Her kötünün içinde bir iyilik,her iyinin içinde de bir kötülük vardır. İnsan sadece görmek istediğini görür.

15 Ekim'den itibaren tüm kitap satış noktalarında

Geziyoruz biz

Hep okuyacak değiliz ya


29 Ocak 2015 Perşembe

Ay Büyürken Uyuyamam

Türkçe
276 s. -- 3. HamurCiltsiz -- 14 x 20 cm 
İstanbul, 2007
 2. Edirne Kitap Fuarından hem katılımcılara teşvik hem de kitaplığımda duayen bir yazarın kitabı olsun diyerek aldığım bir kitap. Lakin hata etmişim. Muhtemelen çok daha iyi kitapları vardır üstadın. 

Kitapta 26 tane öykü var. Öyküler başlarken sımsıcak köy tasvirleri ile (genelde Ege, çoğunlukla İzmir) başlıyor. Hani şu bizim zamanımızda ortaokul - lise Türkçe kitaplarındakiler gibi. Gelgelelim öyküler tamamen soft erotik. Edebi kaynakların çoğunda, fularlı abiler "yazar burada taşralı kadınların acılarını, yaşadığı baskıları, cinsel dünyalarının karanlığını..." diyerek methiyeler düzmüşse de 
ben aynı olgunlukta değilim maalesef. O yorumları okumasam hayatta da aklıma öyle bir yorum yapmak gelmez. Kaldı ki  uygulamada her yerde kitabın müstehcen yönü ön planda. Hatta öykülerden birisi kitapla aynı isimde filme çekilmiş, filmin konusu, google görselleri ortada... 

Hikayelerin çoğunda bir punduna getirip, kocasını aldatan kadınların öyküleri, çoğu zaman kadınları haklı kılan gerekçelerle anlatılıyor. Dahası kocalarının anlayışları, sevgilerinin büyüklüğünden affedişleri dikkat çekiyor. Ha bir de hiçbir öyküde çirkin kadın yok. Hepsi birbirinden güzel. 

İlk hikayeler aşırı itici olsa da sonraki hikayelerde seviye giderek yükseliyor. Müstehcenlik azalırken, anlatımın güzelliği, konunun derinliği ön plana çıkıyor. İlk öykülerde durum iyice vahim. "İğneci" diye öykü var be. Hem gerçek hem mecazi anlamıyla adam iğneci. Öte yandan insanımızın "başkasına verir talkımı, kendi yutar salkımı" anlayışı masaya yatırılmış diyebilirim. Başkalarına ahlak dersi verip her türlü ahlaksızlığı yapanlardan da bahsedilmiş. Kimseye yakalanmadıkça istediğiniz yapmak serbest. Ayrıca medyada çok az bahsedilen, çocuk gelinlerden (ki bu konudan da bahsedilmiş) tartışma sırası gelmeyen çocuk damat konusuna bile taa o yıllarda (1969) değinmesi başarılı.

 Diline, anlatımına diyecek bir söz yok. Zaten yazarın dil konusundaki başarısı adama diz çöktürecek cinsten. (ekşi sözlük narkissos'tan alıntı: tdk nın türkçe sözlüğünde 793 örneği olan kişi)Sanki tdk'nın temelleri Necati Cumalı'nın kelime hazinesi üzerine kurulmuş gibi. Bu kelimeler hangisidir bilmesem de, bu kitaptaki öykülerinde "hatırlamak, aklından geçmek, gözleri önüne gelmek" gibi anlamlarda kullandığı "ansımak" kelimesine hayran kaldım. 

Özellikle Halim Gelecek, Uzun Bir Gece ve Aylı Bıçak isimli öyküleri beğendim. Taşra tasvirleri kusursuz olmakla birlikte sık sık bahsedilen "poker oynama" konusuna takıldım. O yıllarda poker bu kadar popüler bir oyun muydu ki?


Cumhuriyet Kitaplarından çıkan kitap dizgisi, baskısı, imlası ile kusursuz. Kitabın kapağında ay ışığı altında uyku tutmadığı için sahilde kayaların üstünde çırılçıplak oturan bir abla var. Üşütecek Allah korusun. Son olarak yazarın 2001 de ay tutulmasının olduğu bir günde vefat etmiş olması da enteresan bir ayrıntı olarak burada dursun. Ancak yine de denk gelirse bir göz atın, illa okuyacağım diye uğraşmayın diyeceğim bir kitap.






Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman öykü, ay büyürken uyuyamam, müstehcen, erotik, öyküler Necati cumalı okusanda olur okumasan da




18 Ocak 2015 Pazar

Ben Melek


"Şimdi o hayaller çok uzak; meğer ne kolaymış hayal kurmak ve ne zormuş o hayallere hayat vermek, şimdi çok iyi anlıyorum." 


Ümit İhsan tesadüfen tanıştığım bir yazar ve Ben Melek'te kitapları arasından tesadüfen seçtiğim biri. Ve bu tesadüfler olmasa ben, böyle kaliteli bir yazardan habersiz, kitap okuruyum diye ortamlarda gezip duracaktım. Hayata bak. Olmayacak kitaplar, sahillerde, plajlarda herkesin elindeyken böylesi bir kitap kıyıda köşede kalsın. 

Yazar, yakın çevresinden, 1980 yılında geçen gerçek bir öyküyü kaleme almış. Kocası Ballıdağ Göğüs Hastalıkları Hastanesinde tedavi gören Hilmiye, karnında büyüyen ve babasının akıbeti belli olmayan bebeğini aldırıp aldırmamak arasında bir karar vermeye çalışırken; ev sahibinin oğlu Kemal, vurulmuş ve ölümle pençeleşmektedir. 


Başarılı bir dönem romanı olmasının yanı sıra yazarın dilindeki sadelik dikkat çekici. Hikayenin gerçek tarihinde 40 günlük olan yazarın o tarihe ait anlatımları, gözlemleri çok iyi. Sırıtan hiç bir anlatım, o güne yakışmayan ya da o zamanlarda kullanılmayan hiç bir kelime yok. Anlatım tekniği olarak daha önce sadece Fakir Baykurt'ta gördüğüm ve hayran kaldığım -tam adını bilmediğim- bir teknik kullanılmış. Hikayeyi okura hep aynı kişi değil de, sahne değiştikçe sahnenin baş rolündeki karakter anlatıyor. Bu şekilde bence kendinizi hikayenin çok daha içinde hissedebiliyorsunuz. Bir gün kendi başıma bir şeyler  yazacak seviyeye gelebilirsem mutlaka bu tarz bir şey deneyeceğim. 

Yazar, kitabı yazarken, kitapta geçen karakterlerin çoğuna ulaşmış, konuşmuş, bilgi almış. Anlatımın başarısına muhakkak bunun da katkısı vardır. Bu arada tam adı Ümit İhsan Yaşar Şengür olan yazarın isminin neden bu kadar uzun olduğunu yine hikayenin içinde öğreniyoruz. Ha bir de kitap sadece 144 sayfa. Ama tam olması gerektiği kadar yazılmış. Yoksa bu hikayeyi en az 500 sayfa sündürebilecek yazarlar var. Bu açıdan da bakınca kitabın ticari değil, karakterlere bir saygı duruşu niteliğinde olduğunu söyleyebilirim. 

Öte yandan kitabı beğenmedim. Banane arkadaş. 35 yaşında adamım ben. Gözlerim dolu dolu, boğazımda koca bir yumruyla kitap okumak zorunda mıyım ben? Hele bir de Dilek var üç yaşında. Ilgın kadar. Arkadaş kim bakıyorsa bu işe romanlarda küçük kız çocuklarının kullanılması yasaklansın. Dayanamıyorum. "Anne kardeş" diye ortalarda dolanıyor. O değil ikinci çocuk hakkındaki fikirlerimle oynuyor. Tövbe yarabbim. 

Kitap, artık bu işi bırakan Naviga tarafından yayınlanmış ve her ne hikmetse yazılar iki yana yaslanmamış. Fakat umrumda değil. Kapakta doğru tahmin ediyorsam Rahmi Abi ve Hilmiye Ablanın resimlerinin yanı sıra o tarihin gazete kupürleri kullanılmış. Arka kapakta, Mehmet Mollaosmanoğlu'nun kısa ama tam isabet, Aşkın Güngör'ün baştan abartılı gibi gelen ama yerden göğe kadar haklı, Şebnem Pişkin'in fiyat etiketi nedeni ile okuyamadığım spoiler (tdk buna Türkçe bir karşılık bulsun artık) içeren yorumları var. Ve çok samimi söylüyorum ben ilk defa arka kapaktan yazılanların doğru çıktığı bir kitap okuyorum. Ümit İhsan'ın bir gün Livaneli, Yaşar Kemal, Reşat Nuri gibi Türk Edebiyatının duayenlerinden biri olmasını umut ediyorum. Kesinlikle ilgilenilmesi, desteklenmesi gereken bir yazar. Abartıyor diyenlere Aşkın Güngör gibi cevap vereyim; "İnanmazsanız ayıp sizindir, abartıyorsam benim"
Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman Ümit İhsan, darbe, kürtaj

15 Ocak 2015 Perşembe

Marslı

Orjinal isim: The Martian
416 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 13 x 21 cm 
İstanbul, 2014
 "O, dünyanın en ünlü adamı, sorun şu ki, Dünya da değil"



İthaki Yayınları bu kitap için yeri göğü (neredeyse Mars'ı) o kadar ayağa kaldırdı ki, bir ara bu kitabı almayanı dövecekler sandım. Trendleri yakalamaya çalışan çaylak bir blogger olarak benim de bu tufana katılmamam imkansızdı netekim. Aldım, okudum. Diğer okuyanlar kadar ayılıp bayılmadım ama fena da değil. Sadece İthaki'nin çok daha güzel kitapları var. Bu kadar reklam haketmediğini söyleyebilirim. 



Evvela kitabın ilk sayfasında yazara bastım küfrü. Meğersem yazar kitabı baştan internette parça parça yayınlamış, sonradan tutunca kitap olarak basmaya karar vermişler. Vay babanın kemiğine, biz hala bloğumuz keşfedilsin diye kendimizi yırtalım, hasbelkader bir yayınevi, yazımızı retweetleyince sevinçten deliye dönelim. Kadere bak. Tam emin değilim, sallıyorum ama yazılım mühendisi olan yazar eğer Nasa çalışanı değilse, kafayı Nasa projeleri ile yemiş bir nerd. Bu kadar teknik bilgi ve verinin başka bir açıklaması olamaz.


Kitap her şeyden önce, bir Marsta hayatta kalma rehberi. Elim bir kaza sonucu Marsta öldü diye bırakılan astronot Mark Watney'in yaşam mücadelesine tanık oluyoruz. Mark, yaptığı herşeyi, kendi üslubuyla solu soluna (1 Sol=24 saat 39 Dakika) Uzay Yolu'ndan aşina olduğumuz kaptanın seyir defteri gibi bir yere kaydediyor. Lakin Mars'ta hayatta kalmak kolay değil. Çişe gitmek bile başlı başına bir macera. 


Doğal olarak karakterin sinirleri bozuk. Gerginliğinden ileri gelen esprili bir bakış açısı var. Bulunduğu ortamla sürekli tşk geçiyor. (aklınıza kötü bir şey gelmesin Mars'ta zorlu durumlarla başa çıkmak anlamında kullanılan bir deyim bu) Bu da anlatımı eğlenceli kılıyor. Ama şu altta gördüğünüz Selçuk Erdem karikatürü kadar da değil. Çok şey beklemeyin. Adamımız Mark, yer yer Marslı Crusoe, yer yer Marslı bedevi konumunda. İyi haber, Marsta yaşayan tek canlı Mark, ayı yok. Ancak, tüm bu olumsuzluklara karşı en ağır küfrü "Siktir". Bu pek inandırıcı değil. Ha bir de 549 sol boyunca tek başına yaşayan bir insanın da kafayı yemeden, son saniyeye kadar sağlıklı kararlar alabilmesini de saçma buldum. 


Mark'ın geri dönüş mücadelesine bir müddet sonra Nasa'da katılıyor. Ortalık iyice şenleniyor. Formüller, yıldız haritaları, compüterler havada uçuşuyor. 


Ne demiştik... Detay... Çıldırmak işten bile değil. 


Mars'ta geçen bölümlerde atmosfer arıtıcının temel çalışma sistemlerinden, yüzey araçlarının hangi yağı kullandığına kadar her türlü detay var. Hatta o kadar ki yeterli ekipmanla evde kendi imkanlarımla su yapabilecek teknik bilgiye sahibim. (Şaka diyorum, bu tarif  için Mars atmosferi lazım. Atmosfer varsa gerisi kolay) Belli bir seviyeden sonra roman Lise 2 fizik, kimya kitaplarına dönüyor. Kısa bir alıntı: 
 " Hava kilidinin hacmine iki metreküp diyelim. Şişmiş GDF elbisesi muhtemelen bunun yarısını kaplıyor. Yani 1 metreküpe 0.2 atmosfer eklemek beş dakika sürdü. Bu 285 gram hava demek oluyor (hesabına güvenin). Tanklardaki hava metreküp başına yaklaşık bir grama denk geliyor, yani ben şimdi 285 mililitre kaybettim.  Üç dolu tank toplamda 3000 mililitre ediyor. Bunların çoğu hava kilidi hava kaçırırken, kaybolan havanın açığını kapatmak için kullanıldı. Ayrıca nefes almam karbondioksite dönüştürdü ve bu karbondioksitte elbisenin COfiltreleri tarafından yakalandı.  Okumaları kontrol ettiğimde 410 mililitre oksijen ve 738 mililitre nitrojenim olduğunu görüyorum. İkisi toplamda hemen hemen 1150 mililitre ediyor. Bunu her dakika kaybettiğim 285 mililitreye böldüğümde...." diye gidiyor. 

Çeviri bence iyi. İthaki bu kitabında yazım ve imla yönünden çok eleştirilmiş ama ben çok kayda değer bir hataya rastlamadım. Hiç yok değil var. İthaki'nin diğer yayınlarına göre fazla olsa da çoğu yayınevinden de iyi durumda. Kitabın kapağı, sadece içerikle ve Mars yüzeyi ile uyumlu.  Hatta kapak içleri bile aynı renk. Pek rasladığım bir şey değil. İnce detay ve ben beğendim. Gelelim arka kapağa... Scalzi'den, Simmons'a, Brigitte Bardot'tan Fenerbahçeli Cemil'e herkes övgüler yağdırmış. İçinizde "oha" demek geçebilir, kendinizi tutmayın. Zira, başta yine İthaki'den çıkan Yaşlı Adamın Savaşı olmak üzere çok daha iyi uzay romanları var.

Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman Marslı Andy weir uzay bilim kurgu




9 Ocak 2015 Cuma

Tuğra

Behemehâl Aşk

"İnsanın şu hayatta satmadığı ne vardır? Kaçış yok evlat, her nefes yeni bir nefes almak için satılır. Kim bilebilir ki son kaç nefestir geriye kalan?"

Osmanlı döneminde geçen kitapları genelde sevmem. Kitaba özel değil, dizileri, filmleri benzer program ya da yayınları da sevmiyorum. Zira öyle bir algı yaratılıyor ki, canına yandığım memleketinde sanki herkes molla, herkes sultan, nazır, ulema, evliya, muallim, musikişinas ya da bilmedin en az bir şey başı vs. Ülke ülke değil, sanki çatısı yeşim taşından koskoca bir saray ve tüm tebaa bu sarayın içinde ilim, irfan, edebiyat ve muhabbetle, ipek döşekler içinde yaşayıp gidiyor. Dizilere bir baksanıza, harem ağası dediğin adamda bile bir afralar, tafralar, kıraatlar, kelamlar, Osmanlıca şiirler, gazeller, divan edebiyatından nadide örnekler. Oysa ben pazarda şerbet satan Nedim aganın, kadınlara fistan diken Nigar'ın, bacacı Numan'ın, kayıkçı Rıza'nın hayatını merak ediyorum. Bu açıdan şimdiye kadar beklentime en yakın kitap İskender Pala'nın Katre-i Matem isimli kitabıydı. Tuğra'da kısmen aynı klasmanda, ancak tam istediğim sıradan insanlar değil de, nispeten kalbur üstü denebilecek asilzadeler arasında geçiyor. Ama yine de sadece saray ve konaklar içinde tıkılıp kalmamış. İstanbul'un gündelik hayatından bolca örnek ve anlatı mevcut. Bu hayat masalsı geliyor bana, beğeniyorum...

Kitap Turan Bey ile başlıyor. Turan Bey iki santim daha kısa olsa aynı ben... Yoksa geniş omuz, kır düşmüş şakaklar falan hepsi bende mevcut. Turan Bey antikacı... Dükkanın adı da Tuğra... Çoğu antikacı gibi Osmanlı dönemine ve Tuğralara karşı özel bir ilgisi var. Ancak zaman konusunda saplantılı ve zamanın aşılabilirliliği, zamdan yolculuk gibi konularla yakından ilgili. Belli bir anda istemdışı olarak zamanda yolculuğu gerçekleştiriyor ve kendini 1878 yılında, Turatekin isimli Abdülhamit karşıtı bir muhalifin suretinde buluyor ve burada tamamen bambaşka bir maceraya atılıyor. Zaman yolculuğuyla geçmişe giden Turan Bey'in şimdiki hayatındaki herkesin, herşeyin geçmişte bir karşılığı var. Turan Bey'in doğruluğu, ya da yanlışlığına karar verdiği şeylerin arkasında gizlenen gerçekler 1878'de yaşadığı olayların içinde saklı. 

Kitabın ,ilk bölümündeki anlatım ilginç, değişik. Bugüne kadar başka bir yerde böyle bir üçüncü kişi anlatımı gördüm mü hatırlamıyorum. Üçüncü kişi anlatımı, tiyatro oyunundaki anlatıcı ya da oyunculara sahnenin detaylarını anlatan bir yönetmen gibi. Hemen örneklendirelim;

"Tığ işi perdenin deliklerinden odaya sabah güneşi giriyor. Geceden aralık kalmış pencereden içeri sabah serinliği dolmuş. Ürpererek uyanıyor. Gözlerini ovuşturup, tatlı tatlı esniyor. Güzel rüyalar görmüş olmalı. Üzerindeki ipek saten işli battaniyeyi bir kenara toplayarak bacaklarını yataktan sarkıtıyor. çıplak ayaklarının ucuna basarak aynalı etajerinin önündeki pufa oturuyor. Uykudan şişmiş gözleriyle aynaya bakıyor. Uzun kirpiklerinin ardından aynaya bakan bu gözler, güzelliğiyle Turatekin'in başını döndüren Türkân'ın gözleridir." 

Birinci bölümün sonuna kadar bu şekilde devam eden anlatım, ikinci bölümün başlangıcıyla alışık olduğumuz şekle dönüyor. Hayatın cilveleri, kaderin ağları gibi olgular işlenirken yerli dizi formatına çok yaklaşılmış. Ancak sömürü, ajitasyon, hamaset kesinlikle yok. Ha bir de 87. sayfa da Turgut Bey ve Turatekin'in tartışmaları bugüne taş ediyor gibi geldi. Kimden yana olduğu belli değil ama her iki tarafın politik  politik söylemleri ile günümüzdeki söylemler arasında ciddi derecede benzerlikler var.

İlk bölümde yer yer zamandayolculuk.com isimli bir siteden alıntılar yapılmış. Açtım nedir ne değildir bakayım istedim ama siteyi bakıma almışlar. Açılış 15 Ocak diyor ama kısmet. Unutmazsam tekrar bakacağım. 

Kitap, akıcı ve kolay okunuyor. İlk bölümün son kısmı hariç, anlamak, algılamak için fazladan bir şeyler yapmanızı gerektiren bir kısım yok. Öte yandan geçmiş dönemden bahseden bu tür eserlerin bir handikabı var. Yazarken o dönemin Türkçesini mi, yoksa bugünün Türkçesini mi kullanacaksınız? Yazar dengeyi iyi tutturmuş gibi duruyor. Ama yine de bir yerlerde Türkân'ın "Lavaboya gidiyorum" demesini yadırgadım. O dönemde bu tabirin kullanıldığını pek sanmıyorum. Kaldı ki bırak Osmanlı'yı benim küçüklüğümde bile yoktu bu tabir. Yukarı da demek istediğim buydu işte. Halk neyse de acaba o dönemin burjuvaları nasıl bir tabir kullanıyordu. yüz numara mı, hela mı? Diyaloğun geçtiği yer itibari ile bu ikisi kullanılamaz gibi geliyor. Zira sohbet elit bir ortamda geçiyor. Peki ama acaba ne? Benimki de böyle bir garip merak işte...

Kitabın gerçekten alınma kahramanı Sultan Abdülhamit Han, karakter, kişilik, bilgi, hafıza, alçak gönüllülük gibi özellikleri ile göklere çıkarılmış. Kendisi hakkında bir araştırmam olmadı, tarafsızım ama bir tarafı olanlar bu hususu da bilsinler istedim. Lakin olanca naifliğine rağmen verdiği sürgün kararı ile bir padişahın her zaman önce padişah olduğunu, iyiliği, güzelliğinin de bir yere kadar olduğunu yüzümüze tokat gibi çarptı. 

Kitabın satır aralarında önemli, güzel tarihi bilgiler var. Sırıtmadan, hikayeye usulünce yedirilmiş. Kitabın sonuna da alıntı yapılan yer belirtilmemiş ama muhtemelen Abdülhamit'in hatıralarından bir alıntıya yer verilmiş. Doğrudur, yanlıştır, sultan haklıdır, haksızdır bilemem ama şu noktaya değinmeden edemem; Sen ki neslinin üç kıtada hükümdarlık sürdüğü, ekonomisini, iktisadını başka memleketleri fethetme üzerine kurduğu bir hanedanın soyundan gel, sonra da Avrupa'nın büyük ülkelerinin dünyayı bölüşme çabalarına sitem et. Valla kusura bakmayın. Fırsatını bulsan aynısını siz yapmaz mıydınız padişahım? 

Kent Kitap'tan çıkan kitabın kapağı, kapaktaki korkunçlu adama rağmen güzel. (Maksadım Aldülhamit'e hakaret etmek falan değil, yanlış anlaşılmasın. Ama bakışlarda ürkütücü bir yan yok mu sizce de?) Valla Ilgın'ın resmini çekene kadar göbeğim çatladı. Renk ve özellikle yazı karakteri içerikle uygun. Tam ortadaki tuğra sanırım Abdülhamit'İn tuğrası, emin olamadım. Görsele bakınca benziyor ama ustasından olsa gerek her çizimde farklılıklar mevcut. Tasavvufi yönünün yoğun olduğunu bildiğim Şebnem Pişkin'in "fantastıkî kurgu" olarak isimlendirebileceğim kitabı gerçekten okunmaya değer. Sadece Turan Bey'in hayatının devamı ile ilgili biraz daha mı bilgi verilse, oraya tekrar dönülse miydi diye düşünüyorum. 
Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman Abdülhamit, Osmanlı, İstanbul şebnem pişkin tasavvuf


5 Ocak 2015 Pazartesi

Germinal


"Hiçbir şeyin olmadığı yerde, hiçbir şey yoktur."
Soma Madencilerinin Anısına...
Bu kitap yayına hazırlanırken 13 Mayıs 2014 günü, Soma'dan gelen kara bir haberle yüreklerimiz dağlandı. Özelleştirme ve taşeron sisteminin, aşırı kâr hırsının, denetimsizliğin ve göz yummanın, iktidar kayırmasının, ihmal zincirinin sonucu olarak yaşanan kömür madeni ocağı faciasında (açıklanan resmi rakamlara göre) 301 maden işçisi hayatını kaybetti. 

Maden işçilerinin çetin hayatını, özlemlerini, sevinçlerini ve kavgalarını anlatan bu kitabı, kaybettiğimiz Soma Madencileri anısına adıyoruz. Kitabın gelirini de, babalarını kaybeden öğrenim çağındaki madenci çocuklarına bağışlıyoruz. (Yordam Kitap)

Bu kitap aslında alışveriş listemde yoktu. Ve aslında hiçbir zaman da okuyacağım bir kitap olmayacaktı. Ancak sosyal medyada ki paylaşımlardan Yordam Kitap'ın yukarıdaki duyurusundan haberdar olunca katkı olmak adına almak ve okumak istedim. Bu duyarlı davranışlarından ötürü Yordam Kitap'a teşekkür ederken, elimden başka bir şey gelmediği için Soma'lı çocuklardan özür dilerim. 


Kitap oldukça yakın bir tarihte, 1860'lar da, bir madenci kasabasında geçiyor. Sanayi devriminin kıyısında, insanlık dışı şartlarda çalışan madencileri örgütleyen Ètienne baş karakterimiz. Açlık ve sefaletin canlarına tak dediği madenciler en nihayetinde grev kararı alıyorlar ve sefaletlerinin bir kaç kat artmasına göğüs geriyorlar. 

İlk bölümde madenin içerisinde yaşanan zorluklara detaylıca yer verilmiş. O kadar ki klostrofobisi olanlar ciddi derecede rahatsız olabilir. Sonrasında ise madencilerin kasabası, mahallesi anlatılmış. Bu noktada o döneme ait gayrimeşru ilişkilerin çokluğu, dahası serbestliği dikkat çekiyor. Ancak bu noktada; durumun halini Maheude'nin en yukarıda paylaştığım sözü açıklıyor. Zaten -bence- kitabın temelindeki cümle de bu.

Anlatımın güzelliği büyüleyici. Yaklaşık 140 yıl önce yazılmış bir şahseser. Sadece sayıca fazla olan yan karakterler ve onların pek aşina olmadığım Fransızca isimleri nedeni ile biraz zorlandım. Çevirinin gözden geçirilmiş hali ile yayınlandığından bahsedilmiş. Gözden geçirme derken ne kadar müdahale edildi bilemiyorum ama Hamdi Varoğlu'nun çevirisi şu hali ile kusursuz. Fakat kitaptan daha fazla keyif almak için bir kömür madeninin iç yapısı hakkında biraz fayda var gibi duruyor. Kömür yolları, bacalar, kömür damarı, galeri, koridor gibi terimleri gözünüzde canlandırabilmeniz için bu gerekli.

Ha ne diyordum anlatım büyüleyici. Bir kızın güzelliği ancak bu kadar iyi anlatılabilir. Şu tarife bakar mısınız? Daha bunun gibi onlarca alıntı yapabilirim.







"...elleri ve yüzü şimdiden bozulmuş olan bu kızı, topuklarından boynuna, yanık çizgisinin, kehribar bir gerdanlık gibi keskin gözüktüğü noktaya kadar, süte batırılmış gibi bembeyaz gördükçe..."

Madende çalışmaya mahkum beygir Trompette'nin güneş ışığına olan özlemi, efsane anarşist Souvarinne, Maheude'nin açlığa, yokluğa isyanı, her satırıyla harika bir kitap. Filmi de varmış (hemde Maheu'yu Gèrard Depardieu canlandırıyor) ama sanırım seyredemem. Canımım tek sıkıldığı nokta benzer yokluğa, benzer acılara alışık bir toplum olarak kendimiz anlatan bir kitap yerine 140 yıl önce yazılmış bir kitapla, hırslanıyor, avunuyor olmamız. 


Kitabın bir diğer özelliği de yazım yanlışının neredeyse hiç olmaması. Kitabın kapağı, içeriğe, ortama gayet uygun. (Biz de Ilgın'la aynı nedenle siyah beyaz bir fotoğrafta kaldık) Geç okuduğuma pişman değilim. Zira Facianın olduğu dönemde okumaya çalışsaydım bitirebileceğimden emin değilim. Bence "insan olmak" adına ölmeden önce mutlaka okunması gereken bir eser. 


"Yüz karası değil, kömür karası,

Böyle kazanılır ekmek parası" Orhan Veli


Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman maden soma kömür göçük grizu





1 Ocak 2015 Perşembe

Elfabe

Türkçe
384 s.  2. Hamur Ciltsiz
13 x 21 cm 
İstanbul, 2014
   "Bazen kader oyun oynar seven kullara dostum
    Bazen umulmadık şeyler gelir başlara

    İsyan etme dostum

   İsyan etme sen bu olanlara

   Seninde alnına bunlar yazılmış dostum

   Benimde benimde alnıma bunlar yazılmış"

Evet arkadaşlar, bloğumun iflah olmaz takipçileri, asil Romalılar... 2015 yılının ilk kitap eleştirisi ile karşınızdayım. Daha önce de bir kitapta hafifçe değinmiştim; pek öyle böbürlenerek anlatabileceğim, evinimler, devinimler, sosyalist, pragmatist eleştirilerle dolu bir ergenliğim olmadı. Bildiğin dümdüz, yukardaki dizelerin sahibi Alişan'ı dinleyen, şarkılarına bağıra bağıra eşlik eden bir delikanlıydım. (Eyy hayat, nerden nereye) Şimdi neden bunu anlatıyorum; bir gün kızım aklı erip de sorarsa, nasıl ki o gün Alişan dinlememi akıl, mantık ve güncel beğeniler düzleminde bir çerçeve içinde anlatamayacaksam, bu kitabı okumamın da geçerli bir mazereti yok. Ancak, an itibari ile sevgili Alişan'ın dizlerinde geçen "bazen umulmadık şeyler gelir başlara" mısrası sanırım tam bu durumu ifade etmek için yazılmış. 

Kitap, oldukça detaylı bir önsözle açılıyor. El ve yüz okumanın tarihçesi, neden bir ilim olarak kabul edilmesi gerektiği, kadim medeniyetlerdeki yeri vs. anlatılıyor. Son zamanlarda tadı kaçan ve içi iyice boşalan "bunu aslında müslümanlar bulmuştu" kalıbını saymazsak, gayet bilgilendirici, dahası ve en önemlisi bilinçlendirici kısım burası. Okuyanlar, lütfen bu kısımda satır aralarında bahsedilen "bunu evde tek başınıza denemeyin, biz profesyoneliz" detayını kaçırmayın. 

Sonraki sayfalara gelindiğinde, kitap el, parmak, avuç içi çizgileri resimleri ile desteklenmiş. El ve parmaklar özelliklerine göre kategorilendirilmiş, ve ellerimizin şekillerinin karakterimize nasıl yansıtıldığı anlatılmış. Ancak ben bu noktada, çizim yerine olabildiğince gerçek el resimlerinin kullanılması gerektiğini düşünüyorum. Zira ufak bir deneme yapmaya kalkınca, kendi elimin, tam orantılı mı, geniş mi, büyük mü (geniş ile büyük arasında ne fark var) ya da parmaklarıma göre sivri mi yoksa konik mi olduğuna karar veremedim. Bu açıdan düşündüğümde, kitabın her satırı ezberlense bile zannımca tek başına yeterli değil. Yardımcı kaynaklar, eğitim videoları ya da bizzat yazarın vereceği seminerler gibi uygulamalarla desteklenmeli. Ama niyetiniz bu ilmi! öğrenmek değil de, iki üç detay öğrenip kahve falı bakanlar gibi sallamaksa siz bilirsiniz, gerek yok. 

Eğer, yardımcı kaynaklarla desteklemezseniz ne olur? Facia olur, gazetelere üçüncü sayfa haberi olur. Misal, karımın elini okumaya kalkıp, ellerini "dar el" olarak kategorilendirince bir de ne göreyim? Dar elliler aldatmaya meyilli değil miymiş. Katil olmama ramak kalmışken sağduyum hakim geldi bereket. Lakin kendimi tutamayıp, "keşke bu kitabı evlenmeden önce okusaymışım" diye söyleniverince bu kez karım katil olmaya yaklaştı. Neyse... Bir aile faciasının eşiğinden döndük. 

Hayat Yayınlarından çıkan kitap, 384 sayfa. Kapağını sade ve güzel, ismini ise orjinal buldum. Sağlam bir araştırmaya dayandığı belli, ancak tekrar ediyorum -şayet bu işin bir bilim olduğunu kabul edeceksek-  üzerinde uzun zaman harcanması gereken bir ders kitabı gibi. Eğer niyetiniz bu işi öğrenmekse, uzun uzun çalışmak, kafa yormak, emek vermek zorundasınız. Aksi takdirde kalp kırabilir, sevdiklerinizi boşu boşuna üzebilir, adınızı falcıya çıkarabilirsiniz...

Not: Bakmayın takıldığıma, hayranlığım o zamanlar gibi değilse de Alişan'ı bugünün kırk tane popçusuna değişmem.

Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı elfabe el falı nasıl bakılır kitap roman



 
UA-57355180-1