Her kötünün içinde bir iyilik,her iyinin içinde de bir kötülük vardır. İnsan sadece görmek istediğini görür.

15 Ekim'den itibaren tüm kitap satış noktalarında

Geziyoruz biz

Hep okuyacak değiliz ya

20 Haziran 2015 Cumartesi

İsrafil'in Aynası

Ben senim, sen de bensin.


“İşte görüyor musun, elem ile emel arasında yalnızca bir dizge fark var. Leyla Mecnun’un emeliyken birde elemi oluveriyor.”

            İsrafil’in Aynası, Türkiye’de fantastîki kurgu tarzının öncülerinden Şebnem Pişkin’in okuduğum ikinci kitabı. Ağırlığını oluşturan tasavvufi yönü çok ilgimi çekmese de kurgulama şekli olarak çok ilginç gelen bir kitap oldu. Hem aynı hem de her bölümde farklı bir karakter, sonradan eklenen yan ama sonradan esas karakterde “bir” olan karakterlerle gerçekten bir renk cümbüşü.

            Bahsettiğim karakterimiz ilk başta öbür âlemde İsrafil ile aynı mekânda yaşayan bir ışık varlık. Büyük ihtimalle benim anlayabildiğim anlamda “can” dediğimiz şeyin ana varlığı. Allah’a yaklaşmak için dünyaya gönderilme görevini üstleniyor. Bu noktada bu görevlendirmeyi yapanın neden İsrafil olduğunu bilmiyorum. Sanırım konunun derinlerinde olanların bir bildiği vardır. İşin aslı bu görevlendirme kısmını duyunca beklentim aşırı yükseldi. Tadından yenmeyecek bir macera beni bekliyor sanmıştım; yanılmışım. Ancak macera noktasında yanılmış olabileceğim gibi yazarla macera anlayışımız arasında ciddi farklılıklar olması da söz konusu.

            İlk bölüm, bu ruhani varlığın dünyaya gönderilmesi ile ilgili. İkinci bölüm ise dünyaya geldikten sonra büründüğü şekiller ile ilgili ki biraz orta iki biyoloji dersi havasında. Bu bölüm üzerinde biraz daha durulabilirdi, ya da hiç olmayabilirdi. Neyse, üçüncü bölüm artık insan suretine bürünen varlığımızın “aşk”’ı araması ile ilgili.

            Tasavvuf, aşk denince aklınıza ne geldiğini biliyorum. Benim de aklıma geldi. Ama korkmayın, yazar, pek çoğunun yaptığı gibi Şems ve Mevlana’yı sömürerek yeni bir kitap yazmamış. Karakterleri kendine has. (Final itibari ile benzersiz diyebilirim.) Aşk’ı arayan Ozan ve hocası (öyle mi deniyor tam bilmiyorum) Celaleddin ile arasında geçen diyalogları izliyoruz. Buralar benim için biraz yorucu oldu. Diyalogların satır aralarında yazarın bir diğer kitabı olan ve gerçekleştirdiği seminerlere adını veren “Bir” felsefesine göndermeler ve sosyal medyada paylaşabileceğiniz onlarca güzel söz var.

            Öte yandan kitapta bir yerde geçen “Varlığa bürünmüş her şeyin bir ruhu, bir hayatı vardır. Şu üzerinde yaşadığımız tüm yerküre nefes alır, yaşar ve yaşatır. Toprakta, havada, ateşte ve suda hayat vardır” söylemi ile panteizm arasında ciddi benzerlikler buluyorum. Bilmiyorum, yanlış mı öğrenmiş, yanlış mı anlamışım?

            Kitabın bir yerinde yine Osmanlı’dayız ve evet yine saraydayız. Kaçırmadıysam, hangi dönem, hangi padişah belli değil. En azından “Harem şehvet değil, ilim irfan yuvasıdır”  denmiyor, bizim bildiğimiz, umduğumuz, hayal ettiğimiz gibi anlatılıyor. Ancak yine de çoğu yazarın yaptığı ve benim gıcık olduğum bir klişeye düşülmüş. Saraydaki yüzlerce cariyesinden istediğini seçip, istediği fanteziyi gerçeğe dönüştürme ve bunlar için hiçbir diğer kadına hesap vermeme lüksüne sahip bir adamın yanına aldığı kadınla sohbete “Kainattaki bütün güzellikler hep Yüce Allah’tan bir parça taşır” diye söze başlaması beni delirtiyor. Ya abicim birazdan bilmem hangi slav ülkesinin vatandaşı ile çatır çatır nikahsız cima edeceksin, neyin artistliğindesin? Neyse… Sakinim…

            Kitap, İslami değerlerin sınırlarında dolaşmakla birlikte bence oldukça cesur ve yaratıcı. Dediğim gibi tasavvuf yönü ile bana hitap etmese de bu yönlerini görmezden gelemem. Özellikle “Fight Club” finaline benzeyen finalin tasavvuf uyarlaması müthiş.

            Kapak resminde -sanırım- İsrafil’in resmedildiği bir minyatür var. Yazar ve kitap adı ile kapak resmi kofralı yapılmış. (Bu terimi az önce öğrendim, doğru mu kullandım emin değilim) Tuğra’da da aynı şekildeydi. Bence kapağa artı katıyor. Yazım yanlışı göremediğim kitabın arka kapağında sıcacık gülümsemesi ile yazarın bir resmi var. Şems ve Mevlana sömürülerini okumaktan gına gelen tasavvuf sevdalılarının beğeneceği düşünüyorum.

Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman tasavvuf, aşk, Şebnem Pişkin, Şems, Tebrizi, Mevlana


)

14 Haziran 2015 Pazar

Don Kişot

“Evet. Kişiliğini sağlamlaştırmış, atına bir ad bulmuş, silahlarını parlatmıştı ama iş bu kadarla bitmiyordu. Tüm kalbiyle bağlanabileceği bir sevgilisi olmalıydı. Aşık olmadan yollara düşen gezginci şövalye, yapraksız ve meyvesiz bir ağaca, ruhsuz bir bedene benzerdi.”

Yalan yok, 1088 sayfa kasamadım, kısaltılmış versiyonunu okudum. Aslında daha önce başka kısa bir versiyonunu da okumuştum ama kitaplıktan bu çıkınca okumadan edemedim. 

Nedendir bilmem içim de çoğu insanın, Don Kişot’un maceralarının sadece yel değirmenleri ile savaşmaktan ibaret olduğunu düşündüğüne dair bir his var. Bu nedenle kısa bir özet geçmek istiyorum. Asıl adı Alonso Quijana olan Don Kişot'un aslında çok daha fazla maceralı bir hayatı var. Hayaletler, büyücüler, sahte büyücüler ve daha pek çok. Bende ki edisyona göre evden üç kez kaçıyor. Tam halinde daha mı fazladır bilmiyorum. Bir de her ne kadar yan karakterlerden sadece Sancho Panza’yı tanısak da, başta köyünün berberi ve papazı olmak üzere, onu sürekli evine geri götürmek için didinip duran iki arkadaşı var. En sonunda uydurma bir düello da yendikleri Don Kişot’u, bir yıllığına silah bırakmaya ikna ediyorlar. Ancak bu, Don Kişot’un evine son dönüşü oluyor.
Serhat Yayınları’nın okul çağındaki gençler için yayınladığını düşündüğüm 184 sayfalık kitabın bence güzel bir kapağı var. Muhtemel başka bir yerden alıntı illüstrasyonun altında okunaksız bir imza var. Atılan tarih okuyabildiğim kadarıyla 11.08.55. “Sancho bu kalkanların içinde robot gibi olmuştu” ve “Bu beladan kurtulabilmesi için bütün erenlerden yardım istiyordu” gibi garip çevirileri saymazsak okunabilirliği yüksek.

Genel olarak hafif, esprili bir anlatımı var. Bir ada sahibi olmak için Don Kişot'un peşinden giden Sancho Panza en az efendisi kadar çılgın. Tamamını okumaya üşenseniz de en az bu kadarlık bir kısa versiyonu muhakkak okunmalı... 

Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman, ilk yazılan roman, Cervantes, şövalye, Don Kişot



11 Haziran 2015 Perşembe

Bolivya Günlüğü

“Ya zafer, ya ölüm…”

Biliyorum zamanlamam manidar ama durum sandığınız gibi değil. İş yerimde yaklaşık bir aydır okunmak için sürünüp duruyor bu kitap. Aslında kitap demek de pek doğru değil. Küba Devriminden sonra Güney Amerika'nın tamamında devrim gerçekleştirme hayali ile Bolivya'ya geçen Che'nin 7 Kasım 1966'dan öldürülmesinden bir gün önceye (7 Kasım 1966) kadar olan notlarından oluşan bir nevi günlük. Öldürülmesinden sonra bir şekilde kurtarılan bu günlük hızlıca çoğaltılarak, yayınlanmış. 

Günlüğün girişinde Fidel Castro'nun yazdığı uzunca bir önsöz var. Yaklaşık 20 sayfa. Önsözde opturnist, emperyalist, antikapitalist, marksist, leninist bir sürü terim cirit atıyor. Tek satır anlamadım. Tek çıkarımım adamın Amerikalıları pek sevmediği...

Kitap on iki bölümden oluşuyor, her bölüm bir ayı kapsıyor ve neredeyse iki cümle bile olsa her gün bir şeyler karalanmış. Her bölümün sonuna bir de "ayın değerlendirmesi" kısmı konulmuş. Benim sarı-beyaz kulak seviyesindeki gerillacılığımla her ayın değerlendirmesi bir öncekinin aynı gibi ama çok da emin değilim. Bolivya, Bolivyalılar, Arjantinliler gibi kelimeler ısrarla küçük harflerle yazılmış. Nedendir bilemedim, diğer özel isimlerde durum böyle değil. Notlarda bahsi geçen, gelen mesajlar, yayınlanan bildirilen vs. kitabın sonuna ayrıca eklenmiş. Notlarda bir de bir Guevara’dan daha bahsediliyor, kimdir, nedir, aradım ama bulamadım. Belki aynı isimden birisi daha var. Yazarken yayınlanması gibi bir amacının olmadığı belli. Castro’nun da belirttiği gibi daha çok sonraki yapılanmalara yol gösterici olması için kendi ya da arkadaşlarının faydalanması için oluşturulmuş.


İddialı sayılabilecek derece sade bir ön kapağa sahip kitabın arka kapağında dünyanın en ünlü resmi olarak kabul edilen Che'nin portre fotoğrafı var. Ayrıca tanıdığım birçok Beşiktaş’lının Guevera temalı pozlar vermesi ile birlikte kitabın kapağının siyah-beyaz olması kafamda deli sorular oluşmasına yol açtı. İnternette yüksek çözünürlüklü bir halini bulamadığımdan kendi çektiğim bir resmi paylaştım bu sefer. Baskı… Eh işte, tekrarlar, yazım hataları var. Ama neredeyse okunaksız bir el yazısından uyarlandığı ve orijinaline sadık kalındığı düşünülürse, yanlış mı, aslının aynı mı anlamak zor. Kişisel olarak bana bir şey ifade etmemekle birlikte notların bir anlam ifade etmesi için genel olarak devrimciliğe aşina olmak gerektirdiğini düşünüyorum. Yani bir "Gerillacılığa Başlangıç: 1" kitabı değil. Ancak adamın zahmetlerle dolu son 11 ayına ait detaylar içermekte. Benim açımdan keşke okumasaydım kategorisinde olmakla birlikte eminim okumadan ölme diyecekler de çıkacaktır. 

Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman  gerilla guevera, pdf, 
)

6 Haziran 2015 Cumartesi

Denek

Robin Cook'un ülkemizde yayınlanan son romanı Denek yazarın okuduğum 19. kitabı... 



Bugüne kadar her zaman olduğu gibi yine alıntı yapacak dişe dokunur bir cümle bulamadım. Robin Cook daha çok aksiyon adamı, özlü, veciz sözlerle pek işi olmuyor. Ama artık sanırım yaşlanıyor. Kitapları her ne kadar tıbbi alandaki gelişmeleri yakından takip edebiliyorsa da, işin aksiyon kısmı sürekli kendini tekrar eder bir durumda. Bu kitapta Cook'un standart şablonlarından biri kullanılarak yazılmış. Ana karakter bir önceki kitap Ex'den tanıdığımız Pia Grazdani. EX'de başına gelenlerden sonra kendine yeni bir hayat kurmaya çalışan Pia, tıpta nanoteknolojiyi kullanmak için çalışmalar yapan Nano isimli firmada işe başlar. Kısa bir süre sonra Nano'da başka işler döndüğünü fark eden Pia olayın gerçek yüzünü araştırmaya karar verir ve olaylar gelişir. 

Dediğim gibi tıbbi anlatımlar dışında başka kitaplara olan benzer sahneleri nedeni ile sıkıcı bir kitap. Okurken sıkıldım. Ekstra bir heyecanı yok. Her zamanki gibi tıbbi bir kurum çalışanı, şirkette gizli işler döndüğünü farkeder. Her nedense bunu ortaya çıkarmayı kendine görev edinir. Ana karakterin yanında muhakkak "yapma" diyen ezik bir yancısı olur falan. Benim için tek farklı yanı finali oldu. Bugüne kadar okuduğum 19 Robin Cook kitabının hepsinden farklı bir şekilde bitiyor. 

Robin Cook kitapları son dört kitaptır Sayfa 6 yayınlarından çıkıyor. İlk kapakta dikkatimi çeken kapak tasarımları Ex ve bu kitapla birlikte zirve yapmış durumda. Kapakta kullanılan ana temanın küçük boyutlusunun sırtta da kullanılmasına bayılıyorum.

Ancak aynı kaliteyi çeviri için söylemem imkânsız. İnkılap'tan çıkan "Nöbet" ile birlikte en kötü çevrilmiş Robin Cook kitabı. Hatta kusura bakmazsanız kitap matbaada kendi imkânları ile kendini çevirmiş gibi duruyor. Hala anlamıyorum ve anlamak da istemiyorum, ülkemizde yayınevleri basacakları kitabı matbaaya göndermeden önce okumuyorlar mı? Yayınevlerinde bu işi yapmak için para alan biri yok mu? Eğer böyle biri yoksa kendime bir sektör yaratayım, yok bu işi yapanlar çok para istiyorsa fiyat kırayım. Ama ne olur ben ya da bir başkası şu kitapları basılmadan önce bir okusun. Yazım ya da imla hatalarından bahsetmiyorum, hadi onlara alıştık. Ancak,

“…iyi gidiyor. Biyo-uyumluluk testlerinin sayısını on kat arttırdık. Bu bize çok dikkat çekici sonuçlar verecektir, tabii bağışıklık bilimi tepki vermemeye devam ederlerse” Ben şu kadarcık satırda üç ayrı hata buldum, işten biraz anlayanlar kim bilir neler bulur.

“… Bu alaşımın kullanılmasından önce solucanların yüzde otuz veya kırkında bağışıklık bilimi tepki görülmüştü” Biri ne olur bu cümleyi bana Türkçe’ye bir daha çevirsin.

“Pia bunu duyduğunda Paul’ü sorgulayan memurlarla konuşmak istemişti. Protestolarına rağmen polisler araştırılacak bir şey olmadığını söylemişlerdi…” Allah’ını seven üzerime toprak atsın, tüm kitapta “itiraz” yerine “protesto” kullanılmış.

Bu arada yanlış anlaşılmasın, çevirmenin kötü olduğunu ya da daha iyi İngilizce bildiğimi iddia etmiyorum. Benim İngilizce seviyemi karate kuşağıyla değerlendirseler sarı kuşağı çamaşır suyuna basıp da verirler. 460 sayfa kitap çeviriyor adam. Kafası muhakkak belli yerlerde takılacak, aynı esnada uğraştığı başka işler nedeni ile devreler yanacak. Gayet normal. Benim merak ettiğim kitaplar neden okuyucuya sunulmadan önce işi bilen birileri tarafından okunmuyor. (Gözlemlediğim kadarı ile bu çoğu yayın evinde böyle) 


Neyse… Kimbilir belki doktor, belki de ben yaşlanıyorum. (Doktor artık 75 yaşında) Sonuç itibari ile beğenmedim. Ama yine söylüyorum kapak harika.



Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman nanoteknoloji, macera gerilim

                                

 
UA-57355180-1