. “Bu kız beni delirtecek” diyerek ayağa kalktı. Sakinleşmek için bir duş almaya karar verdi. Duşa girdiğinde Mert’in sinir sistemini algılayan duş sistemi suyun sıcaklığını Mert’in tam ihtiyacı olan dereceye ayarladı. Ardından vücudundaki kir, ter ve diğer kötü kokuları tespit ederek akıtılacak suyun miktarını ve duşun süresini belirledi. Süre bitince otomatik olarak suyu kesti ve kullanılan suyu evin arıtma birimine yönlendirdi. Mert tarih kitaplarında eskiden insanların suyun altında istedikleri kadar kalabildiklerini hatırladı. Gerçekten inanılacak gibi değildi. Sorsalar gerçek bilim kurgu budur derdi.
Mert banyodan çıktığında telefonunda bir cevapsız arama ve bir mesaj olduğunu gördü. Heyecanla telefona sarılınca Merve’nin aradığını ama cevap alamayınca mesaj attığını anladı. “Kesin bana haksızlık ettiğini anlayıp özür diledi” diye düşünürken mesaj açılınca yüzü düştü.

“Nyse sen msglsn glba bn yatyrm sna ii gcler” Telefonu duvara fırlattı ama oda sensörleri devreye girdi ve hafif bi hava akımı yaratarak telefonu yavaşlattı ve duvara çarpmasını engelledi. Arama ve mesajın arasında sadece 5 saniye vardı ve Merve’nin bu kadar iğrenç bir mesaj atabileceğine inanamıyordu. Kendini tekrar yatağa atıp başını yastığa gömerek “Ben bu kızları hiç anlamıyorum” diye bağırmaya başladı. Bu sırada aklımıoku uygulaması açık kalan tabletinin ekranı aydınlandı ve yeniden yazılarla dolmaya başladı. Dikkatini tabletin ekranına veren Mert’in gözlerinde hınzır bir ışık belirdi. En üstteki paragraf 1000 yıl sonra kadınları anlamaya yarayan makinenin icadı ile başlayan hayatı anlatıyordu. Mert bugün ilk kez gülümsediğini fark etti. Aklına gerçekten harika bir hikâye gelmişti.

 
UA-57355180-1