Her kötünün içinde bir iyilik,her iyinin içinde de bir kötülük vardır. İnsan sadece görmek istediğini görür.

15 Ekim'den itibaren tüm kitap satış noktalarında

Geziyoruz biz

Hep okuyacak değiliz ya

29 Aralık 2015 Salı

Toprak Ana - Cengiz Aytmatov

kitap yorumu, stalin, rusya,

Ben savaşta ölen bütün yiğitlerin ve oğlumun önünde saygıyla eğilirim. Masalbeg’le onur duyuyorum bugün. Ama hiçbir onur duygusu Masalbeg’i geri veremez bana. Bütün anaları dolaş, sor, bu onuru oğullarına yeğ tutmayacaklar. Analar yavrularını yaşamaları için doğurur.

2015 yılını Cengiz Aytmatov ile kapatayım istedim. İyi de yapmışım. Son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardan biri. Açık konuşayım Aytmatov’un olay kurguladığı kitapları beğenmiyorum. Ancak bu kitap gibi gerçek hayattan kesitleri aktardığı kitaplarda inanılmaz başarılı. Özellikle bu kitabın her sayfası, her satırı ayrı güzel…

Aytmatov, sadece yazarlığı ile değil, yaşadığı hayat ile de saygı duyulası bir insan. Savaşın acısını, zorluğunu, kaybetmenin anlamını, bu kadar çok şey kaybettikten sonra kazanmanın anlamsızlığını çok iyi bilen biri. Ve bildiklerini anlatabilmede de son derece usta. Kırgız insanın fedakarlıkları, Stalin döneminin ve elbette ki savaş yıllarının hatıralarını okurken, anlatılanları gerçekten yaşıyorsunuz. Toprak Ana da okuduğum savaş sırasında kolhoz hayatını anlatan diğer Aytmatov kitapları arasında belki de en iyisi.

Toprak Ana, Svankul gibi Kasım gibi insanlar ölünce neden dağlar devrilmiyor, göller neden taşmıyor? Baba oğul, ikisi de yaman çiftçiydiler. Dünyayı böyle insanlar var etti, böyle insanlar besledi. Savaşta yine onlar savundu bizi. Savaş olmasaydı kim bilir neler başaracaklardı daha. Ne kadar çok tarlayı ekip biçeceklerdi. Emeklerinden nice insan faydalanacaktı. Karşılıksız bırakmayacaklardı emeklerini. Ne mutlu günler yaşayacaklardı. Söyle bana ey Toprak Ana, insanlar savaşsız yaşayamazlar mı?

Hikaye, yazarın sıkça başvurduğu bir şablon üzerine kurulu. Kitabın ana karakteri an be an geçmişi hatırlıyor ve okura anlatıyor. Sadece bu sefer kitabın ana karakteri, memleketine, toprağına, alın terine vurgun Tolgunay , hatıralarını Toprak Ana ile paylaşıyor. Toprak Ana bir simge olmaktan çıkarılıp, karakterize edilmiş. Tolgunay evliliğinden itibaren, savaş yıllarını, kocasını evlatlarını ve gelinini kaybetmesini satır satır, burnumuzun direğini sızlata sızlata anlatıyor. Anlatımlardaki tasvirler, benzetmeler çok güzel. Çiçeklerin, ağaçların, hatta biçerdöverin benzin kokusunu bile duyabiliyorsunuz. Mesela şuna bakın, ben bin yıl düşünsem böyle bir benzetme aklımın ucundan geçmez; “Koyunlar yağlı kuyruklarını sallaya sallaya, tozlar içinde, ayaklarını dolu yağar gibi yere vurarak geçip giderlerdi.”

İyilik sokakta bulunmaz, insanlardan öğrenilir.



kitap yorumu, stalin, rusyaElips Kitaptan okuduğum öykü kesinlikle çok daha iyi bir edisyonu hakkediyor. Bence tüm öykülerin toplandığı hard cover bir baskı şahane olur. Ön yüzde yağlı boya bir tablodan alınmış gibi duran bir resim var. Arka kapak aynı yayın evinin diğer Aytmatov kitaplarından farklı. Diğerlerinde genelde hep aynı Aytmatov biyografisi varken bunda kitaba özel sayılabilecek bir tanıtım yazısı var. İç kapakta maalesef yine orijinal isim yok. Bu, sanırım Cengiz Aytmatov’u Türk yazar olarak lanse etme kaygısından ileri geliyor. Ama adam bal gibi Kırgız işte. Neyse bu başka bir tartışmanın konusu. Sonuç olarak, kesinlikle ama kesinlikle, özellikle savaş meraklılarının mutlaka okuması gereken bir eser, hatta şaheser. 


Ey zafer! Seni ne kadar ama ne kadar bekledik! Aramıza hoş geldin zafer! Merhaba, göz yaşlarımızı bağışla. Aşirali’in göğsüne başını koyup ellerine sarılarak “Nerede benim Kasım’ım nerede” diye çırpınan Aliman’ı hoş gör. Hepimizi bağışla ey zafer. Bunca kurbanlar verdik senin uğruna. “Benimkiler nerede?”, “Oğlum nerede benim” diye yükselen seslerimizi, acılı çırpınışlarımızı bağışla. “Üzülmeyin hepsi dönecek.” Diyen Aşırali’yi de bağışla. Aşırali’yi kucaklayıp öperken oğullarımı, Svankul’u düşünüyorum hep. Bir tanesi bile dönmedi. Beni bağışla ey zafer. 

24 Aralık 2015 Perşembe

Efsun - Şebnem Pişkin

kitap yorumu tasavvuf
Olacak olan olur, ölecek olan ölür, lakin olması gereken ölüyor ve ölmesi gereken oluyorsa, işte o zaman büyük bir sorun var demektir.

Aslında bu kitabı almak gibi bir düşüncemiz yoktu. Ama Tüyap’ta imza standına bir uğrayalım, halini hatırını soralım derken, önümüze serili kitaplarını görünce dayanamadık, iki kitabı daha listemize ekledik. Fena da olmadı aslında hal böyle olunca, kalabalıklaşan Şebnem Pişkin kitaplarını müstakil rafa çıkardım. Gelgelelm Ilgın itiraz etti. “Orası benim kitaplarımın yeri değil miydi baba?” diye sorunca çaresiz kaldım. Kızına hakkını korumasını öğretmeye çalışan bir baba olarak rafını kızıma iade ettim. Şebnem kusuruma bakmasın (:

Efsun, konusu itibari ile ilginç bir kitap. Hatta okuduğumu öğrenen bir arkadaşım sordu. Türü ne diye? Açıkçası tam söyleyemedim. Daha önceki yorumlarımda da olduğu gibi yine “Fantastîk-i Kurgu” dedim. Eğer bunu kabul etmezsen helal kurgu diye kabul et dedim. Gerçekten öyle. Zira yazar tasavvufun ışığında, islami öğelerin ve kuralların sınırında önümüze bambaşka kapılar açıyor. Her zaman söylediğim gibi bahsedilen kavramlara yabancı olmam, okurken beni zorluyor. Ancak diğer açıdan bakıldığında da yazar ciddi bir boşluğu, başarı ile doldurmuş görünüyor.

Kahramanımız, muhterem bir zat olan babasının ölümünün ardından, onun peşinden gitmek için her yerde bulunmayan bir ilmi öğrenmeye çalışır. Niyeti iki dünya arasında geçişler yaparak insanlara yardımcı olabilmektir. İşte bu amaçla bir efsun hazırlar ve bunu uygulamaya koyar. Fakat tahmin edersiniz ki işler pek umduğu gibi gitmeyecektir.


kitap yorumu, tasavvuf, şebnem pişkin



kitap tasavvuf kitap yorumu
Yabancı eserlerde sıklıkla işlenen, metafizik, astral ya da paranormal olarak isimlendirilen farklı boyutlar, bu kitapta âlemler adını almış. Özellikle harfler âleminde harflerin havada uçuştuğu kısmı beğendim. Bunun yanı sıra yazarın bu kitapta Edirne ile ilgilenmiş olduğunu görmek hoşuma gitti. Hatta zihnimde meşhur Nadi Hocamızın, Akşemseddin günümüzde vücuda gelmiş olabileceği ihtimali belirdi. Yine diğer kitaplarda olduğu gibi Arapça ve Türkçe’ye aynı oranda hâkimiyeti ve iki alfabeyi birbiri ile ilişkilendirmesi takdire şayan.

Kent Kitap’tan çıkan kitabın editörü Aşkın Güngör. Ne yalan söyleyeyim özellikle hata aradım ama bulamadım. Vallahi bravo. Aynı şekilde iç tasarım da aynı kişiye ait. Bölüm numaralandırma bugüne kadar hiç rastlamadığım bir şekilde yapılmış. Yan tarafta bir görsel koyuyorum. Herkesin mutlaka okuması gerektiğini söyleyemem. Dediği gibi bakış açısı, olaylara yaklaşma şekli ile itici gelen kimseler olabileceği gibi, daha muhafazakâr bir fantastik kurgu arayanlar için biçilmiş kaftan. Tercih sizin…




19 Aralık 2015 Cumartesi

Cesur Yeni Dünya - Aldous Huxley

ithaki, distopya, kitap yorumu

Dünya şu anda istikrara kavuşmuş durumda. İnsanlar mutlu; istediklerini alıyorlar ve ulaşamayacakları şeyleri de asla istemiyorlar. Refahları yerinde; emniyetteler; hiç hastalanmıyorlar; ölümden korkmuyorlar; ihtiras ve ihtiyarlıktan habersiz ve bundan çok memnunlar, veba gibi bir illet olan anne ve babaları yok; güçlü duygular hissedecekleri eşleri ve sevgilileri yok. Şartlandırmaları uyarınca davranmaları gerektiği gibi davranmak zorundalar.



Böyle giderse çok yakında evime İthaki dışında, başka bir yayınevinden kitap girmeyecek. Birkaç istisna dışında beğenmediğim kitabı yok gibi.

Cesur Yeni Dünya’nın adını bu tür kitaplarla ilgilenen biri olarak uzun süreden beri duymaktaydım. Ama her nedense erteledim. En son Altın Madalyon forumu toplu okumalarına bu kitabı seçince ben de aralarına kendimce dahil oldum. İyi ki de olmuşum. Bu sayede distopyaları ne kadar sevdiğimi bir kere daha anladım.

1932’de yazılmasına rağmen, içerdiği genetik ve psikolojik kurgular ile kesinlikle çağının çok ama çok ötesinde bir kitap. Bunun yanı sıra Fordist üretim modelinin hüküm sürdüğü bir çağda, tüketimi özendiren arza dayalı kapitalist sisteme de açıkça giydirmiş. O yıllarda Henry Ford’un gerçekten tanrı gibi güçlü olduğu düşünülürse, gerçekten cesurca bir atılım. Genel hatları ile GeorgeOrwell’in 1984’üne benziyor. Ancak Cesur Yeni Dünya’da çok daha soft ve insanları zorla mutlu olmaya mecbur eden bir faşizmle karşı karşıyayız. Sırf bu açıdan bile “insanları mutlu olmaya mecbur etmek faşistlik midir” gibisinden felsefi boyutta tartışılması gereken bir kitap.

Kitabımızın konusu, tüm kapitalizm ütopyalarının gerçek olduğu, efsanevi T Modeli’nin altın çağında bir yerlerde kırılan bir paralel evrende, F.S. (Ford’dan Sonra) 632’de geçiyor. Kesin olmamakla birlikte, kendimize Ford’un ölüm tarihini temel alırsak (1947), şu an kullandığımız takvimde M.S. 2579 yılında denk geliyor.

Kapitalizm ulaşabileceği en uç noktaya ulaşmış ve artık insanlar Tanrıyı unutarak, Ford’a tapmaya başlamışlardır. Eski olan her şey reddedilmiş ve “yeniyse iyidir” mantığıyla sınırsız tüketim özendirilmiştir. Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde, yapay dölleme ve bokanovski işlemi ile 700-800'li ikizler olarak dünyaya gelen insanlar, gerek tıbbi müdahalelerle, gerekse şartlandırma yöntemleri ile daha embriyo halindeyken alfa, beta, gama, delta ve epsilon olarak sınıflara ayrılmaktadırlar. Yine şartlandırma yöntemleri ile anne, baba, çocuk, tek eşlilik, aşk, ölüm korkusu gibi kavramlarda yok edilmiştir. Bununla da kalınmamış, toplumun düzeni için, yukarıda saydığım bu beş sınıftan hiç birinin diğer sınıfın sahip olduklarına imrenmemesi için gerekli önlemler alınmıştır. Sitemdeki ufak tefek boşlukların doldurulması için de sınırsız seks ve uyuşturucu yeterlidir.

Ne yalan söyleyeyim, kitabın sistemi yargılan karakterlerinin aksine, ben öyle bir evrende (mümkünse gama’dan aşağı olmamak kaydıyla) yaşamak isterdim. Özellikle ölümü kanıksama konusundaki eğitimi son derece gerekli ve yararlı buldum. Neden olmasın?  

Yukarıda da dediğim gibi kitabın 1932’de yazıldığına inanmak güç. Bir fabrikada çalışan 700-800 deltanın aynı yumurtadan döllenmiş olmaları, bir epsilonun haline sonsuz şükredip, alfa olmanın ne kadar kötü bir şey olduğunu düşünebilmesi gerçekten korkunç bir hayal gücünün ürünü. Aldous Huxley bunu yazarken acaba ülkemizde neler oluyordu diye merak ediyor musunuz? Etmeyin, ben ettim, siz etmeyin. Yok eğer illa ediyorsanız, buyurun 14 Temmuz 1932 tarihli bir akşam gazetesi haberi. Hulusi Bey otomatik meyhane icat etmiş. (Fena fikir de değilmiş aslında)


İthaki’den çıkan kitabın kapağı içerik ile uyumlu görünüyor. Ancak ben satın aldıktan kısa bir süre sonra yeni kapağıyla satışa sunuldu. 11x18 cm ebatlarında olması bence tek kusuru. Ama sayfa sayısı göz önüne alındığında başka çıkar yol yok gibi. Çevirisini Ümit Tosun’un yaptığı kitapta, dikkati çeken çeviri ya da yazım yanlışı ya da başka bir hata ile karşılaşmadım. Unutmadan, önsözü kesinlikle kitabı bitirmeden okumayın. Sanırım eleştirebileceğim tek konu bu. İçerik ile ilgili ağır ipuçları var. Benzer deneyimlerimden ben tuzağa düşmedim ama bilmeyenler için uyarımı yapayım. 

                                                                                             Künye
          • Orijinal Adı: Brave New World
          • Yayın tarihi: Ekim 2015 (12. Baskı)
          • Yazar: Aldous Huxley
          • İngilizce'den Çeviri: Ümit Tosun
          • Ebat: 11 x 18 cm
          • Sayfa: 333
          • ISBN: 9789756902165
          • Goodreads Puanı: 



8 Aralık 2015 Salı

Süleyman'ın Anahtarı ve Şifreleri - Greg Taylor


kitap yorumu, masonlar, dan brown
Saygın gazeteci Tim Russert seçimlerden önce “Meet the Press” adlı programında her iki adaya da Kafatası ve Kemikler topluluğu üyeliklerini sordu. George W. Bush şöyle cevap verdi: Bu, hakkında konuşamayacağımız kadar gizli bir konudur.

Kitaplığıma nereden geldiğini hatırlamadığım bir kitap daha. İşin garibi kitabın kullandığım hiç bir alışveriş sitesinde kaydı yok. Sanki sadece promosyon olarak dağıtılmış gibi.  Goodreads'de Greg Taylor'un yazdığı onlarca kitap varken, Türkiye'de basılmış başka bir kitabı yok.

Önsöz ve içerikten anladığımız kadarıyla Dan Brown'un internet üzerinde açtığı bir yarışma neticesi yapılan bir araştırma sonucu ortaya çıkmış gibi duran bir kitap. Ya da yazar bu isim üzerinden kendi reklamını yapmak istemişte olabilir. Bu kısım biraz yoruma açık. Yarışma gereği Dan Brown, bir takım şifreler ve ipuçları vererek, hayranlarından sıradaki kitabının ne hakkında olduğunu tahmin etmelerini istemiş. Yarışmanın ödülü ne bilmiyorum.

İşte bu yarışmayı takip eden ve aynı zamanda Sub Rosa Magazine'de (böyle bir dergi var mı o kesin değil) baş editörlük yapan, gizli örgütler ve saklı tarihler üzerine araştırmaları bulunan yazarımız da olaya dahil olmuş ve kendi tahminlerinden bir kitap yazmış. Evet, elimizdeki kitap Dan Brown'un sıradaki kitabı (2006 yılı itibari ile) hakkında yazılmış bir kitap. Kulağa garip geliyor değil mi, bence de.

Kitap ilk başlarda internet sitesinde verilen bilgilerden yararlanarak Dan Brown'un kitabı şunun hakkında olabilir, bundan da bahsedebilir şeklinde ilerlerken, sonrasında bağımsızlaşıyor ve yazarın bilgi ve deneyimini ortaya koymaya başlıyor. Hristiyanlık efsanelerinin geçtiği tüm kitap ve filmlerin değişmez temaları olan İlluminati, farmasonluk, gülhaçlılar, tapınak şovalyeleri ve daha bir sürü tanıdık materyalden bahsediliyor. Ne yalan söyliyeyim, yer yer  kulağa son derece ilginç gelen bilgiler var.

kitap yorumu, dan brown. masonlarYazarımız Dan Brown'un o kitabının isminin “Süleyman'ın Anahtarı” olacağını iddia etmiş ve konusu hakkında da bir takım tahminlerde bulunmuş. Ancak benim anladığım kadarıyla o kitap “Lost Symbol” adı ile çıktı. Yani ismi tutturamamış. İçeriğe gelince, yazar Dan Brown kitaplarının alanına giren her şeyden biraz bahsedince, haliyle bir kaç parça benzerlik yakalamış.

Masonluk ve Amerika'nın gizli tarihi ile ilgilenenlere bir şeyler verecek mi emin değilim. Zira sadece Da Vinci'nin Şifresi, Melekler ve Şeytanlar, Büyük Hazine gibi filmleri seyreden biri olarak, bana bile pek çok öğe tanıdık geldi. Ancak iki adet şifre çözme tekniği öğrendim ki, günün birinde masonik bir hazine bulursanız hiç çekinmeden beni arayabilirsiniz.


Mia Basım tarafından hazırlanan kitabın kapağında, içeriğe gönderme yapılarak, masonik sembollerden ucu kesik piramit ve her şeyi gören göz resmine yer verilmiş.  Yukarıda da dediğim gibi basılmamış bir kitap hakkında kitap yazmanın mantığını anlamış değilim. Masonluk ve Amerika'ın gizli tarihi üzerine merakınız varsa ilginizi çekebilir. Onun dışında vakit ayırmaya değeceğini düşünmüyorum. 





5 Aralık 2015 Cumartesi

CCLXXX - Bilimkurgu Mikro Öykü Seçkisi 2015

Bilimkurgu Mikro Öykü Seçkisi"Daha kısa yazacaktım ama yeteri kadar vaktim yoktu"
                                         
Sadece e-kitap formatında kitap yayınlayan Entropol Kitap’ın “mikro bilim kurgu öykü yarışması” Haziran 2015’de sonuçlanmıştı. Katılımcılardan, en fazla 280 karakterden oluşacak bir bilimkurgu öykü yazmaları istendi. Her yazarın en fazla iki öykü ile katılabildikleri yarışmaya 217 yazar, 353 öykü ile katıldılar.

Bu 353 öykü içinden jüri puanına göre ilk seksenin içine girenler, Entropol Kitap tarafından, elbette e-kitap olarak CCLXXX isimli bir seçkide toplandı. Öykülerin aldıkları puan sırasına göre yayınlandıkları kitapta “Adalet” isimli öykümle 26. sırada yer aldım. Ücretsiz olarak paylaşıma sunulan kitaba buradan ulaşabilirsiniz. Öykümün tamamı ise hemen aşağıda;



“Mahkûmu getirdiler. Tecavüz ederek öldürdüğü çocuğun yattığı yatağın yanına yatırıp başına infaz kaskını geçirdiler. İnfaz başlayıp katil çığlıklar içinde kıvranırken çocuğun son anlarında çektiği acıları katile, katilin yaşamını da çocuğa naklettiler. Adalet yerini buldu.”

Aklın Kuşu Uçsun - Ayşenur Yazıcı

kitap yorumu, kitap özeti, postiga, eleştiri
Ağaç yaşken eğilir doğru, ama “dalında duran bir yaprağa” toprağı göstermek istersen, “dalı yere eğmekle” “yaprağı koparıp toprağa atmak” aynı şeyler değildir.

                                                 
                      
“Aklın Kuşu Uçsun” asla listemde olmayan, hatta varlığından bile haberimin olmadığı bir kitaptı. Evet, Ayşenur Yazıcı’yı eskilerden, televizyonda şiir okuduğu günlerden, en son Doğa İçin Çal 2’deki performansı ile hatırlıyorum ama ne yalan söyleyeyim yazarlığı hakkında bir fikrim yoktu. Kendisi ile TÜYAP Kitap fuarında, Postiga Standında, arkadaşım yazar Ümit İhsan’ı ziyaret ederken tanıştık. En başta güzelliği, sıcaklığı ve güler yüzü ile eşim ve beni etkiledi. Biz de bize önerdiği, “Hayat sizi hiç üzmesin” diye imzaladığı, “Aklın Kuşu Uçsun” isimli kitabını aldık. Okudum ve yorumluyorum.

Okudum ve yorumluyorum ama bir yandan da tedirginim. Bir şekilde tanıştığım tüm yazarlarda bunu yaşıyorum. İçimden geçeni dürüstçe söyleyebilmek, ama bunu yaparken kimseyi kırmamak istiyorum. Bu seferde acaba “bu yazarı tanıyorum diye torpil geçmiş olabilir miyim?” diye düşünüyorum. Öte yandan bu kitabı satın alırken bunların hiçbirinin bir anlamı kalmadı. Sağ olsunlar, Ayşenur Yazcı ve Ümit İhsan ile sohbet ederken konu kitap eleştirenlere gelince Ayşenur Hanım bir serzenişte bulundu. Kelimesi kelimesine aklımda olmasa da; “Hep okurlar yazarları eleştiriyorlar. Keşke bizimde okuru eleştirebilme şansımız olsa. Okur, yeterince iyi bir okur olmadıktan sonra yazarın iyi bir yazar olmasının anlamı var mı?” anlamında bir şey dedi. Anlaşılacağı üzere, benim bu blog da bulunan yaklaşık 160 yorumumun çöp olma ihtimali doğdu. Ya ben de iyi bir okur değilsem, ya bu eleştirilerin eleştirel hiçbir değeri yoksa diye uykularım kaçıyor.

Neyse, bu uzun girizgâhtan sonra asıl konuya girelim ve ilk eleştirim gelsin. Ayşenur Hanım bize bu kitabı önerirken bilim kurgu olarak önerdi. Yine facebookta Ümit İhsan’ın “Kıyamet Tarikatı” isimli kitabından bilim kurgu ve Ümit’ten bilim kurgu yazarı olarak bahsetmişti. Ne yalan söyleyeyim ne bu kitabın (son öykü hariç) ne de Kıyamet Tarikatı’nın bilim kurgu türü içinde dahil edilebileceğini pek düşünmüyorum. Sanırım yazarla aramızda bilim kurgu türünün içeriği konusunda bir anlaşmazlık var. Neyse, bu aşılabilir bir konu ve yazar hala çok güzel, sıcakkanlı ve güler yüzlü.

Elimde ikinci baskısını tuttuğum kitap, 6 öyküden oluşmakta. Bu noktada uygun bir yere bir “İçindekiler” kısmı koyulmaması eksiklik gibi geldi. Şart değil elbet ama olsa daha iyi gibi. Kısa öykülerde özet vermek istemiyorum. En ufak, hatalı bir dokunuş benden sonra okuyacak olanın keyfini kaçırabiliyor. Bu yüzden içeriklere değinmeden her öyküden kısaca bahsetmek istiyorum. En sondaki rakamlar da öyküyü diğer altı tanesi arasındaki beğeni sıralamamı gösteriyor. 

Kimsesizler Mezarlığı: Kitabın ilk ve bence en çok şey vadeden öyküsü. Evet, pek bilim kurgu sayılmaz ama gerilim türünde ve başlı başına kitap olarak da yazılabilecek bir hikâye. Hatta kişisel görüşüm, iş bilir bir senarist bu konuyu birkaç sezon rahatlıkla sündürebilir. Lakin sonu biraz acele edilmiş, “hadi bitsin artık” denmiş gibi. Ama başlangıcı ile epey heyecan uyandırdı. 5/6

Zeval ve Hayıf: Gerçekten ilginç bir öykü. Biraz eskilerden, Michael Douglas’ın oynadığı The Game filmi gibi. Galip Tekin, Kenan Yarar ve Ersin Karabulut için harika bir senaryo. 3/6

Mihriban: Bu öykü bana nedense, mahalle ihtiyarlarının anlattığı, cin peri masallarını hatırlattı. Finali itibari ile içimin yağlarını eritti, “oh olsun dedirtti.” 6/6

7 Gün Sukut: Kişisel gelişimi örnekleyen hoş bir öykü. Finali klasik olmakla birlikte Moğolistan’da geçen kısımların betimlemeleri dikkat çekici. Beğendim. Sadece tam hatırlamadığım bir yerde üçüncü tekil anlatım, bir cümleliğine birinci tekile dönmüş. Ya atlanmış ya da ben durumu yanlış algılıyorum. 4/6

kitap yorumu, kitap özeti, postiga, eleştiriHis Paratoneri: Konu itibari ile kitabın en ilginç öyküsü. Neden esas karakter yabancı olmak zorundaydı bilmiyorum. Hatta bizzat yazarın kendisi “macera sadece yabancı romanlarda mı olur?” demişken. Yattığı yatakta kendinden önce yatanların hayatlarını, enerjilerini paylaşan bir adamın öyküsü. 2/6

Koğuş 99: Evet, belki de kitabın bilim kurgu diyebileceğimiz tek öyküsü. Hatta ben çitayı bir tık yukarı kaldırıp distopya diyeceğim. 2090’lı yıllarda geçen, inancın, umudun enerjiye dönmesinden bahseden bir bilim kurgu. Gerçekten iyiydi. 1/6

İnanç görmediğine inanmaktır, armağanıysa inandığını görmektir.


Koğuş 99 hariç diğer öykülerin, özellikle kadınlara daha kolay ulaşacağını tahmin ediyorum. Hikâyelerin romantizmi ve duygusallığı ile Meave Binchy’e benzettiğimi söyleyebilirim. Postiga’dan çıkan kitabın baskısı yine çok kaliteli. Ancak kozmetik reklâmlarından fırlamış ve öykülerden hiçbiri ile bağlantısını kuramadığım kapağı beğenmedim. Bunu yanında benim gibi dilbilgisi cahilinin bile dikkatini çekecek imla hataları var. Yazara “mutlaka bir kitabını daha okuyacağım” diye söz vermesem de “bundan sonraki kitaplarını takibe aldığımı, kapağı, tanıtım yazısı ve konusu ile dikkatimi çeken bir kitabı olursa mutlaka alıp okuyacağımı” söyleyebilirim. Yazardan bahsetmişken size ne kadar güzel, sıcakkanlı ve güler yüzlü olduğundan bahsetmiş miydim? 

24 Kasım 2015 Salı

Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları - Tesla Silahı


çizgi roman, devrim kunter

Vatan, esaretin kara kışından çıkmış Cumhuriyetin baharını yaşarken, memleketin üzerine kırkikindi yağmuru gibi bastırmak ve hatta inkılâpların kalbine yıldırım düşürmek isteyenler vardı. Milletin kutsal değerlerini sahte vatanseverlikleriyle çıkarlarına alet etmeye çalışan vatan hainleri, görünmez ellerin maşası olmuştu. Kayıp bir ihtişamı ararken yozlaşmış bu bir takım fanatikler, halkın bağrında irtica yarası açmak, kardeşi kardeşe kırdırmak için çağın ötesinden bir alet kullanacaklardı: Tesla Silahı.

Ha gayret dedik, fuarın ilk haftasına yetişsin istedik, yetişmedi. İlk hafta olmadı, diyelim ki ikinci hafta oldu, o da olumlu dedik ama o da olmadı. Sakınan göze çöp battı, sayfalar karıştı, lastik patladı, şoför atladı derken ön siparişler ancak dün dağıtıldı. Seyfettin Efendilerin dördüncüsü, Olağanüstü Maceraların üçüncüsü Tesla Silahı, hatalı baskı hediyesi ile birlikte bugün elime ulaştı. İşte yorumum.

Geç oldu, güç oldu ama değmiş. Elimizde süper bir çizgi roman var. Çizgiler daha bir oturmuş; Münevver pek bir güzelleşmiş mesela. Seyfettin daha bir karizma. Renklendirme sanki daha hafif, daha pastel... Gözleri yormuyor, ortamı daha anlaşılır kılıyor. Hikaye kısmı son derece güzel. Devrim'in öykücülüğü en az çizerliği kadar başarılı. Esrarengiz Hikayeler serisinden Olağanüstü Maceralar serisine bağlantılar süper. Resmen artık bizimde amerikanvari bir çizgi roman serimiz var. İster misiniz yarın bir gün, bir kaç farklı Seyfettin Efendi dergisinde birden ilerleyen bir macera serisi takip edelim? Dönemin jargonu ve detaylı gayet güzel incelenmiş. Sadece Seyfettin'in kullandığı "pardon" kelimesinden emin değilim. Ancak o döneme hakim yabancı dilin Fransızca olduğu düşünülürse, neden olmasın diyorum. 

Bir de Sarıkayalı Halil, büyük savaş yüzünden Kırkpınar'ın yapılmadığından bahsediyor, bu doğru. Burada hemen doğru bilinen bir yanlışı düzeltelim. Bu yıl 654.'sü yapılan Kırkpınar Yağlı Güreşlerinin başlangıcından beri gerçekleştiği yer Edirne değildir. Söz konusu efsanenin doğdu yer aslında Yunanistan'ın Samona Köyü merasıdır. Orijinal Kıkrpınar Güreşleri burada yapılırken Balkan savaşları, I. Dünya Savaşı ve Yunan İşgali nedeni ile değişen sınırlar yüzünden güreşler buradan Edirne ve Bulgaristan arasında kalan Virantekke adında bir bölgeye taşınmıştır. Kırkpınar Güreşlerinin günümüzdeki yerine yani Edirne Sarayiçi'ne taşınması 1924 yılına tekabül eder.  Kaynak 1, Kaynak 2. 

Neyse, memleketimin tarihine bir ışık tuttuktan sonra devam edelim.  Çok fazla ipucu vermek istemiyorum ama Türkçe takıntılı Bünyamin'e hayran kaldım. İlk kez belden yukarısı çıplak görünen Seyfettin Efendi'nin süper kahramanları aratmayan fiziği dikkat çekti. Adamım Esad'ın geri planda kalmasına biraz bozulurken, vakurluğu ile şahlanan Aziz takdirimi kazandı. Pehlivan kapışmasının hayal gücümüze bırakılması hayal kırıklığı yaratırken, Cumhuriyet Tarihi olaylarının öyküye uyarlanması iyi geldi. Bir detay daha var ama okumayanların şevkini kırmamak için içimde tutacağım. 

Seyfettin Efendi yayınlarından çıkan kitabın baskı kalitesi bir harika. Hele ki çizgi roman okumasını tükürükle yapıştırılmış Bilkalardan öğrenen benim gibiler için mucizenin kağıda dökülmüş hali. Ancak kapağın internet görselleri daha havalı gibiydi sanki. Emin olamadım. Velhasıl kelam, çok beğendim, bir çırpıda okudum. Tek dileğim, satışların Devrim'i daha onlarca kitap yazıp çizmeye sevk edecek boyutlarda olması. Ha bir de Devrim'in yanıtlamasını istediğim bir sorum var. Biz yazarken Devrim diyerek senli benli konuşuyoruz ama imzalar hep beyefendi, hanımefendi diye atılıyor. Seyfettin Efendi formatına uygun olsun diye mi böyle yapıyor, yoksa adamın hitap şekli mi bu bilmiyorum.Eğer hitap şekli buysa lütfen söylesin, biz de kendisine seve seve Devrim Bey diye hitap edelim. Sevgiler, saygılar, Türk çizgi romancılığı adına başarılar... 


22 Kasım 2015 Pazar

Kıyamet Tarikatı - Ümit İhsan

kitap özeti, satanizm, yorumu, pdf
Belki de birini çok sevdiğini göstermenin başka bir yolu da onun gidişini kabullenmekti. Onu o kadar çok sevmiştim ki, gidişinin önünde durmadım. Yalnızca kabul ettim terk edildiğimi ve kendi yalnızlığımın içine geri döndüm.
              
   


 Ümit İhsan’la tanışmam, çok zaman önce okuduğum 6 Üstü Hikaye isimli kitapla olmuştu. İçinde altı hikayeyi barındıran kitapta en beğendiğim hikaye, Ümit İhsan’ın yazdığı “Kıyamet Tarikatı” isimli hikayeydi. O zaman, "keşke hikaye değil, roman olsaydı" şeklindeki yorumumun ardından, yazarın "çok yakında kitabı çıkacak" mesajı gelmişti. O gün bugün çıkmasını bekliyorduk. En nihayetinde fuara yetişti, hem sanal ortamdan tanıştığım yazarla el sıkışma hem de imzalı kitap alma fırsatım oldu. İşte, Kayıp Ruhlar Serisi’nin ilk kitabı Kıyamet Tarikatı.

Dediğim gibi kitabın demosu 6 Üstü Hikaye’de mevcut. Ancak kısa bir özet geçmek gerekirse, isimden ve arka kapak yazısından da çıkarımda bulunabileceğiniz gibi şeytanla işbirliği yapan bir tarikat ile tarikatın işledikleri cinayetleri çözmeye, katilleri yakalamaya çalışan cinayet masası üzerinde dönen bir hikayemiz var. Bu arada kitap her ne kadar üçleme olarak planlanmışsa da, ilk kitap itibari ile havada kalan bir durum yok. Macera başladığı gibi nihayete eriyor. 

İstanbul Cinayet Büro’nun başarılı baş komiseri Ferhat Yaman’ın başı ölülerle derttedir. O gün hangi cinayet mahallini incelese, maktul geceleri rüyalarına girmekte, Terk Edilmiş Vücutlar Alemi’nde huzura ermek için ondan yardım istemektedir. Kabuslarla dolu hayatını bir de başarısız bir evlilikle süsleyen Ferhat, çareyi mesleğine sığınmakta bulmuştur. Ferhat ve yardımcısı Tugay, bir otel odasında intihar süsü verilmiş bir cinayetin ardından, bugüne kadar hiç karşılaşmadıkları bir tezgahın içine düşerler.  

Başlarda oldukça ağır ve boğucu bir anlatıma sahip olan kitap, dokuzuncu bölüm itibari ile hızlanmaya başlıyor. Bu noktaya kadar karakterin iç dünyasına yoğunlaşan kitap, asıl olaya yöneliyor.  (Bu arada Allah Zeynep’in ocağına ateşler salsın. Kitabı da, komiserim Ferhat’ı mı da ziyan etti. Hatta onun yüzünden, en iyi yardımcı karakter adayı Tugay bile fırça yedi.) Yükselen aksiyonla birlikte doğallaşan anlatım sayesinde kitap sizi sarmayı başarıyor. Dozunda verilen ansiklopedik bilgiler, yerinde ve layıkıyla edilen usturuplu küfürler, yazarın dilindeki doğallık ve sadelik son derece başarılı. Küfür ve bir takım fiillerin kullanımı ile içimde Edirne ve Eskişehir ağızlarının benzer olduğu hissi uyandı. Ayrıca benzer fantastik kurgular sadece kitabın kahramanları içinde dönerken, Kıyamet Tarikatının tüm İstanbulluların şahit olduğu doğa üstü bir olay içermesi ile de ayrıca takdire şayan. Sadece final sahnesinin ardından bir gün yada bir kaç zaman sonrasında karakterlerin ferahladığı, devam kitabının başlangıcının nasıl olacağına dair okuru düşüncelere sevk eden kısa bir bölüm daha ilave edilse nasıl olurdu diye düşünüyorum. 


kitap yorumu, özeti, pdf, satanizm

Tüm bunlara  rağmen, Kıyamet Tarikatı'nın ilk dokuz bölümünde aşırı sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Öyle ki  yorumlamak bir tarafa, yarım bırakacak hale geldim. Ferhat Komiserin aşk acısı, psikolojik travmaları, olay tahlilleri, irdelemeleri yeminle beni canımdan bezdirdi. Tüm bunlara bir de yazarın anlatımı kuvvetlendirmek için başvurduğu devrik cümleler, şiirsel tasvirler eklenince çıldıracak gibi oldum. Misal, karakterlerin sevişmesi üç sayfa sürdü ama bir kere "meme" kelimesi bile geçmedi. Yanlış anlaşılmasın kötü demiyorum. Ama kitap, ismi, kapağı, arka kapak ve tanıtım yazısı ile tamamen genç okur kitlesine hitap eden, aksiyon dozu yüksek, kafa dağıtmak için okunacak, insanı rahatlatacak bir kitap imajı veriyor. Oysa bir bakıyorsun, ilk dokuz bölüm Dostoyevski… Şimdi ben korsandan oyun havaları cdsi istesem, içinden “Beethoven Karışık” çıksa, “Yaşasın, oyun havası diye aldım meğerse Beethoven'miş” der miyim, demem. Bu da onun gibi bir şey. 

Aklıma gelmişken 37. sayfadaki cümleyi, yukarıda kendi yorumumla alıntıladım. Haddim değil ama son okuyanlardan biri ben olsam, bu şekilde önerirdim. Bakalım Ümit beğenecek mi? Merak edenler için yukarıdaki alıntının kitaptaki asıl hali şöyle; "Belki de birini çok sevmenin bir başka şekli onun gidişini kabullenmek, onu o kadar çok sevmiştim ki, gidişinin önünde durmadım, yalnızca kabul ettim terk edildiğimi kendi yalnızlığımın içine geri döndüm" (Bu arada noktalama işareti kullanımı da aslındaki gibi. O konuya aşağıda zaten değineceğim)

Kitap Postiga Yayınlarından çıkmış. Kapağı çok beğendiğimi bizzat yazara da söylemiştim. Yine söylüyorum. Tek kelime ile süper. Ayrıca yerli kapak tasarımlarda pek görülmeyen, ön kapaktan arka kapağa doğru devam eden ana tema ile nadide. Bunun yanı sıra, kapağın içe katlanan kulakçıkları ve kendinden müteşekkil ayraç ilavesi ile çok şık. Ancak aynı şeyi editorya için söyleyemeyeceğim, imla ve yazım yanlışları ile yerlerde sürünüyor. Editörün virgül kullanımındaki cimriliği bir tarafa, “telaş” yerine “talaş” kullanımında ısrarı korkunç.

Yukarıda da bahsettiğim gibi, kitabın sunumunun hedeflediği kitle ile yazarın ilk dokuz, on bölümde hitap ettiği kitle arasındaki uyumsuzluk sorun çıkarmazsa önü açık bir kitap. Kendi adıma devam kitaplarını merakla beklemekteyim. Yine de, yazarın daha önce okuduğum ve hayran kaldığım “Ben Melek” isimli kitabındaki tadı bulamadım. Belki de o kitaptaki tadı başka bir kitapta bulmanın imkânsızlığındandır; bilemem. 


                       Kitabın Künyesi


  • Yazar: Ümit İhsan Yaşar Şengür
  • Ebat: 14 x 21 cm
  • Sayfa: 384
  • ISBN: 9786058410350
  • Yayın tarihi: Ekim 2015
  • Goodreads Puanı: 












19 Kasım 2015 Perşembe

Edirne Adı Nereden Geliyor, Edirne'yi Kim Kurdu

edirne, efsane, şehir adları
Truva Savaşı'nın kumandanlarından Agamemnon'un oğluydu Orastes. Agamemnon, gemileri ile Truva Savaşı'na katılmak üzere hareket etmeden önce farkında olmadan kutsal bir geyiği de vurmuştur. Buna kızan tanrılar ünlü komutanı cezalandırırlar ve yelkenleri dolduracak rüzgârları durdururlar. Gemileri hareket etmeyen Agamemnon günlerce tanrılara yalvarır ve geyiği bilmeden vurduğunu söyler ve affedilmesini diler. Tanrılar tek bir şartla O'nu affedip rüzgarları serbest bırakacaklardır.

Agamemnon'dan biricik güzel kızı İfigenia'yı kurban etmesini isterler. Ünlü komutan savaş sonrasında tanrıların bu istediğini yerine getirir ve kızını kurban eder. Kızının ölümüne çok üzülen anne Klytamaestra, Agamemnon'u bir daha affetmez ve savaş bitiminde erkek kardeşi ile bir olup ünlü komutanı haince öldürür.

Çocuk Orestes, bu cinayetin ardından saraydan alınıp başka bir yerde büyütülür. Yetişkin olduğunda da saraya geri gelir. Gelenek gereği amcası ve annesini öldürerek intikamını alır. Anne katili olduğu için çok büyük bir suç işlemiş, öç tanrıları peşine düşmüştür. Bu suçtan arınmak için de tanrılara yalvarmaya başlar. Tanrılar iyi bir genç olan Orastes'in bu durumuna üzülürler ve anne kanıyla kirlenen ellerini üç nehrin birleştiği yerde yıkarsa, affedilip günahından arınacağını kendisine bildirirler.

edirne, efsabeYıllar süren uzun bir yolculuğa çıkan Orastes, sonunda enez taraflarına gelir ve burada bir balıkçı ile arkadaş olur. Bu balıkçı üç nehrin birleştiği yeri bildiğini ve kendisini oraya götüreceğini söyler. Küçük yelkenli bir gemi ile Saroz Körfezi'nin ılık rüzgarlarını arkalarına alarak birlikte bir nehir yolculuğuna çıkarlar. Günler sonra Arda, Meriç ve Tunca nehirlerinin birleştiği yeri bulurlar.
"İşte burası" der balıkçı. Küçük yelkenli gemiden suya atlayan Orastes, burada yıkanarak günahlarından arınır. Bunun üzerine öç tanrıları da kendisini affeder. Orastes, bir daha geri dönmez ve çok sevdiği bu topraklarda küçük bir kasaba kurarak buraya Orestia adını verir. Edirne şehri işte bu Orestia kasabası etrafında büyüyüp gelişir.

Not: Bu efsane, Enver Şengül'ün Darüşşifa Delilik Mevsimi isimli kitabından alıntılanmış olup, Edirne'ye ait bu efsanenin kitabın 22. sayfasına denk gelmesi güzel bir tesadüftür. 

10 Kasım 2015 Salı

Dünyanın Gölgesi - Beth Revis

Fakat ölüm o şekilde çalışmıyordu. Birinin sizi sevmesini ve gitmenizi istememesini önemsemiyordu. Sadece alıyordu. Elinizde hiçbir şey kalmayana dek almaya devam ediyordu.                                                                                                           

Demek ki neymiş? Büyük lokma yiyecekmişsin ama büyük laf konuşmayacakmışsın. Alıp okuyanlara hor baktığın, kim okur ki bunu diye düşündüğün kitabı, hiç anlamadan kakalıyıverirler adama.

Gerçekten nasıl oldu anlamadım. Edirne Kitap Fuarını dolaşırken, Ekmekçizade Ahmet Paşa Kevransaray’ının atmosferinden olsa gerek, kötü yanıldım. Bir kere kapak resminden belli. Ergen serisi, bizim zamanımızın Hülya Avşar, Sibel Can’lı kartpostallarını andıran, cinsellik temalı bir kapak. Benim böyle basit şeylerle işim olmaz demek istiyorum ama sanırım kapak amacına ulaşmış. Zira kapakta yazan “Evrenin Ötesi Üçlemesi -3-“ yazısını görememenin başka bir açıklaması olmaz. Eve gelince fark ettim. Ama bitti mi, bitmedi?  Gidip değiştirme kararıma, karım “Bunu oku da beğenirsen ilk ikisini de alırsın” deyince ona da tamam dedim. Böyle bir şeye nasıl tamam dediğimi de anlamıyorum. Sonunu bildiğim serinin ilk iki kitabını neden alayım ki? Neyse, bunlar hep sonradan kafama dank eden konular. Netice itibari ile anladım ki; sandığım kadar akıllı değilmişim.

En baştan şunu söyleyeyim, üçleme  olmasına rağmen, tek başına da okunabilecek bir kitap. Önceki kitaplara göndermeler elbetteki var ama boşlukları doldurmak çok zor değil.

Kitap, aslında çoğu bilimkurguda ele alınan bir tema üzerine kurulu. Kaynakları tükenen dünya, yaşanacak yeni bir gezegen aramakta. Bunun güncel örneklerini Avatar ya da Yaşlı Adam’ın Savaşı serisinde görebilirsiniz. Dünyadan gönderilen uzay gemisi Godspeed, yaklaşık 300 yıl sonra Centauri-Dünya’ya varmıştır. Doğal olarak bu süreç içerisinde gemide doğup, büyüyen ve ölen birkaç nesil yetişmiş. Elbetteki bu süreç içierisinde gemide bir sürü şey ters gitmiş. Ayrıca yenidünyaya varmakla da kalmıyor. Orada da bir sürü yeni sorunla karşılaşıyorlar. Ancak harika bir incelikle, yazarın diğerlerinde hiç görmediğim bir bakış açısına hayran kaldım. Bahsi geçen 300 yıllık yolculuk sırasında, dünyanın daha hızlı bir yolculuk şekli keşfetmesinden ve ilk gemiyi sollayacak başka bir gemi yapması neden mümkün olmasın? Gayet mantıklı ve gezegenler arası yolculukta yepyeni bir pencere açacak bir fikir. 

Yazarlar, kitap yazarken bunu bilinçli olarak mı yapıyorlar bilmiyorum. Kitapları bir kaç sayfalık kısa bölümlerle ayırıyorlar. Bu kitapta da bölümler kısa tutulmuş. Bu da okumayı son derece hızlandırıyor. Bölümler sırasıyla, kitabın iki ana karakteri Amy ve Çırak’ın ağzından anlatılmış. Bu arada kitapta Türkçe’ye çevrilen tek özel isim Çırak. Özel bir nedeni varsa bilmiyorum. Belki önceki kitaplarda bir açıklama vardır.Ama eğer bir nedeni yoksa, kötü bir tercih olmuş.


Kitap Olimpos Yayınları’ndan çıkmış. Kitaplığımda Olympos logolu bir kitap daha var ama sanırım ikisi aynı yayın evi değil. Çeviri genel olarak kötü, hatta çok kötü. Ancak daha önce, başka yorumlarımda da belirtmiştim, ben suçu çevirmende aramıyorum. Beyni, Türkçe-İngilizce arasında gidip gelen bir insanın şaşırması, yanlış yorumlaması, hatalar yapması son derece doğal. Ayrıca tam bilmiyorum ama zannedersem parça parça çevridikleri için tüm kitabı bir bütün halinde değerlendirme imkanları yok. Çeviri tamamlanınca baştan sona bir kere daha okuduklarını da zannetmiyorum. Ama editör denilen mesleğin bu işi yapıyor olması gerek. İç kapaktaki künyede redaksiyon yapan birinin olduğu iddia edilmiş ama kitabın redakte edildiğine dair bir belirti yok. Yazım yanlışı olmayan tek sayfa bile yok diyebilirim. Hepsi bir tarafa, kelime, imla, çeviri hatası olan çok kitap okudum ama hayatımda ilk defa bölüm numaraları yanlış yazılan bir kitapla karşılaştım. Bölümler, 1: Amy, 2: Çırak, 3: Amy diye karakterler arasında sırayla gidiyor. Daha doğrusu gidemiyor. 3: Amy’den sonra tekrar 3: Çırak geliyor ve oradan 5: Çırak’a atlıyor. Benzer şekilde 62: Çırak bölümünden sonra 63. başlık açılmayı unutulmuş. Amy’a ait olması gereken bölüm Çırak’ın bölümün altına yapıştırılmış. Sonra hiçbir şey olmamış gibi 64: Çırak ile devam etmiş. Edisyon gerçekten korkunç. Aslında boş zaman doldurmak, kafa boşaltmak için son derece uygun olmasına rağmen, resmen katledilmiş bir kitap. 

Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman, kitabının konusu, dünyanın gölgesi, evrenin ötesi, pdf oku, pdf indir, kitap yorumu, kitap konusu. Kitap özeti

20 Ekim 2015 Salı

Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar

Bilgi doğru olmak zorundadır ve bilgin, hata yapmaktan ölümden korkar gibi korkar.       
Aslında pek ilgimi çeken bir kitap değildi. Ancak çizgi romanı çıktıktan sonra çizgi romana yönelik “muhteşem aslına” yakışmadığı yönündeki eleştiriler üzerine dikkatimi cezp etti. Edirne Kitap Fuarında görünce de “hadi” dedim “gün bugündür” ve aldım. Almaz olsaydım…

Şimdi yaklaşın, sanırım internet ortamlarındaki en aykırı yorumlardan birini yapacağım. Kusura bakmayın ama başıma bir iş gelmeyecekse ben beğenmedim. Tamam, gerçekten harika bir dünya, muhteşem bir konsept üstüne kurulu. Neredeyse  “Orta Dünya” kuracak bir zemin hazırlanmış. Ancak anlatım öyle ağdalı, öyle süslü ki keyif kaçırıyor. Hoş eda, hoş seda, pür eda, pür cefa gırla. Girizgah çok uzun, asıl macera çok geç başlıyor, saçma sapan bir yere gidiyor, birden bire bitiyor. Anlatıma kısa bir örnek:

Kurtubi’nin tezkiresinde Mağrip illerinden çıkıp geleceği bildirilen, hilye-i şerifi bütün âlimlerce malum Mehdî’yi Kıyametin o yetmiş kûsur alametinden birini, Deccal’ın bayrağı altında toplanan kafirler ve aklı çelinmişlerle savaşıp onları yenecek olan o kurtarıcıyı, Kehanet Aynası’nın gösterdiğine göre Hesap Günü’nden bir yıl önce ve yedinci dolunayda kente batı kapısından girecek olan  o Büyük İnfazcıyı bekleyen Ebrehe…

Doğru tahlil ettiysem konu 1681 yılı civarlarında geçiyor. Aradım, mamafih bulamadım. Elif Şafak’ın Mevlana’ya domates yedirmesine demediğini bırakmayanlar, İhsan Oktay Anar’ın adamın birinin kakasından domates çekirdeği çıkarmasına tek kelime etmemişler. (Ulan elif Şafak’ı bile savundurdunuz ya bana) Ayrıca Ebrehe demişken, Ebrehe'nin peşinde olduğu şey, özellikle de Uzun İhsan Efendi'nin düşünde canlandırdığı dünya... Bence çok daha derin işlenmesi gereken konulardı. 

Ancak değinmeden geçemeyeceğim, kendi adıma her zaman hayalini kurduğum saray dışında gelişen bir Osmanlı hikayesi olması nedeniyle takdir ettim. Neredeyse hiç padişah muhabbeti yok. Zaten ismi bilem geçmiyor. Bu açıdan harika.


İletişim Yayınlarından çıkan kitap güzel bir kapağa ve ender görülen bir kapak rengine sahip. İletişim Yayınlarında sıklıkla görmeye başladığım kapaktaki hâkim renkle aynı renkteki iç kapaklar güzel. Dediğim gibi ben beğenmedim ama hakkında benden başka da olumsuz yorum göremedim. Tercih sizin. Belki bana hitap etmiyordur demek istiyorum. 




Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman, kitabının konusu, ihsan Oktay anar, puslu kıtalar atlası, konstaniyye , pdf oku, pdf indir


12 Ekim 2015 Pazartesi

Hayvan Çiftliği - George Orwell


 Bütün hayvanlar eşittir. Ama bazıları öbürlerinden daha eşittir...
Turuncu arkadaşım Burcu sayesinde Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü okuduğumdan beri (Burcu'nun bana okuttuğu bir diğer kitap Yüzyıllık Yalnızlık'tır, bir teşekkür de onun için) Hayvan Çiftliği'ni de okumayı düşünüyordum. Yanılmıyorsam çizgi filmini seyretmiştim daha önce. Bir de sağda solda sık sık değinilmesinden olsa gerek, bölük pörçük aklımda bir şeyler vardı.

Hikaye bu ya, çiftçinin zulmüne isyan eden hayvanlar, yönetimi ele geçiriyor ve kendilerine başkan olarak domuzları seçiyor. Aslında seçmek demek de pek doğru değil. Domuzlar başkan oluyor. Ancak gel gelelim hayvanlar eskisinden çok daha ağır koşullarda yaşamaya başlıyor. Domuzlar, hayvanların nefret ettikleri insanlardan çok daha zalim bir yönetici olup çıkmışlardır.

İnsan üretmeden tüketen tek yaratıktır. Süt vermezi yumurta yumurtlamaz, sabanı çekecek gücü yoktur, tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. Gene de tüm hayvanların efendisidir.

Kitap rahatlıkla ortaokul seviyesindeki çocuklara “güç zehirlenmesi” dersi olarak okutulabilir. Zira kapağı, sayfaların arasına çizimlerin yerleştirilmesi, karakterlerin hayvanlardan oluşması, anlatımın sadeliği ve hatta “Bir peri masalı” alt başlığı ile ortam buna müsait. Ancak alt metinlerle korkunç bir eleştiri var. Hayali düşmanlar, ben öyle demedim, böyle dedimler, ağlayarak açıklama yapan yardımcılar, kim ne derse desin aynı nakaratı tekrarlayan şakşakçılar... Hepsi çok tanıdık. Tüm bunların yaşandığı bir ülke biliyorum; adı dilimin ucunda ama bir türlü çıkaramıyorum, hatırlayınca burayı düzenlerim. Bu hali ile kitabın 1943'de yazıldığına inanmak güç. Bu kadar mı güncel ve gerçekçi olur. Eğer söylendiği gibi Stalin eleştirisi ise, neden insanlık hiç ders almıyor. Dönüp dönüp aynı şeyleri bir daha yaşıyoruz. Anlamak mümkün değil.

Kuşkusuz, şimdilik, tayınları yeniden ayarlamak zorunda kalmışlardı. (Squealer, hiçbir zaman “kısıntı” sözcüğünü kullanmıyor, “yeniden ayarlama” demeyi yeğliyordu.

Kitabın başında yazar ve çevirmenin kısa özgeçmişleri var. Bunu seviyorum. Kitabı kaliteli gösteriyor. Özgeçmişlerin ardından çevirmen Celâl Üster'in uzun, aynı zamanda iddialı bir giriş yazısı var. Hatta çevirmen İnkılap Yayınları'nın çevirisi için eleştirmeye değer dahi bulmamış. Lakin kendisi de “korkuya kapılmak” yerine “ürküye kapılmak” gibi ürkünç bir tabir kullanmasının yanı sıra bir cümleyi de şöyle kurmuş “Banknotlar sahte çıkmıştı! Frederick keresteleri anafordan almıştı.” Anafordan almak deyimini bilen varsa bana da söylesin. Edebimle özür dilemeye hazırım.

Kitabın kapağı dediğim gibi sanki yaşı küçük bir kitle için hazırlanmış izlenimini uyandırıyor. Bunun dışında iç kapaklar, baskı, her şey şahane. Sadece sayfalar arasındaki çizimlerin sahibi belirtilmemiş; bence bu büyük eksiklik. Bunun dışında, 150 sayfadan ibaret mükemmelliği ve sadeliği ile bir kaç saat içinde okunabilecek harika bir eser. 

Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman, hayvan çiftliği, george orwell, sosyalizm, stalin, kitabını indir, kitabını oku, kitabının özeti, pdf,




 
UA-57355180-1