Her kötünün içinde bir iyilik,her iyinin içinde de bir kötülük vardır. İnsan sadece görmek istediğini görür.

15 Ekim'den itibaren tüm kitap satış noktalarında

Okunmayı ve Yorumlanmayı bekleyen kitaplar

Geziyoruz biz

Hep okuyacak değiliz ya

27 Şubat 2015 Cuma

Bizans'ın Son Günleri

“İyi veya vahşi ulus diye bir şey yoktur. Vahşet bazı insanların içinde gizlidir. Ayrıca insanlık ve adalet için savaş olmaz. Savaşlar büyük oranla halkın değil, egemen sınıfların menfaatlerinin korunması için yapılır.”

Fi tarihinde gazete ilavesi olarak alıp kenara kaldırdığım, en nihayetinde okuyabildiğim bir araştırma kitabı. Kitap demek doğru mu çok emin değilim. Büyük ihtimalle 1931 yılında hazırlanmış akademik bir çalışma. Zira özet, içindekiler, sonsöz vs. kısımları ile standart tez yönetmeliğine gayet uygun. 

Kitabın en önemli özelliği, İstanbul'un fethine surların içinden bir bakış açısıyla yazılması. Fethedilme sürecine kadar olan zamanda, Konstantinopolis'deki dini, siyasi, ekonomik alanlardaki çöküntülerinin düşme sürecini hızlandırdığından, dahası kaçınılmaz hale getirdiğini öne sürüyor. Hatta öyle ki; bunalan halkın ve dinini özgürce yaşayamamaktan korkan (mallarının elinde alınma korkusu da var tabi) kilisenin Latinlerin eline geçmektense Türklerin boyunduruğu altına girmeyi tercih ettiklerini kendince kanıtlamaya çalışıyor. Tabiri caizse aslında Bizanslılar fethe çok sevindiler demeye getiriyor.

Aydınlatmaya çalıştığı, bir diğer soru da İstanbul Fatih tarafından mı fethedildi, yoksa Ayrılıkçılar tarafından teslim mi edildi? En sonda bu soruyu yarısını Fatih fethetti, yarısını Ayrılıkçılar teslim etti olarak yanıtlıyor. 

Genel olarak bakıldığında gayet tarafsız bir gözle yazıldığını söyleyebilirim. Mesela Yunan bir tarihçinin varsayımları, Evliya Çelebi'nin aktarımlarıyla boşa çıkarılmış. Fatih'in zaferinin abartılması ve yukarıda bahsettiğim fetih/teslim çatışması dışında pek çok yerde Fatih'in başyazmanı Kritovulos'un yazdıkları temel alınmış. Ayrıca pek çok yerde bahsedilen, katliam, talan, yağma hikayelerinin bizzat Yunan tarihçiler tarafından abartıldığından bahsediyor.

Yine de, biz bu kadar zor durumda olmasaydık, ayrılıkçılar İmparator'u satmasaydı, Fatih İstanbul'u fethedemezdi subliminal mesajı verilmiş. Fakat daha çok, kendinden sonrakilere geçmişte yapılan hataları göstermek amacı güdüldüğünü düşünüyorum. 

Yazara katılmayanlar olacaktır muhakkak. Ben bu konu hakkında bu kadar az donanım sahibiyken haklı haksız diye yorum yapmama taraftarıyım. Ama detaylı bir araştırma. Adama haksız diyenlerin Kara Murat filmlerinden çok daha detaylı verilerle gelmesi gerek.

Alkım yayınlarının bastığı kitap eşantiyon olmasına rağmen çok kaliteli. Kullanılan kağıt o kadar kalın ki, 94 sayfa kitap neredeyse 150 sayfalık kitaba eşit. Resim olarak muhtemelen savaşı tasvir eden bir tabloyu kullanmışlar. Ama nedense sol tarafta bulunan etiketleri resimden temizlememişler. 

26 Şubat 2015 Perşembe

Tanios Kayası

“Yürekten istediğin ve gerçekleştiğinde mutluluğa boğulacağın bir dileğin varsa, onu yerine getirmesi için Tanrı’ya yalvarırsın. Ama bu işi nasıl yapacağını ona emredemezsin


Arada bir popüler kültürden kurtulup, klasik kıvamında bir şeyler okumak güzel oluyor. Karımın 2014 Tüyap Kitap Fuarından aldığı Tanios Kayası bunlardan biri. (Kendime not: Ara sıra da olsa hanım sözü dinle. Ek not: Ama bunu alışkanlık haline getirme)

Yazar, yine usta olduğu bir konuda, Doğu’dan bir hikaye ile karşımızda. Her ne kadar uçan halılar, lambadan çıkan cinler olmasa da, tam anlamıyla masal tadında bir kitap. Ayrıca yazarın okuduğum diğer kitapları’na göre içlerinde en derli toplu, en rahat anlaşılır, kolaylıkla konsantre olunabilir bir olay örgüsüne sahip.

Yazar, olayı üçüncü kişinin ağzından anlatmak yerine, hikâyeyi anlatacak bir karakter kurgulamış, hoş olmuş. Hikâye bu ya, adı verilmeyen anlatıcımız, köyünün tarihini araştırmaya karar veriyor ve köyü hakkında yazılan bir kaç tarihçeden okuduklarını, dedesinin bir arkadaşının anlattıklarını ve diğer araştırmalarını derleyerek bize aktarıyor. 

Kitaba ismini veren Tanios, Kfaryabda köyünün Şeyhi Francis'in kâhyası Gerios'un oğlu. Ancak kitabın sonuna kadar acaba Şeyh'in oğlu olabilir mi sorusu gündem de tutuluyor. Lakin asıl mevzu bu değil. Tanios'un doğumundan itibaren, Mısır Paşası ve Osmanlı Padişahı arasındaki çekişmelerin köylülerin ve Tanios'un hayatı üzerindeki etkileri anlatılıyor. İsyankâr ve asi genç Tanios’un inatçılığı bir köyün kaderini değiştirecektir. Kaya’nın hikâyesini öğrenmek içinse kitabı sonuna kadar okumak zorundasınız.

1840’lı yıllarda Mısır Paşası Mehmet Ali Paşa, Osmanlı ile anlaşmazlık halindedir. Ancak Mısır üzerinde hak iddia eden tek ülke Osmanlı değildir. Dinler arası çatışmalar, din adamlarının kendi çıkarlarını kollarken yaptığı haksızlıklar, daha o zamanlardan başlayan Ortadoğu planları. Hepsi, harikulade bir anlatımla sunulmuş. Hele bir süre firari yaşayan Tanios’un tanıştığı Gürcü cariye ile olan bir sevişme sahnesi var ki, bir sevişme sahnesi ancak bu kadar pornografiden uzak, ancak bu kadar muhteşem anlatılabilir.
 
Kitabın sonuna kadar Kfaryabda’nın (bu arada çok zor bir isim bu yahu) Amin Maalouf’un gerçek köyü olduğunu, anlatıcının yazarın kendisi olduğunu düşündüm. Değilmiş… Bu konudaki açıklamalar kitabın sonunda verilmiş.

Orijinal ismi Le Rocher de Tanios olan kitabın, elimde YKY’nin 36. baskısı mevcut. Ön kapak standart YKY işi. Siyah çerçeveli… Çerçevenin içinde bir kayalık resmi var. Kayalığın parıldayan sarı sıcak rengi insanın içine işliyor. Ha bir de; kitabın içinden kapak resmi ile bezeli küçük bir ayraç çıktı. İlk sayfa da yazar ve çevirmenin kısa bir özgeçmişi mevcut. Çeviri demişken, çeviri müthiş. Sadece köy olduğu söylenen Kfaryabda’nın köyden çok, derebeylik, sancak ya da kale şehir gibi bir yer olduğunu düşünüyorum. Ama emin de değilim.


YKY, her ne kadar arka kapakta "seven bir kadın Lamia, otoriter ve çapkın bir Şeyh, aşk, nefret, ihanet ve tabi kii melodrammmm, üç perdeeee" tadında bir yazı kullansa da bu tanıtım, kitabın içeriğine hakaret. Lamia’nın Tanios'u doğurmak gibi önemli bir etkisi var ama abartılacak bir katkısı yok bence. Hele ki Gerios dururken esamisi bile okunmamalı. Kaldı ki kimsenin gölgesine sığındığı falan da yok. Ha bir de Esma denmiş. Esma denen kızın koca kitapta üç satır diyaloğu yok. Hem Esma kim be? Kıbrıs’daki handa adeta peri padişahının kızıymışçasına anlatılan portakal kokulu kızın yanında Esma kim ki? Güzelim kitabı yerli dizi fragmanıyla lanse etmekle ayıp etmişler. 


Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman  amin maalouf, semerkand, tanio kayası, pdf, 




19 Şubat 2015 Perşembe

Bir Ses Böler Geceyi

“Evet dedim. İçimde ne tedirginlik vardı, ne korku, yalnızca tuhaf bir heyecan duyuyordum. Nasıl olsa Mehmet ölmüştü, bir kere daha onun vurulduğu haberini veremezlerdi ya”

Kendi kendime işkence seanslarım devam ediyor. Bir Ahmet Ümit kitabı ile daha karşınızdayım. Daha 9 tane Ahmet Ümit kitabım var. Allah'ım sen bana yardım et.

Kitap her Ahmet Ümit kitabı gibi son derece ilginç ve heyecanlı başlıyor, beklenti yaratıyor. Ki yazarın en büyük yeteneği de bu bence. Bu sefer güzel bir şeyler yazdığına inandırıyor bizi. Her zaman olduğu gibi yine kendime "oğlum, bok yeme, ön yargıyı bırak, adam koskoca bir yazar, kitabın tadını çıkar" diyerek başlıyorum kitaba. Sonuç, hatta ne sonucu 30. sayfadan sonra yine bana hüsran, bana yine esmer günler... 

Yazar bu sefer hem Alevi'leri, hem de 80'lerin mağdurlarını aynı potada eriterek, aynı anda iki kanayan birden parmak basmış. Bunun bir tık yukarısı Mahsun Kırmızıgül filmi zaten. 

Neyse, eski solculardan Süha, gece vakti kaza yapınca bir köye sığınır. Köy Alevi köyüdür ve o gece tüm köy ahalisi her yıl hesaplaşmak, helalleşmek için yaptıkları bir cem toplantısındadır. Gizlice toplantıyı seyre koyulan Süha (meğersem Süha'da alevi imiş ama herkeslerden saklarmış), toplantıyı seyrederken gördüğü manzaraları geçmişi ile ilişkilendirip hayallere dalar. 

Burada hikâye ikiye ayrılıyor. İlki toplantıda yaşananlar, konuşulanlarken, diğeri toplantıyı seyreden Süha'nın hatıraları. Toplantı kısmı hem ilgi çekici, hem de alevi kültürü hakkında bilgilendirici iken hatıra kısmı -bu benzetmeyi hep yapıyorum- ödev arasına kakalanan maç özeti kıvamında. Çoğu yerde sırf sayfa sayısını arttırmak için (kitap 130 sayfa) için yazıldığı bariz belli. Hatta bir ara Süha'nın anıları canlanırken, eskiden gittiği bir yemeği hatırlıyor ve yemeği anlatmaya başlıyor, derken yemekteki Süha, ağzına maydanoz atınca bu sefer çocukluluk anıları canlanıyor ve bir seviye daha hatıra katmanına iniyoruz. Bir nevi Inception yani. Süha’da Dicaprio...

İçeriğini sevmesem de Ahmet Ümit kitaplarını basım olarak klas bulurum. Ama bu şimdiye kadar gördüğüm en kötü kapağa sahip Ahmet Ümit kitabı. Doğan Kitabın yazara özel kitap tasarımına bu sefer çok kötü bir resim eşlik etmiş. (tema olarak değil, çizim olarak) Onun dışında yukarıda bahsettiklerimin yanında, kör gözüm parmağına sosyal mesaj kaygıları, içerden çıkmış, nerde o bizim eski devrimciler tadındaki, yalnız, yıkık, ezik solcu klişesi, “oha, bu da ne şimdi” dedirten, kitabın her yeri ile alakasız bir sevişme sahnesi ve hiç bir yere varmayan finaliyle kötü bir kitap. Ben bunu “kitap yazdım yayınlar mısınız” diye bir yayınevine götürsem şayet, bırakın yayınlamayı, çok affedersiniz dürüm yapıp sindirim sistemime dahil ederler. Diyeceğim o ki ahali kıymetimi bilin, sözüme de güvenin, ilişmeyin.

Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman alevi kültürü, cem evi, Ahmet ümit, polisiye gerilim

9 Şubat 2015 Pazartesi

Yaşam Çizgisi

Vital Signs

Robin Cook külliyatını tamamlama yolunda ağır ve emin adımlarla ilerlerken Yaşam Çizgisi'ni de aradan çıkardım. Bir de bir şeyi fark ettim. Eğer bir yazarın tüm kitaplarını okumaya karar verirseniz, iki kitabın arasındaki sürenin mümkün mertebe uzun olmasına özen gösterin.

Kitap klasik Cook şablonlarından biri ile yazılmış. Doktorun özel hastanelere, sağlık kuruluşlarına olan bakış açısı yine her zamanki gibi. Ben daha kitaplarında işini layıkıyla yapan bir özel hastane görmedim. Hepsi mi üçkağıtçı bunların arkadaş. Başrolde yine daha fazla kar hırsı ile insanlara zarar veren, bu amaç uğruna insan öldürmekten kaçınmayan özel bir klinik var. 

Esas karakterimiz daha önce yazarın Salgın kitabında tanıştığımız Dr. Marissa Blumenthal. Bu sayede ilk kez doktorun, Laura ve Jack ikilisinden başka bir kahramanı birden fazla kez kullanmış olduğunu görüyoruz. Başka romanlarda görecek miyiz bilmiyorum. Ancak yabancı kaynaklarda Laura ve Jack romanlarının ayrı bir seri olarak numaralandırıldığını biliyorum. Marissa için böyle bir ayrım görmedim. 

Aradan geçen zaman için de Brumenthal, evlenmiş barklanmış, Buchanan soyadını almış ve çocuk sahibi olmak için yanıp tutuşuyor. Ancak yapay dölleme sonuçları pek parlak değil. Kötü sonuçlar Marissa'yı depresyona sürükler. Terapi toplantılarından birinde fakülteden arkadaşı Wendy'nin de kendi ile aynı nedenden kısırlık tedavisi gördüğünü öğrenince işi detaylı incelemeye karar verir. 

Kitap her ne kadar Altın Kitaplar etiketi taşısa da acaba bendeki korsan olabilir mi kaygısı taşıyorum. Zira kenar boşlukları neredeyse yok denecek kadar az. Sol taraftaki sayfaların satır sonları neredeyse okunmuyor. Ancak çeviri gayet güzel.

Kitabın kapak resmi her ne kadar orijinali ve içeriği ile alakasız olsa da dikkat çekicilik açısından güzel. Arka kapakta ise Robin Cook romanlarının değişmeyen görseli, yazarın son çekilmiş bir fotoğrafı var. Yazar her ne kadar karizmasını korusa da yavaştan şakaklara ak düşürmüş, yaşlanmanın sinyallerini vermeye başlamış. Ancak hatırladığım kadarı ile her kitabına bir görselini koyma geleneğini hiç kaybetmemiş. Her kitabında bir fotoğrafı var. (Son kitabını okuduğum gün, bütün fotoğraflarını paylaşacağım).


Tempo ve sürükleyicilik iyi olsa da, artık kabak tadı vermeye başlayan standart kurgusu ve diğer kitaplarla olan benzerlikleri nedeni ile sıradan. Hatta bir cümle alıntı yapacak kadar bile edebi yönden yoksun. Market sepetlerinde 3-5 TL ye satılan kitaplar olur ya. Hani okuyunca "vay be" demezsiniz ama verdiğiniz paraya da acımazsınız. İşte onlardan...



Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman robin cook, salgon, yapay dölleme, tıbbi gerilim, sağlık skandalı

3 Şubat 2015 Salı

Talaytaytan


"Eğer birisini koşulsuz seversen, art niyetsiz, saf, hatta zamansız - mekansız, annen gibi, evladın gibi... Hiç kuşkun olmasın, bir gün sevgin, sevdiğini koluna takar sana getirir."

Kitap Ocak ayında yayınladı. Enteresan geçen sancılı bir sipariş sürecinden sonra bir anda elimde aynı kitaptan beş adet olunca ben de dört tanesini sağa sola hediye ettim.

Kitaba ismini veren  karakter isminde, yazar yine Türkçe kelime kalıpları ile oynayarak yeni bir isim türetmiş. Talay Han'ın Türk, Moğol ve Altay mitolojisinde Okyanus Tanrısı olduğunu biliyorum. Bu açıdan yazarın öz kökenimize ait isimler seçmesini takdir ediyor, hatta kendime örnek alıyorum. Yine de bu kadar oynanmaması gerektiğini düşünüyorum. Bence "Talay" gayet yeterliydi.  Ancak yazar bu tutumundan taviz verecek gibi değil. Takdir kendisinin...

Neyse karakterimizin adı Talaytay. Daha sonradan karakterinin benzerliği nedeniyle şeytan isminin -tan eki eklenerek Talaytaytan lakabını almış. Doğuştan gelen bir kazanımla, saf kötülükten yoğrulmuş olarak dünyaya gelmiş. Doğduğu günden bu yana ailesi ile yıldızı bir türlü barışmamış, hem sosyopat hem de pyromanyak, 19 yaşında bir delikanlı. Bu yaşına kadar kimseyi takmadan, sevgi görmeden, sevgi göstermeden büyüyen Talaytay'ın hayatı, kendisinden hamile kalmak istediğini söyleyen Tennure ile değişir. Tennure son derece çirkin bir kadın olmasına rağmen, içindeki kötülük, hırs, özgüven gibi özellikleri Talaytaytan'ı etkiler. 

Kitap korkunç bir trajedi ile başlıyor. Son derece etkileyici. Ardından yazarın adını görmesem bile bunu Mehmet Mollaosmanoğlu yazmış diyebileceğim kadar tanıdık yazarın kendine has dili dikkat çekiyor. Sıkça kullanılan tevettür, tekamül gibi kelimelerin yanı sıra mühimsemek, alakalanmak gibi kelimeler kullanılmış.  Yine diğer kitaplarında da rastlanan, dünya üzerinde bilinmeyen/az bilinen medeniyetler, kadim sırlar, dinler üstü mistik öğeler ile ilgili kavramlara yer verilmiş. Bu nokta da bazen yazarın kitabının satması, daha fazla okur kazanmak, daha çok tanınan bir yazar olmak kaygısını hiç gütmeden sadece kendi birikimini insanlara aktarmak için bu yolu seçen bir derviş ya da onun gibi bir şey olduğunu düşünüyorum. Aslında dervişlikle ilgili bir problemim yok ama bahsettiğim farsça gibi duran kelimeleri keşke kullanmasa diyorum. Karakterle isim verirken Türkçe'nin sınırlarını dibine kadar zorlarken anlatımın bu şekilde olması tezat oluşturuyor. Çoğu insanın günlük kullanımda çok az -neredeyse hiç- kullanmadığı kelimeler okumayı zorlaştırıyor. Ha bir de yine aynı şekilde benzetmelerde Filipin Tersieri, peppino meyvesi gibi ülkemiz dışından örneklere yer verilmesi garibime gidiyor. Mesela Filipin Tersierine benzetilen birinin güzel mi çirkin mi olduğuna dair kafamda ilk anda bir fikir oluşmuyor. (Not: Şu an google görsellerden baktım, bakmaz olaydım. Aslı Filipin Tarsieri imiş ve evet o kadın çok çirkinmiş. Tövbe yarabbim bu ne?) Hepsi bir tarafa diğer kitapları Azerice, Boşnakça, Sırpça ve Latin Amerika dillerine çeviren/çevirecek olan çevirmenlere acıyorum. Şili'de tekamül yerine hangi kelime kullanılıyor çok merak ediyorum.

Kitap kurgu olarak bir Atahunalp Urumgalatlı'nın Amel Defteri değil, nispeten daha hafif, daha rahat algılanabilir bir alt yapı üstüne kurulu. Fakat macera dozu biraz düşük. Zira tüm bilgilerin ortaya serilmesi ile kitabın finali arasında çok az bir mesafe var. Öte yandan kitabın neredeyse her sayfasında alıntı olarak kullanabileceğiniz, sosyal medya da paylaşabileceğiniz bir söz öbeği mevcut. Yazarın diğer kitaplarından bir ayrıcalığı da, en fazla argo, küfür içeren kitabı olması. 

Kitabın bir yerinde 1957 yılına ait bir olayda delillerin diskte saklanması kurgunun tek falsosu olmuş. (Gerçi Mehmet abi daha sonra ilgili açıklamayı yapacaktır) Zira ilk disketin icadının 1960 yılların sonunda olduğunu, ticari olarak 1971 yılında üretilmeye başlandığını yine internetten öğreniyoruz. Öte yandan aynı bölümde karakterlerden birinin elinde telefon tapelerinin olduğunu iddiası üzerine diğerinin "montaj bunlar" diyerek reddetmesi ilginç olmuş. Tesadüf müdür, kasıtlı bir gönderme midir bilemedim. Benzer şekilde ilerleyen bölümlerde Bahailer için "paralel" benzetmesi kasıtlı ihtimalini güçlendiriyor. 

Doğru görüyorsam kapakta gerçek bir insan silueti kullanılmış. Kitaptaki Talaytaytan, bu kadar yakışıklı tasvir edilmişken, her okurun kafasından farklı bir sima oluşacaktır. Ve bence bunların çok azı kitaptaki kişi ile benzeşecektir. Profil Kitap'ın hala bir çözüm getiremediği yazım yanlışları devam etse de, baskı yine çok güzel. Kitap üstünde kullanılan yazı karakteri oldukça başarılı. Kitabın sırt kısmında ön sayfanın görseli kısmen kullanılmış. Umarım her kitap kapağında bu uygulanır. Kurgu olarak Çark ve Atahunalp Urumgalatlı'nın Amel Defteri kadar komplike olmasa da okuma kolaylığı olarak ikisinin de üzerinde. Yerli fantastik kurguya şans tanımak isteyenler için önerilir.  

Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman öykü, Talaytaytan, Mehmet Mollaosmanoğlu


 
UA-57355180-1