Her kötünün içinde bir iyilik,her iyinin içinde de bir kötülük vardır. İnsan sadece görmek istediğini görür.

15 Ekim'den itibaren tüm kitap satış noktalarında

Geziyoruz biz

Hep okuyacak değiliz ya

26 Kasım 2014 Çarşamba

6 Üstü Hikaye

"Altının altıncısıydı o. Neydi tüm bu yaşadıkları Tanrı aşkına? Bir düş müydü zihninin kuytularında yıllardır gerçekleşmeyi bekleyen, yoksa bir demet korku muydu kalbinde sinsice kök salmış olan? Otuz adım saydı kuzeye doğru. Sonra elindeki küreği hoyratça salladı toprağın yüzeyine. Güneş tam tepesinde parlıyordu. Her vuruşunda kürekten bir çığlık sesi yükseldi havaya. Çın, çın, çın... Bu sesle daha bir kuvvetle aşka geldi adam, imana geldi, heyecana kapıldı ve biraz da korkuya düştü belki. altı kürek dolusu toprak attıktan sonra alnından süzülen terleri bileğinin tersiyle sildi Birkaç dakika sonra küreği yeniden toprağa vurduğunda tok bir ses çıktı yüzeyden. beklediği ses buydu işte! Küreği elinden fırlattığı gibi elleriyle kazmaya başladı. durmaksızın eşeliyordu toprağı. Sayılı bir kaç dakika sonra düşleri gerçek olacaktı. Derin bir nefes alıp verdi.
İşte oradaydı, tam karşısında duruyordu..."

Mehmet Mollaosmanoğlu'nun okumadığım kitabı var mı diye aranırken karşılaştım bu kitapla. Altı ayrı yazarın aynı giriş paragrafından yola çıkarak kendi tarzlarında altı hikaye yazmasıyla oluşturulmuş bir kitap. Normalde hikaye kitaplarını pek sevmesem de bu çıkış fikri ilginç geldi ve aldım. 

Dediğim gibi kitapta altı farklı yazar ve altı farklı hikaye var. Hepsinin başlangıcı yukarıda verdiğim paragrafla başlıyor. Ve her hikayenin kurgusunda altı sayısı vurgulanıyor. "Altı"nın önemi nedir, giriş paragrafını hazırlayan kimdir, bunlarla ilgili bir bilgi yok. Girişte her yazarın kısa özgeçmişi paylaşılmış ki; bence güzel. İzninizle yayınlama sırası ile değilde kendi beğenime göre sondan başa doğru sıralayarak hikayelerden bahsetmek istiyorum.

Mustafa Samsunlu'nun Ay Büyürken Bu Gece isimli hikayesi güzel bir konu nasıl berbat edilir dersi olarak okutulması gereken bir hikaye olmuş. Başlangıcı itibari ile birinci sıraya yerleşebilecek bir hikaye iken, Küçük Emrah, Ferdi Tayfur filmlerinden aşırılma finali ile altıncı sıraya yerleştirdim. Kurtadamdan "yavrum ben senin babanım" a nasıl geldik anlamadım. Birde çok fazla dipnot verilmiş. Hadi Ghost Rider'i, Kaptan Silver'i anlarım da Fatma Girik'in kim olduğunu dipnotla açıklamak nedir? Çok daha iyi olabilirdi, ki başlangıcıyla da bu izlenimi fazlasıyla veriyordu. 1 veriyoruz ve geçiyoruz.

Çok düşündüm, aradım bulamadım. Bir iki yere haber bıraktım, dönerlerse yazacağım. (Ekleme 27.11.2014 Bahsettiğim film İmmortel) Havada asılı duran piramidin olduğu bir film vardı. İşte Aşkın Güngör'ün Tanrılar Zaman'ı bu filmle büyük benzerlikler gösteriyor. 5. sıraya alma nedenim budur. Yanılıyorsam, özür dilerim. Gelecekte insanlar ne zaman öleceğini bilmekte ve hayatlarının kalan kısımlarını zenginlere satabilmektedirler. (bu kısım filmle alakalı değil Allah için) Ancak tanrıların dünyaya temsilciler bırakması, dünya yönetiminin bir piramidin içinden yapılması, insanların hayatının kontrol altında olması gibi öğeler filmle aynı gibi geldi bana. Tüm bunlar dışında altı'nın hikaye içinde en iyi saklandığı, ancak başlangıç paragrafı ile hiç alakası olmayan bir hikaye. 

4. sırayı Mehmet Mollaosmanoğlu'nun Bilgelik Ağacı isimli öyküsü alıyor. Aslında çok kötü bir öykü değil. Hatta başlangıç paragrafı ile en ilintili ve ana hikayenin paragrafın içinden yürüdüğü tek hikaye. Ancak çok kısa olması nedeni ile milyonlarca soru işareti barındırması ve altı kelimesinin kullanımının çığrından çıkması puan kaybına yol açtı. Pandoranın kutusuna benzer altı adet kutunun açılarak "açtırma kutuyu, söyletme kötüyü" durumu var. Karanlık kaos atmosferi güzel. 

Ece Özbaş Korkmaz'ın Kayıp isimli öyküsü kitabın en güzel, en hızlı, en akıcı, en esrarengiz, en hüzünlü öyküsü olmasına rağmen havada kalan sonu ile üçüncü sırada. Her sabah kalktığında bir uzvu görünmez olan birinin hikayesi  Kayıp. Finalde bir şey var ama hikayede geçen sanat filminin finali gibi. Aşırı sanatsal geldi sanırım anlayamadım. 

İkinci sırayı Tavuk Suyuna Çorba kitaplarından fırlamış gibi duran Şebnem Pişkin'in Bir Leyleği Kıskanmak isimli hikayesi alıyor. Her ne kadar kısa, kurgusu olmayan ve malum paragraf aksesuar olarak kullanılmış olsa da, buz gibi bir Sarıkamış kışında geçiyor olsa da,  diğer beş hikayenin tam tersine sıcacık, pırıl pırıl bir hikaye.

Ümit İhsan ve Kıyamet Tarıkatı bence kitabın en iyi hikayesi. Her ne kadar başlarda "Yolda sıkı bir kahvaltı yapsak iyi olacak" diyen Amerikan ağızlı komisere kıl kapsamda genele bakıldığında kitabın en fazla emek verilmiş hikayesi. Tarikat muhabbeti klasik ama günümüz tarihine yerleştirilmesi başarılı, hiç sırıtmıyor. Hikaye olarak kullanılarak yazık edilmiş belki de; içinde barındırdığı, cinayeti, tarihi kitapları, komiseri ve komiser yardımcısı ile hatta ve hatta hikayenin Beyoğlunda bir yerlerde geçiyor olması ile bu hikayeden üçleme çıkarabilecek bir yazar tanıyorum ben. Altı üzerinden altı vererek birinci ilan ediyorum bu hikayeyi.

Paragrafta kazılan çukurdan olsa gerek, Şebnem Pişkin'in hikayesi hariç her hikayede ölüm, ceset temaları işlenmiş. Editörlüğünü yazarlardan Ece Özbaş Korkmaz'ın yaptığı kitapta kesme işaretleri or'dan bur'dan, ner'deyiz gibi garip şekilde kullanılmış. Bunun dışında kelime hataları yok denecek kadar az.

Gelelim kitabın kapağına. Kitap kapağı, her ne kadar satış siteleri görsellerinde yukarıda da gördüğünüz gibi buruşturulmuş takvim yaprağı gibi görünse de Ilgın'ın elinde görülen kitapta böyle bir görüntü  yok. Başlığın alt ve üstündeki çizgilerde kaymalar var ve sağ köşedeki saat figürü tam daire değil. Eğer bu buruşuk bir sayfa imajı yaratmak içinse eyvallah ama renklendirme bunu vermeyince çok çirkin durmuş. İşin garibi, yemlenen tavuklu saat resmi ile arka kapak son derece güzel. Postiga'dan çıkan kitap internette 10 TL civarındayken sanırım kitapçılarda çok daha ucuza satılmakta. (Tüyapta 4 kitap 10 TL standındaydı mesela). Okumazsanız kayıp değil ama okumakta kesinlikle pişmanlık değil.





16 Kasım 2014 Pazar

Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları: Yedi Tepe Canavarı


çizgi roman, devrim kunter, seyfettin efendiBu çizgi romanda geçen hikaye Seyfettin Efendi'nin mübalağalı bir uslüpla yazdığı hususi notlarından derlenmiş olup, gerçekliğine dair bulgular şaibelidir. 

Normalde bu alanda çok fazla çizgi roman yorumu yapmayı düşünmüyorum. Hele ki tek sayılık ciltler dışında kalan devamlı serileri (zamanı geldiğinde Ken Parker hariç) yorumlamaya hiç niyetim yoktu. Ancak Seyfettin Efendi'nin bir ayrıcalığı hak ettiğini kabul etmem gerek.

Ben, Türk çizgi romanının en büyük probleminin yeteneği belli bir standardın üzerine çıkan bir çizerin "madem çizebiliyorum, öyleyse senaryoda yazabilirim" mantığında hareket etmesi olduğunu düşünürüm. Çizerlerin çoğu bencillikten midir, takım halinde çalışmanın zorluğundan mıdır, yoksa senaryo yazma işini hafife aldıklarından mıdır bilinmez karakter yaratma ve öykü kurma işlerinin de hepsini üzerlerine alırlar. Bu nedenle piyasa çoğu eski Türk  Hükümdarlarını ve Kurtuluş Savaşı dönemini anlatan sayısız ve işe yaramaz çizgi romanla doludur.

seyfettin efendi, türk çizgi romanı, devrim kuner, scan, pdf Çizme işi benzer yerli işlerin hiçbirinde olmadığı kadar iyi. Özellikle kapaklar on numara.  Devrim Kunter en azından ilk sayı için yazma işinin de üstesinden gelmiş görünüyor. İkinci sayıyı da zaten Cihan Türe ile birlikte yazmışlar. İkinci sayı açısından Devrim'in tek üzüntüsü kendi adının çok ön planda olmasından dolayı Cihan'ın isminin geri planda kalması.

Sol üst köşedeki kapak resminde en önde görülen İfşa-yi Sırr Teşkilatının kurucusu Seyfettin Efendi'nin hemen arkasında esrardaşlarını görüyoruz. Pehlivan İsmail, mühendis Münevver, Adli tabip Aziz ve casus Esat teşkilatın diğer üyeleri. Teşkilat bu açıdan A-Takımı ya da Leverage'nin Osmanlı versiyonu gibi duruyor. Ha pardon Osmanlı değil. Hikâye Cumhuriyet'in ilk yıllarında geçiyor. Kılçığın tekiyim, fesli çizimler, Arap alfabesinin kullanımını teyit ettim, tarihlerde şaşma yok. Detaylar güzel. Önsöz ve arka kapak yazısı dönemin dilinde yazılmış.

İstanbul'un mabetlerinde sırayla işlenen cinayetleri çözme işi Seyfettin Efendi ve ekibine verilir. Cinayetlerin vahşiliği ve vücutlarında hiç kan kalmamış olması insanüstü bir varlıktan şüphelenmelerine neden olur. 

Şimdiye kadar iki basılı, bir pdf formatında sayısı olan Seyfettin Efendi'nin tüm Olağan Üstü Maceraları'nın digital versiyonları Seyfettin Efendi'nin resmi internet sitesinde mevcut. Kapak çizgi romanın tüm karakteristik özelliklerini tek karede anlatırken, aşağıda paylaşacağım başlıkta da göreceğiniz Seyfettin Efendi logosuna bayıldım. Aynı logo siyah beyaz olarak kapağın sırtında da var ve bence harika düşünülmüş. Kitabın hangi yayınevinden çıktığına dair bir ibare göremedim. Editörlüğünü her ne kadar Marmara Çizgi'den İlke Keskin yapmışsa da ben fuarda Çizgi Düşler'in standından aldım diye hatırlıyorum. Gerçi parasını Marmara'nın standında duran Egemen'e verdim. Ya da Egemen Çizgi Düşler'de duruyordu, ben başka bir yerdeydim. Fuar çok kalabalıktı, o sıra kafam epey karışmıştı.

Seyfettin Efendi'nin bir sonraki macerasını okumak için lütfen tıklayın…








2 Kasım 2014 Pazar

Kaiken

japonya, kitap yorumu, özeti, pdf.
Doğan güneş karardığında,Geçmiş, çıplak bir kılıç gibi keskinleştiğinde,Japonya artık bir anı değil, kâbus olduğunda,Kaiken'in zamanı gelmiş demektir.

Aslında sırada Grangé'den Sisle Gelen Yolcu vardı. Ama gerek vaktimin darlığı, gerek bir önce okuduğum Grange romanı olan ve biraz sıkıldığım Ölü Ruhlar Ormanı'ndan sonra tuğla kalınlığında bir kitabına hazır olmamam nedeniyle sırayı bozdum, iyi ki yapmışım.

Genelde Jean Christophe Grangé kitaplarını ortalama bir beğeni ile okurum. Ama bu kitap öyle değil, on numero beş yıldız...Neredeyse sataşmak istediğim noktalardan vazgeçirecek kadar iyi. Ama neyse ki neredeyse...

Bir kere aşırı gıcık olduğum, ortada fol yok yumurta yokken bir şeylerden şüphelenen, dahası şüphelerinde haklı çıkan, hangi ipucuna/tanığa ihtiyacı varsa tesadüfen karşısına çıkan iyi adamlar,  her kan pıhtısı, her organın duruşu ayrı ayrı, ballandıra ballandıra, sayfalarca anlatılan cinayet sahneleri yok. Katilin bile psikopatlığında normal değerler gözlemledim. 

Paris emniyetinde başkomiser olarak görevli Olivier Passan, Japon Kültürüne olan merakı, hayranlık ile saplantı arasında gidip gelen bir adamdır. Hamile kadınları ve karnındaki bebekleri hedef alan bir katili yakalamaya uğraşırken, bir taraftan da Japon eşi güzeller güzeli Naoko ile aralarındaki boşanma davası canını sıkmaktadır. Katile yaklaştıkça eşi ile arasındaki problemler ve evine yapılan saldırılar artmaktadır.

Sürükleyicilik had safhada olmakla beraber, benim gibi Fransa yerleşimine fransız kalanlar için ekstra hayal gücü gerekebilir. Neyse ki bende var. Ama ekşi sözlükteki bir yorumda bu durumu telafi etmek ve kitaptan aldığı zevki arttırmak için her yer adında Google Maps'ten karakterlerin nereden nereye gittiğine baktığından bahseden birini görünce kendi sığlığımdan da tiksinmedim değil. 

Kitapta bir de kulağı küpeli, dövmeli, kokainman komiser yardımcısı Fifi var. Uyuşturucu kısmı hariç gözümde Behzat Ç. den Akbaba canlandı gözümde. Olur ya bir gün filmi çekilir bu adamı Berkan Şal canlandırsın.

Ne diyorduk, sataşmak isteğim bir kaç nokta var; Bendeki kitabın kapağında 30. Baskı yazıyor. Kapağın içine bakınca ilk baskısının Haziran 2013, 30. baskısının Temmuz 2013 de yapıldığını görüyoruz. Migros' daki nüshalarda Eylül 2013 de 35. baskının yapıldığını görüyoruz. Bir ayda 30 baskıyı biri bana izah edebilir mi? Tamam çok satan bir yazar ama bu ne? Ya ülkemizde "kitap okunmuyor" geyiği tamamen yalan, ya da bir baskı 100 adet falan. Ya da matbaa her günkü üretimine yeni bir baskı sayısı vermiş. Cahilliğimin verdiği bir özgüveniminde olduğunun farkındayım, biri tenezzül ederde işin doğrusunu anlatır, bu yorumu bana yedirirse saygı duyarım.

grange, kitap yorumu, japonya, gerilimÇeviri bir iki küçük şahsıma münhasır takıntılar haricinde enfes. Ancak yine de sormak istiyorum ey çevirmenler; Düzüşmek nedir? Aranızda biz okurların bilmediği bir anlaşmamı var? Bugüne kadar bahsi geçen eylem için bu kelimeyi kullandınız mı, kullanan birini tanıdınız mı? Hamile kadınların canlı canlı karnını yarılıp içindeki bebeğin alkole bulanarak yakıldığı bir kitabı okuyan birinin sevişmek kelimesinin argo kullanımını okuduğunda utancından yanaklarının pembeleşeceğini mi düşünüyorsunuz? Kaç kitapta denk geldim artık yeter.  Bir de cümlenin gidişine göre anlamı tahmin edilse de, sabitlemek yerine raptetmek, parıldayan yerine balkıyan kelimelerinin kullanılmasını anlamsız buldum. Fakat yine de kitapta geçen onlarca Japonca kelimenin hangisinin, çevrileceği, hangisinin orjinal halde bırakılacağı konusundaki tercihler, gerekse tam yerinde verilen çevirmen notlarını çok başarılı buldum. 

Yazar katili gizlemek için çok uğraşmış. Üst üste okura verilen yanlış ipuçları, kasıtlı yönlendirmeler nedeni ile tahminleriniz tenis maçı izleyen seyirciler gibi iki kişi arasında gidip gelse de belli bir noktadan sonra iş abartıya varınca bir an yazarın bize Ahmet Ümit gibi sürpriz! (eskilerin tabiri ile yırtık dondan çıkar gibi) bir katil vereceğinden korktum. 

Doğan Kitap'tan çıkan kitabın kalitesi tartışılmaz. Kapak orjinalinden daha iyi tasarlanmış ve bence aslından iyi. Japon harflerine atıfta bulunan Kaiken yazısının altında üzerinden kan damlayan Japonca bir harf var. Bu harf bir anlam ifade ediyor mu bilmiyorum, merak ettim ama araştırmaya da üşendim.


 
UA-57355180-1