Her kötünün içinde bir iyilik,her iyinin içinde de bir kötülük vardır. İnsan sadece görmek istediğini görür.

15 Ekim'den itibaren tüm kitap satış noktalarında

Okunmayı ve Yorumlanmayı bekleyen kitaplar

Geziyoruz biz

Hep okuyacak değiliz ya

21 Temmuz 2015 Salı

Ihlamurlar Açarken

Edirne’li yazar gördüm mü takip etmeye çalışıyorum, neler yazmışlar, nasıl yazmışlar merak ediyorum. Bu nedenle eşimle Saraçlar Caddesinde gezerken gördüğüm bu kitabı hiç aklımda yokken alıverdim. Tam emin değilim ama kitap aynı zamanda kitaplığımdaki 300 civarı (çizgi romanlarım hariç) kitap içinde Edirne’den alınan tek kitap olma özelliğini taşıyor.

Kitap yazarın diğer kitapları gibi Trakya’nın vakti zamanındaki etnik zenginliği üzerine kurulu. Vize’de başlayan hikâyemizde; Rum bir ailenin Türk komşuları ile olan ilişkileri, sonrasında gelen Bulgar ve Yunan işgalinin ardından, dostlukların nasıl olup da düşmanlığa dönüştüğünü ve bu düşmanlığın iki gencin aşkını nasıl etkilediğini görüyoruz.

Yazar Güngör Mazlum, Edirne’nin eski belediye başkanlarından olmasının yanı sıra, aynı zamanda Edirne Yerel Tarih Grubunun bir üyesi. (Kendime not: Bu grupla yakından ilgilen) Dolayısıyla romanın tarihi yönünde hiçbir sıkıntı yok. Hatta özellikle mübadelenin, nasıl yapıldığı, nelere mâl olduğu gibi noktalarda kolay kolay öğrenemeyeceğimiz bilgiler mevcut. Dahası benim için en önemlisi dönem romanlarının en eleştirdiğim yanı olan, hanlar, hamamlar, saraylarda geçen bir roman değil. Sıradan esnafların, sıradan ailelerin yaşamları, birbirleri ile olan ilişkilerinden bahsedilmiş.

Ancak kurgu kısmı için maalesef aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Bu kısımlar sanki biraz aceleye getirilmiş, kontrol edilmemiş ya da özenilmemiş gibi duruyor. Herhangi biri tarafından bir son okuma yapıldığını düşünmüyorum. Onlarca anlatım bozukluğu var. Üçüncü tekil anlatımla başlayan paragraf, birkaç cümle sonra birden bire birinci tekil anlatıma dönüveriyor. Ortam tasvirleri yapılırken kısa, kesik, devrik cümleler kullanılmış. Tasvir edilir gibi değil de sanki envanter tutulur gibi. Safiye’nin kolunda dört bilezik. İkisi sağlam, ikisi ezik. Üzerindeki yelek Bosna yünü. Kazağı kırmızı… gibi. (Kitapta böyle bir şey yok ama tasvirler bunun gibi)

Bir de aşk hikâyemiz olanca çaresizliği ile devam ederken, tarihi ve ansiklopedik bilgiler olaya birden dâhil oluyor. Reklâm arası gibi. Hikâyenin akışına yedirilememiş, verilen bilgiler gerçekten çok değerli ama okuma kalitesini düşürüyor.  

“Eleni elinin tersi ile sildi gözlerinin yaşını, camın içindeki küçük bohçaya uzandı. Çeyizinden, küçük çoraplar, peşkirler, mendiller vardı bohçasında. Kenarları iğne oyalı beyaz ipek bir mendil çıkardı. Annesinin kestiği iki belik saçını sardı mendile, uzattı sevgilisi Yusuf’a”

İçinde Rumların olduğu roman, hikaye, senaryo yazarlarından çok rica ediyorum, lütfen hiç değilse biriniz karakterlere Eleni, Dimitri dışında bir isim versin. Yemin ederim içim şişti. Nasıl ki gördüğümüz her Japon’u karateci sanıyoruz, sizin yüzünüzden bütün Rumların adını Dimitri sanıyorum. Lütfen yeter. Allahtan Güngör Bey, “Haydi vre Dimitri, tıngırdat bakalım biraz” klişesini yapmamış. Bu nedenle kendisine teşekkürü bir borç bilir, ellerinden öperim.

Dediğim gibi tarihsel açıdan çok değerli. Kurtuluş Savaşının kahraman Edirne’lilerini bir bir öğrendik. Balıkesir taraflarında yaşadıklarını bildiğim (belki başka yerlerde de vardır) “biberciler” in kökenini de. Hatta ben hep kızlar tarafından kullanıldığını bildiğim “aretlik” kurumunun o dönemde erkekler içinde olduğunu öğrendim. Ancaaaak! Kim ulan bu Şekerci Bohor? Nasıl bir düzen kurduysa bu adamdan lokum alınmadan ne hoş geldine, ne güle güleye, ne sünnete, ne askere, ne kız istemeye hiçbir yere gidilmiyor. Bütün erkekleri askere aldılar, sürgün ettiler, kurtulan çeteye katıldı ama Şekerci Bohor değişmeyen lezzetiyle hep Vize’de. Şekerci Bohor Since 1875 (Kim bilir belki de daha eski)

Kitabın sonunda kitapta geçen karakterlerin mübadele sonrası hayatları biyografik olarak verilmiş ama  çok azından bahsedilmiş. Mesela Eleni ve annesine ne olmuş öğrenemedik. Kim bilir belki de yazar onlar hakkında bilgiye ulaşamamıştır. Annesi demişken, ilk başlarda Türklerle kardeş kadar yakın olan, son derece iyi huylu, temiz kalpli Katrin Hanım’ın olaylar ilerledikçe fesatlaşması, ruhen değişime uğraması dikkatimi çekti. Fakat bunun, bir insanın yaşadığı zorlukların onun karakterini nasıl değiştirebileceği mesajı verilmek için yapılıp yapılmadığından emin değilim. Zira kurgunun zayıflığı dolayısıyla rasgele de olmuş olabilir gibi duruyor.


Kitap, son zamanlarda gayet aktif olduğunu gördüğüm, ancak bu kitap haricinde bir yayının okumadığım, Edirne’li Parafiks Yayınlarından çıkmış. İçe katlanmış, kulakçıklı kapağı beğendim. Açık kahve zemin üzerine bordo renkli harflerin uyumu güzel. Altta nerede,  ne zaman ve hangi olay esnasında çekildiğini bilemediğim ama deli gibi merak ettiğim bir resim var. Kıyıda bekleyenler var ama asıl dikkatimi çeken kayıklardakiler. Kayıklardaki herkes ellerini kaldırmış. Teslim mi olmuşlar, birilerine hoş geldin mi diyorlar çözemedim. Umarım bilen biri vardır ve bana söyler. Kapağın tam ortasında, varaklı bir çerçevenin içinde, yazarın dedesinin kardeşi, aynı zamanda kitapta da karşılaşacağımız karakterlerden Havuz Bey’in bir fotoğrafı var.  Baskı güzel olmakla birlikte yazım yanlışları var. Bir de birkaç yerde cümle, kesilmemesi gereken bir yerden kesilip yeni bir paragraf başından devam etmiş. Son olarak kenar boşlukları bir tık daha fazla olsa, daha güzel olabilirdi.  Dediğim gibi kurgusal olarak tatmin edici olmasa da, verdiği tarihi bilgiler açısından güzel. Bu kitap sayesinde Trakya hakkında birçok güzel şey öğrendim… 



Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman, Güngör mazlum, Kırkpınar, Edirne, vize, mübadele, ermeni soykırımı, Yunanistan, Rumlar, eleni, dimitri

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Son Ayin



“Eğer bir Tanrı varsa, yüreğinde benim gibi bir günahkâra merhamet edebilmek için bir neden bulabilsin ve sonra beni sadece bir anlık yalnızlıkla kutsasın diye dua ettim”
Sonunda bitti. Size yalan gelir, bu seri bitmeden ölürüm diye korkuyordum. 1812’de başlayan maceramız, hayırlısıyla bitti.

Aslında anlatmak, bahsetmek istediğim çok şey var. Bu seriyi okuyan biriyle saatlerce muhabbet edebilirim. Ancak burada dilimi tutmak zorundayım. Olur da bir gün okursanız tadını kaçırmak istemiyorum.

Kısa bir özet geçersek ilk kitapta 1812’de Fransa-Rus savaşında kahramanlarımız yardım için Rusya’ya Oniki kişi davet etmişlerdi. Afedersiniz, kendileri vurdalak. Neyse ki din, iman, doymak nedir bilmeyen bu yaratıklara savaş açan, Çarlığı elinde bulunduran Romanov hanedanını korumakla görevli Albay Aleksey İvanoviç Danilov bunların hakkından gelmişti. Ancak her zaman kendine bir kaçış yolu bulan Yuda, hem Danilovların, hem de Romanovların başına bela olmaya devam etmişti. Etmişti etmesine ama üçüncü kitap Çarın Laneti’nde (bu kitabı Üçüncü Şube gibi o kadar güzel bir ismi varken Çarın Laneti diye adlandırana da ayrıca saygılar) tanıdığımız Aleksey’in Dominikiya’da olan kızı Tamara ve dördüncü kitap Halkın İradesi’nde tanıştığımız Tamara’nın oğlu, aynı zamanda Ramanov kanından Mihail Konstantinoviç Danilov, Albay Aleksey’in şanına yakıştıklarını ispatladılar. Ailenin yüz karası tek isim Dimitriy Aleksiyeviç Danilov’du.

Son Ayin’de de karşımızda bir önceki kitapta genç bir subay olan ve dedesinin ve annesi Tamara’nın hayallerini gerçekleştiren Mihail var. Var ama yıllar acımasız. Mihail artık 60’ına merdiven dayamış, kalp hastası bir adam. Kendini siyasete vermiş ve yıl 1917. Birinci dünya savaşının son zamanları. Rusya bir yandan savaşla uğraşırken, bir yandan da Bolşevik ihtilali ile uğraşıyor. Mihail ve üvey dayısı şerefsiz Dimitriy (İkinci kitaptan beri gıcığım ben bu herife. Danilov’ların en irisi ama en haysiyetsizi) ile birlikte Rusya için en iyisini yapmaya çalışıyorlar. Bir de vampirler Rusya’da toplanmış öldüğü söylenen Zimeyeviç’i geri getirmeye çalışıyorlar.

Kitap ilk dört kitap gibi güzel. Ancak, diğerleri ile aynı sayfa sayısında olsun diye sanki biraz uzatılmış gibi. İlk kısımlar biraz sıkarken sonradan iyice hızlanıyor. Son bölüm ise enfes. Her ne kadar Aleksiyeviç’e nazaran ezik ve zayıf olduğunu düşünsem de Mihail, soyunun en akıllısı. Ayrıca son satırlarda dedesine selam durarak bu maceranın en iyisinin kim olduğunu hepimize gösterecek kadar iyi niyetli. 

Her kitapta olduğu gibi bunda da kahramanlar yürüyor da yürüyor. Ve her sokağı, her kaldırım taşını anlatıyor. Az biraz zorlasam Petersburg’da dolaşabilirim gibi geliyor. O kadar detaylı bir şehir anlatımı var. Ayrıca haddinden fazla iç mekan, labirent, gizli geçit tasviri var. Anlamakta zorlandığım zamanlar oldu. Bir de bu zamana kadar olanlar daha gerçekçi bir zemindeyken, son kitapta Mihail'in başına gelenler inanması daha güç, daha mistik, daha fantastik olmuş. Ha derseniz ki “vampirler gerçekti de, Mihail’in iç sesi mi masalsı?” Siz de haklısınız.

Gelelim kapağa. Keşke gelmesek ama olmuyor işte. Hatta keşke kapaksız çıkaydı da gözlerim şu rezilliği görmeyeydi. Bir sayfayı buna ayırabilirim ama kendimi tutamayıp yargılanmama neden olabilecek bir şey yazabilirim. Can Yayınları’na nedenini sordum, cevap vermeye tenezzül bile etmediler. Sadece şunu söyleyeyim, tamam Avrupa standartlarında bir şey beklemiyorum. Çapınız belli. Lakin son kitabın kapağının sırtını ilk dört kitapla aynı renk yapmak için Avrupai, titiz, kültürlü, yetenekli, çok zeki olmaya gerek yok. Tuvalet eğitimini almaya yetecek kadar zekâsı olan herhangi biri bunu becerebilir. Lütfen bakar mısınız olmuş mu, güzel durmuş mu?



Buyurun, alttaki orijinallere bakın. Tablo gibi, kusursuz. Buradan eğer bir gün bitirebilirsem kapağımı tasarlayacak büyüğüme sesleniyorum, ( Bu arada kitabımı Can Yayınlarının basmamasını sanırım garantiledim) böyle bir şey istiyorum. Ancak yine de Can Yayınları’na teşekkürü borç bilirim. Bu seriyi ölmeden önce bir daha okumak istediklerim arasına kaldırmıştım. Ancak sayelerinde bu hedefi orijinallerinden okuyabilmek olarak değiştirdim ve kendimi İngilizce öğrenmeye adadım. Bir daha da kolay kolay çıkardıkları bir kitabı alacağımı zannetmiyorum. 


Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman vampirler, vurdalak. Jasper Kent, Rusya, rus kızı, Can Yayınları, pdf oku, pdf indir


10 Temmuz 2015 Cuma

Çizgilerle Nâzım Hikmet



“Bakacak arkamdan mutfak penceremiz.  Balkonumuz geçirecek beni çamaşırlarıyla. Ben bu avluda bahtiyar yaşadım bilemediğiniz kadar.Avludaşlarım, uzun ömürler dilerim hepinize…”






Hangi gazetedeydi hatırlamıyorum, bilmem kaç kupon karşılığında verilen bir yasaklanan kitaplar seti vardı ve bu kitapta onların arasındaydı. Daha ben doğmadan önce, 1977 yılında Müjdat Gezen’in fikri ile ortaya çıkmış. Her ne kadar bugünkü satış sitelerinde geri planda bırakılsa da çizimlerini yine usta bir tiyatrocu, rahmetli Savaş Dinçel yapmış. Bu kitap sayesinde Savaş Dinçel’in karikatüristliği olduğunu da ilk kez öğrendim.

Çizgilerle Nazım Hikmet, her iki sanatçının da kısa özgeçmişleri ile başlıyor. Ardından yine iki sanatçının bu sefer doğal olarak upuzun özgeçmişleri var. Müjdat Gezen’in kaleme aldığı giriş bölümünden, kendisinin turnede, otobüs yolculuklarında Tom Miks, Zagor ve Teksas okuduğunu öğreniyor, sempatimi ikiye katıyorum. Zaten Nazım Hikmet’in hayatını çizgilerle anlatma fikri de böylelikle ortaya çıkmış. Gerçi bunu ifade ederken “Bu adamlar bana ve benim gibi kim bilir kaç kişiye bu zırvaları ve bu denli kolay okutmanın yolunu nasıl bulmuşlar” gibi bir cümle kursa da görmezden geliyorum.

Öncelikle belirtelim, kitap bir çizgi roman ya da grafik roman havasında değil. Nazım Hikmet ile ilgili olaylar, konular, başkalarının anlattığı hatıralar, başından geçenler, şiirleri vs. daha pek çok şey resimler eşliğinde verilmiş. Bu açıdan çizgi roman gibi değerlendirmek yanlış olur. Çizimler karikatürize, zaman zaman da gazete kupürlerinin üzerine eklenerek çizilmiş. Önsöz’de “Şimdiki (2007) imkânlar olsa çok daha iyisini yapardım.” demiş Savaş Dinçel. Bence bu hali ile çok daha güzel, çok daha emekçi işi.

Tam anlamı ile bir otobiyografi sayılabilir mi emin değilim. Belli başlı olaylara bölünerek anlatılmış.  Bu anlatımlar arkadaşlarının, tanıdıklarının hatıralarıyla, gazete haberleriyle zenginleştirilmiş. Sırasıyla çocukluğu, Atatürkle tanışması, ilk kez Rusya'ya dönüşü, hapse girişi, çıktıktan sonra Rusya'ya kaçması ve ondan sonrası ve tüm bunlar olurken hangi eserleri verdiği anlatılsa da bence bazı bölümler eksik. Mesela ne zaman hapse girdiği belli değil. 1928’de yurda döndü, 10 yıl geçmeden deniyor. 12 yıl yattı, 1950’de genel afla çıktı. 1938 diye hesaplıyorum. Aynı şekilde büyük bir saygıyla bahsettiği, “Ne güzel şey hatırlamak seni” dediği ve bilindiği kadarıyla en güzel aşk şiirlerini yazdığı karısı Piraye Hanım’la neden ve ne zaman ayrıldığı, yine sonrasında evlendiği ve aynı ölçüde özlediği Münevver Hanım’dan ayrılması ile ilgili detaylar verilmemiş. Belki de yaşamının geneli içinde önemli görülmemiş, belki Nazım okuyan adam nasılsa araştırır bulur diye düşünülmüştür.

Sayfalar arasına bolca yerleştirilen şiirlerin de etkisi olsa gerek, anlatım son derece duygulu ve etkileyici. Ben daha önce bu kadar çok Nazım Hikmet şiiri okumamıştım. Gerçekten hepsi birbirinden güzel. Alıntı için hangisini kullanayım şaşırdım. Bunun yanında bir sürü bilmemiz gereken şey anlatılmış. Nazım’ın memleket hasreti çok güzel yansıtılmış. Hele son eşi Vera’yı İstanbul’a götürmeyi ne kadar çok istediğinin anlatıldığı kısım harika.

Bir açıdan, Müjdat Gezen’in tespiti çok yerinde. Yukarıda da yazığım gibi çizgi romanların çok kolay okunduğunu fark eden Müjdat Gezen, Nazım Hikmet’in hayatını çizgilerle anlatmayı seçmiş, çok iyi yapmış. Düz yazı olsa böyle bir kitabı okumaya üşenirdim muhakkak. Buyrun sizlere iç sayfalardan bir iki örnek...





Ön kapakta Savaş Dinçel’in çok anlamlı bir çizimi var. Nazım’ın daktilosundan dökülen hayatlar, insanlar resmedilmiş. Arka kapak ise muhteşem. Bu kitap yüzünden 21 yıl istemi ile yargılanan yazar ve çizerin işbu duruşma sırasında çekilmiş bir fotoğrafları var. Onu da paylaşıyorum. Savaş Dinçel’in bezgin, yorgun bir hali varken, Müjdat Gezen’in yüzünde her zamanki muzır ifadesi var. Kitap zamanında toplatılarak Seka'da hamur yapılmış. uzun bir süre piyasada bulunamamış. Neyse ki orijinal saklamayı başaran Savaş Dinçel sayesinde 2007 yılında bendeki versiyonu yeniden basılabilmiş. Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı yayınlarından çıkan kitabın tüm gelirleri vakfa bırakılmış. Şimdilerde Ka Yayınları’nın edisyonu piyasada. Tam emin değilim ama bazı yerlerde yazı karakteri olarak Nazım’ın kendi el yazısı aynen kullanılmış sanırım. Gerçekten çok zor okunuyor. Onun dışında her şeyi ile kaliteli bir kitap. 






Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman Nazım Hikmet’in hayatı, şiirleri, eşleri, evlilikleri, Müjdat Gezen, Savaş Dinçel, kitabının özeti, pdf, Nazım Hikmet’in çizgiomanı


)

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Çıplak Ayaklıydı Gece

Ahmet Ümit seanslarıma devam ediyorum. Resmen keşişler gibi çile dolduruyorum şerefsizim. Kitap 14 öyküden oluşuyor. Bu öykülerden ilk beşi 80 döneminin solcularının acılarını, korkularını, bu ülke için ne kadar büyük fedakârlıklara katlandıklarını, neyse ki içlerinde hiç kötülük olmadığını, aslında tanısak, hepsinin iyi çocuklar olduğunu falan anlatıyor. Diğer öyküler Nevzat’ın başrolde olduğu polisiye! öyküler.

Kitabın bana en büyük faydası ÖSYM kurullarının paragraf sorularında kullandığı paragrafları nereden bulduğunu öğretmesi oldu. Özellikle ilk bir kaç sayfada her an bir yerde biri çıkıp “Yukarıdaki paragrafta yazarın içinde bulunduğu hangi ruh haline yer verilmemiştir?” diye soracakmış gibi geliyor. Buyurun bakınız; S:17 “Artık bu evi sevmiyorum; bu geniş salonu, aynalı dar antreyi, loş mutfağı, yazları fırın gibi sıcak, kışları buzdolabı gibi soğuk olan bu küçük odayı; bu küçük odada uyumayı, uyanmayı, yerdeki sarı çiçeklerle kaplı halıyı, açık kahverengi mobilyaları, dantelli tül perdeleri sevmiyorum. Duvardaki resimler bir şey anlatmıyor bana. Seramik saksılardaki çiçekler sevinç taşımıyor, kitaplar somurttukça somurtuyor karşımda”

Yine ilk beş öykünün başına küçük birer alıntı serpiştirilmiş, en ilgimi çeken, hayranlığımı cezbeden “Ölümün Hükmü Yok” isimli öykünün başında yer alan, Dylan Thomas’ın yazdığı ve Bülent Ecevit’in çevirisini yaptığı şiir oldu. Eskiden ne güzel günlerimiz, şiir çevirisi yapacak kadar naif, kültürlü devlet adamlarımız varmış.

Öykülere dönecek olursak, diyaloglar her zaman ki gibi yapay. Az önce bahsettiğim öyküde iki işkenceci polis, gözleri bağlı mahkûmu sürükleyerek götürürken polislerde biri “Kahramanımıza bakın, nasıl da rüzgara tutulmuş yaprak gibi sallanıyor…” gibisinden bir cümle kuruyor mesela. Şu cümleyi kuran adam polislik mi yapar? Üzülme devrimci arkadaş, işkencecin en az senin kadar entelektüel. Amaçladığın devrim inceden işe yaramaya başlamış, hatta devrimin etkileri poliste bile görülmeye başlamış ama polis farkında değil.

“Bazı cinayetlerin aydınlatılması polisin çabasına değil, siyasi iktidarın tavrına bağlıdır. Elinizde ne kadar ipucu, ne kadar somut kanıt olursa olsun hiçbir yararı olmaz.”

Nevzat’ın adının geçtiği öyküler, romanlara kıyasla daha derli toplu, ne yalan söyleyeyim daha okunur vaziyette. Demek ki konu uzadıkça suyu çıkıyor. Ancak her zaman dediğim gibi kendini “Türkiye’nin önde gelen polisiye yazarlarından biri” olarak lanse ettiren biri için çılgın hatalar var. Mesela olay mahallinde, cesedin yanı başında,  sigara yakan, külünü aynı odanın içindeki bir küllüğe döken bir komiser var. Olay yeri disiplini, delillerin ne olacağı kimin umurunda. Başka bir öyküde kesik bir bacak ve kanlı bir gecelik var. Adli Tıp sadece bacak ve gecelikteki kan grubunun aynı olduğuna dair rapor veriyor. Hem de ikisinin aynı kişiye ait olup olmadığını tespit etmek gibi bir seçenek varken.

Nerdeyse her cinayet şans, kader talih, tesadüf, bin bir imkânsız olasılığın üst üste gelmesi sonucu çözülüyor. Çok afedersiniz tabiri caizse Nevzat’ın kıçından bal akıyor. “Hele Siyah Taşlı Yüzük” hikâyesinde geçen olayı bir gün bir muhabbette nasıl çözdüğünü anlatsa kimse inanmaz. Resmen avcı muhabbeti yapıyor muamelesi görür. Polisiye hikaye değil, fantastik hikaye olsalar, ancak bu kadar imkansız olay birbiri ardına denk gelir.

 Kapak güzel. Doğan Kitap’ın standart Ahmet Ümit tasarımı. Turuncu-siyah sırt yasarımı, siyah arka kapak. Ön kapakta illüstrasyon hoş. Arka kapakta iki adet yorum var, bildiğin coşmuşlar, inanmayın. Kısa, basit, amaçsız bir kitap sevmedim, bir şey öğrenmedim. 

Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman  Ahmet Ümit, polisiye, çıplak ayaklıydı gece, en iyi polisiye yazarı, kitabını indir, kitabını oku, kitabının özeti, pdf,


 
UA-57355180-1