8 Temmuz 2015 Çarşamba

Çıplak Ayaklıydı Gece

Ahmet Ümit seanslarıma devam ediyorum. Resmen keşişler gibi çile dolduruyorum şerefsizim. Kitap 14 öyküden oluşuyor. Bu öykülerden ilk beşi 80 döneminin solcularının acılarını, korkularını, bu ülke için ne kadar büyük fedakârlıklara katlandıklarını, neyse ki içlerinde hiç kötülük olmadığını, aslında tanısak, hepsinin iyi çocuklar olduğunu falan anlatıyor. Diğer öyküler Nevzat’ın başrolde olduğu polisiye! öyküler.

Kitabın bana en büyük faydası ÖSYM kurullarının paragraf sorularında kullandığı paragrafları nereden bulduğunu öğretmesi oldu. Özellikle ilk bir kaç sayfada her an bir yerde biri çıkıp “Yukarıdaki paragrafta yazarın içinde bulunduğu hangi ruh haline yer verilmemiştir?” diye soracakmış gibi geliyor. Buyurun bakınız; S:17 “Artık bu evi sevmiyorum; bu geniş salonu, aynalı dar antreyi, loş mutfağı, yazları fırın gibi sıcak, kışları buzdolabı gibi soğuk olan bu küçük odayı; bu küçük odada uyumayı, uyanmayı, yerdeki sarı çiçeklerle kaplı halıyı, açık kahverengi mobilyaları, dantelli tül perdeleri sevmiyorum. Duvardaki resimler bir şey anlatmıyor bana. Seramik saksılardaki çiçekler sevinç taşımıyor, kitaplar somurttukça somurtuyor karşımda”

Yine ilk beş öykünün başına küçük birer alıntı serpiştirilmiş, en ilgimi çeken, hayranlığımı cezbeden “Ölümün Hükmü Yok” isimli öykünün başında yer alan, Dylan Thomas’ın yazdığı ve Bülent Ecevit’in çevirisini yaptığı şiir oldu. Eskiden ne güzel günlerimiz, şiir çevirisi yapacak kadar naif, kültürlü devlet adamlarımız varmış.

Öykülere dönecek olursak, diyaloglar her zaman ki gibi yapay. Az önce bahsettiğim öyküde iki işkenceci polis, gözleri bağlı mahkûmu sürükleyerek götürürken polislerde biri “Kahramanımıza bakın, nasıl da rüzgara tutulmuş yaprak gibi sallanıyor…” gibisinden bir cümle kuruyor mesela. Şu cümleyi kuran adam polislik mi yapar? Üzülme devrimci arkadaş, işkencecin en az senin kadar entelektüel. Amaçladığın devrim inceden işe yaramaya başlamış, hatta devrimin etkileri poliste bile görülmeye başlamış ama polis farkında değil.

“Bazı cinayetlerin aydınlatılması polisin çabasına değil, siyasi iktidarın tavrına bağlıdır. Elinizde ne kadar ipucu, ne kadar somut kanıt olursa olsun hiçbir yararı olmaz.”

Nevzat’ın adının geçtiği öyküler, romanlara kıyasla daha derli toplu, ne yalan söyleyeyim daha okunur vaziyette. Demek ki konu uzadıkça suyu çıkıyor. Ancak her zaman dediğim gibi kendini “Türkiye’nin önde gelen polisiye yazarlarından biri” olarak lanse ettiren biri için çılgın hatalar var. Mesela olay mahallinde, cesedin yanı başında,  sigara yakan, külünü aynı odanın içindeki bir küllüğe döken bir komiser var. Olay yeri disiplini, delillerin ne olacağı kimin umurunda. Başka bir öyküde kesik bir bacak ve kanlı bir gecelik var. Adli Tıp sadece bacak ve gecelikteki kan grubunun aynı olduğuna dair rapor veriyor. Hem de ikisinin aynı kişiye ait olup olmadığını tespit etmek gibi bir seçenek varken.

Nerdeyse her cinayet şans, kader talih, tesadüf, bin bir imkânsız olasılığın üst üste gelmesi sonucu çözülüyor. Çok afedersiniz tabiri caizse Nevzat’ın kıçından bal akıyor. “Hele Siyah Taşlı Yüzük” hikâyesinde geçen olayı bir gün bir muhabbette nasıl çözdüğünü anlatsa kimse inanmaz. Resmen avcı muhabbeti yapıyor muamelesi görür. Polisiye hikaye değil, fantastik hikaye olsalar, ancak bu kadar imkansız olay birbiri ardına denk gelir.

 Kapak güzel. Doğan Kitap’ın standart Ahmet Ümit tasarımı. Turuncu-siyah sırt yasarımı, siyah arka kapak. Ön kapakta illüstrasyon hoş. Arka kapakta iki adet yorum var, bildiğin coşmuşlar, inanmayın. Kısa, basit, amaçsız bir kitap sevmedim, bir şey öğrenmedim. 

Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman  Ahmet Ümit, polisiye, çıplak ayaklıydı gece, en iyi polisiye yazarı, kitabını indir, kitabını oku, kitabının özeti, pdf,


0 yorum:

Yorum Gönder

 
UA-57355180-1