Her kötünün içinde bir iyilik,her iyinin içinde de bir kötülük vardır. İnsan sadece görmek istediğini görür.

15 Ekim'den itibaren tüm kitap satış noktalarında

Geziyoruz biz

Hep okuyacak değiliz ya


29 Eylül 2015 Salı

12. Gezegen - Zecharia Sitchin

Bir zamanlar dünyamızda yaşamış olan üstün bir ırkın varlığını açıklayan son derece şaşırtıcı kanıtlar, artık gün ışığına çıkıyor. Yıldızlardan gelen yolcular yüz binlerce yıl önce dünyamıza gelmiş ve en sonunda dikkate değer bir türü ortaya çıkaracak genetik tohumu ekmişti… yani insan.

12. Gezegen, çoktan beri merak ettiğim, gökten gelen tanrılar, düşen melekler ve dünya üzerinde aklımın almadığı bazı şeyleri biraz daha anlaşılır kılmak üzere Mehmet Mollaosmanoğlu tarafından tavsiye edildi. Yıllar önce okuduğum ve hayran kaldığım Tanrıların Arabaları kitabının ardından ufkum iyice açıldı.

Gezenler bilir, eski Roma ve daha öncesine ait kentler birçok açıdan günümüz kentleri ile aynı medeniyet seviyesinde. Hatta imar açısından çok daha iyi durumda olduğu bile söylenebilir. Hep böylesi bir uygarlığa nasıl ulaşıldığını, sonra ne olup da yok olduklarını merak ederdim. Sadece bu kadar da değil; tuhaf bir adamım, bilim kurguya aşinayım, çizgi romana hayranım. Mesela bugün duvarlara yapışan bir adam görsem hiç yadırgamam, ne bileyim biri ışınlanmayı bulduk dese, ilk tepkim “ehh, artık zamanı gelmişti” olur. Hani Mars'ta su bulundu ya, tertemiz bir abdest alıp, iki rekât namaz kılamayacak olduktan sonra neye yarar, umurumda değil. Ama tarlada saçma sapan duran buğdayı, kurutup, öğütüp un yapmak, undan hamur, hamuru mayalayıp ekmek yapmak kimin, nereden aklına gelir deli gibi merak ediyorum. Aynı şekilde, affedersiniz tavuğun makatından çıkan yumurtayı “ben bunu suda kaynatsam ne güzel olur” diyen ilk adamın kim olduğunu da... (Bu noktada araya girip kabak, enginar, pırasa gibi sebzelerin evrimin bir yerinde unutulduklarını, aslında yenmeleri için bir işlemin daha gerektiğini, ancak henüz keşfedemediğimiz için bu halleri ile yemeye çalıştığımızı düşünüyorum) Neyse, işte başta benim bu saçma sorularım olmak üzere, daha pek çok mantıklı bilinmeyene sayısız cevap bu kitapta.

Şaka bir tarafa temel olarak bakıldığında, kitap dünyamızın çok ama çok uzun zaman önce Nefilimler adı verilen bir ırk tarafından sömürge gezegen olarak seçildiğini, uzun süre dünyamızda faaliyet gösterdikten sonra, ağır işlerde kullanmak üzere insan ırkını yarattığını ve sonra çeşitli nedenlerle Tanrı Enlil'in bizden kurtulmak isterken kardeşi Enki'nin bizi nasıl savunduğunu anlatıyor. Yazılı tarihin Sümerliler ile ortaya çıkmasından öte, dünya üzerinde ilk yaratılan insanların (homo sapiens) bizzat Sümerliler olduğunu öne sürüyor. Bunu ispatlamak için tabletler (ipad değil, kil tablet), kazılar, Eski Ahit, Tevrat ve İncil gibi kitaplardan yararlanıyor. Ayrıca tanrı, adak, ibadet gibi kavramların ne şekilde ortaya çıktığı, insana tarımı, hayvan evcilleştirmeyi kim, nasıl öğretti bunlardan da bahsediliyor. 

Görüldüğü üzere ilk önce Yahudi ve Hıristiyanlığın dini kitaplarını gerçek olarak kabul etmek gerekli gibi görünüyor. Ancak yazar bunları öyle bir potada eritiyor ki, sık sık şu soru aklınıza geliyor; “Bu kitaplar Nefilimler tarafından mı yazdırıldı, yoksa gerçekten Yaradan'ın ayetleri mi, yoksa eski bilgilere ulaşmayı başaran ve peygamber olduğunu iddia eden birilerinin derlemesi mi?” Kesin cevabın ucu şimdilik açık. Bu arada kitap boyunca tanrı ile kastedilenin uzaylılar olduğunu ve bizim anladığımız anlamda bir yaratıcının şimdilik konu dışında bırakıldığını da not düşelim.  Diğer bir deyişle “bizi uzaylılar yarattıysa, peki o zaman uzaylıları kim yarattı” goygoyu için henüz erken.

Başlarken ağır bir dünya tarihi anlatısının ardından roket insanlardan bahsetmesi ile kitap gerçekten ilginçleşiyor. İddialar ve kanıtlar gerçekten şaşırtıcı. Örneğin daha M.Ö 350'ler de Sümerlerin asfalt kullandığını öğreniyoruz. Şimdi ben 2015 yılında Babaeski’nin Övenler Köyü ile Uzunköprü'nün Turnacı Köyü arasında asfalt yol olmadığını bilirken buna nasıl inanayım. Gerçekten zor. Çivi yazılarına yüklenen anlamlar, tabletlere kazınan resimlerin açıklamaları ve tüm bunların bir yandan da modern bilimlerle desteklenmesi gerçekten çok büyüleyici. 

Gösterilen kanıtlar gerçekten şaşırtıcı. Bahsedilen konular bir kaç kişi tarafından daha ispatlandığı, tekrarlandığı takdirde yaşadığımız dünya üzerindeki her şeyin değişmesini gerekecek bilgiler var. Nuh tufanına kadar, dünya üzerinde Nefilimler tarafından roket fırlatma rampaları, telsiz ve radar istasyonları, genetik laboratuarları olduğuna dair tabletler, çivi yazıları mevcut. Benim en çok dikkatimi çeken tüm bunlardan bahsedilirken elektrik ile ilgili bir detay verilmemesi idi. Belki sonraki kitaplarda bahsedilecektir.

Şunu da belirtmeliyim ki, bu kitabı okuyunca semavi dinlerdeki yaratılış hikâyesini kökten reddedebileceğiniz gibi, kendi inanç pencerenizden bakarak “bunların hepsi zaten Kuran'da yazıyor” diyenlere de rastlamanız olası. Zira dünyaya inan bu ırkı Nefilimler olarak kabul etmenin yanı sıra, Kuran penceresinden  bakarak bu tanrıları yoldan çıkan kavimlere iyiyi doğruyu gösteren, ekin ekmeyi, demir dövmeyi öğreten ve sayıları 124.000 olan peygamberlerle de eşleştirebiliriz. Görünen o ki daha bir kaç yüzyıl boyunca bu kitapta anlatılanlara tamamen objektif bakabilmenin mümkünü yok.

Sen nasıl hayvanların korunması için şefkat ve sevgiye ihtiyaçları olduğunu düşünüyorsan, insan denen varlığa da benzer şefkati duyan daha üst varlıklar var. Nasıl bir köpek, hayvanları koruma derneğinden habersizse sen de insanları koruma derneğinden habersizsin; al sana işte küçücük bir zihin oyunu. (Ataerkil - Mehmet Mollaosmanoğlu)

Kendi açımdan, merak ettiğim Mısır tanrıları, Yunan tanrıları ve İskandinav tanrıları üzerine pek çok şey mantığımın sınırlarına oturdu. Kuran okurken kafama takılan Hz. Lût'un misafirleri ile ilgili bir konuya çok güzel bir cevap verdi. En güzeli -daha birincisini yazamamış bile olsam da- ikinci kitabım için bana bir fikir verdi. Ve elbette ki Mehmet Mollaosmanoğlu'nun kitaplarının pek çoğunu çok daha kolay anlaşılır hale getirdi. Ayrıca Sümerce şamaim (gökler), şamaş (yüksekte olanlar) gibi kelimelerin bir sonraki ilgi alanım olan Orta Asya Türkleri ve Şamanizm ile bağlantılı olabileceği hususu dikkatimi çekti.

Ruh ve Madde Yayınlarından çıkan kitap, şu an piyasada yok. Uzun aramalar sonucu ikinci el olarak buldum. Serinin ikinci kitabı “Göklere Merdiven”i bulmak için şimdiden aramalara başladım ama ses yok. Rastlayan olursa sevinirim. Bu arada yazmasam objektifliğime gölge düşer. Kitabı ararken bana şu siteyi de tavsiye ettiler. Sitchin'in iddiaları kadar, hataları olduğunu da iddia edenler var. Kime inanacağınız size kalmış. Kapak sade ve gösterişsiz. Kapaktaki resmin yorumu içeride mevcut. Resim demişken, bulduğum kitap korsan olabilir mi bilmiyorum ama iç sayfalardaki resimlerin baskısı çok kötü. Çoğu detay anlaşılmıyor. Bir de kitabın sonuna Zecharia Sitchin'in herhangi bir kitabının reklamı yerine hemen bir sonraki kitabın tanıtımı yapılsa daha iyi olabilirdi.

Kısaca hayatınızın yol haritasını değiştirmeye aday bir kitap. Esprili yaklaşmam, inanmamın verdiği gerginlikle alakalı. Yoksa dalga geçmek gibi bir amacım yok. Benim gibi hayatın anlamını merak edenler,  bazı şeyleri mantığı almayanlar kesinlikle okumalı.

Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman, kitabının konusu, uzaylılar, sümerler, tanrılar, 12. Gezegen, anunaki, piramitler, insanı kim yarattı, zecharia sitchin, pdf oku, pdf indir

19 Eylül 2015 Cumartesi

Çizgili Hayat Kılavuzu

Bizler eksikliklerimizi kapatmakla ilgilenmiyoruz. Bunun yerine başkalarından çalıyor ve bizimmiş gibi yapıyoruz. Daha doğrusu bir tür kolaj yapıyoruz hepimiz gündelik hayatta: Çal-yapıştır tekniği! Okumuyoruz, düşünmüyoruz, hissetmiyoruz, sevmiyoruz vs… Okuyor-muş, düşünüyor-muş, duyuyor-muş gibi yapıyoruz. Ellerimizde kadehler lüks salonlarda düzenlenen kokteyllerde, sırtımızda pahalı elbiseler, yüzümüzde yapıştırma bir gülümseme, “varmış gibi” yapıyoruz. Taklidin en kötüsü, en hamı. Var mıyız, yoksa var-mış gibi mi yapıyoruz?


Son zamanlarda kitap okumak için ayırdığım zaman azaldı. Nedenler arasında biraz tembellik varsa da sanırım en büyük darbeyi Ilgın’a vermeye çalıştığım uyku eğitimi verdi. Annesinin ayaklarında sallayarak uyumaktan vazgeçirip birlikte yatarak uyumayı öğretmeye çalışıyorum. Ancak çoğu gece Ilgın’dan önce ben uykuya yenik düşüyorum.

               Çizgili Hayat Kılavuzu, çok, çok uzun zaman önce eşimin, daha flört etmeye başladığımız ilk zamanlar bana hediye ettiği bir kitaptı. Bir ara ben bahsedince, tanıdığı bir kitapçıya sipariş verip getirtmiş. O zaman için (muhtemelen etiket fiyatından satın almıştır) gerçekten fahiş bir fiyatı vardı. Birkaç kez okumaya niyetlendiysem de hep yarım bıraktım. En sonunda boş vakitlerimde okurum diye işyerime götürdüm ve birkaç ayın sonunda bitti.

               Her ne kadar kılavuz olarak isimlendirilmişse de, bir kılavuz değil. Çizgi roman konusunda bir kısım ciddi araştırmacıların yanı sıra profesyonel çizgi roman okurlarının makalelerinden, incelemelerinden, tanıtım yazılarından derlenmiş bir kitap. 1930’lar Türkiye’sinde başlayan çizgi romancılığın, günümüze (ilk baskı 2002) kadar olan gelişiminin yanı sıra başta ülkemizde yayınlanan çizgi romanlar olmak üzere dünya çizgi romancılığının kilometre taşları çizgi romanlara, yayınlara, türlere kadar her şeye değinilmiş.  Yüzeysel birkaç okur yazısının dışında çoğu makale akademik seviyede.

               Açılışı yazısını Levent Cantek hazırlamış. Zaten kitabı derleyen de o. Atıflar, kaynakça, anlatım dili, muhatap alınan okurun seviyesi… Resmen doktora tezi gibi. 1933 yılında yayınlanan neşriyata atıf var. Ancak dediğim gibi kullanılan dil, biz fani çizgi romancılar için aşırı ağır. “… ifade ve yorumlarla kaçış edebiyatı pejoratif bir anlamda kullanılacak…” diye bir cümle var. 36 yaşında adamım, yüzlerce kitap okudum; pejoratifin mecazi anlamına geldiğini bir çizgi roman derlemesinde mi öğrenecektim? Vay bana vaylar bana… Saygı duymakla birlikte, “bu kadar uğraşa ne gerek var ki” demekten de kendimi alamıyorum. Sonuçta beni bu dünyadan yarım saatliğine alıp götürecek bir Zagor ya da Tommiks’i analiz etmeye bu kadar zaman harcanmamalı diye düşünüyorum.

Birkaç örnek daha verecek olursak yine Cantek’e ait “Nostalji temelli bir yaklaşım içerisinde üretim/üretici olmadan da var olabilmesi, alanı marjinalize eden esoterik bir dil içinde yaşanmasına neden olmaktadır” cümleler ya da arketip, karnavalesk gibi Mollaosmanoğlu kitaplarına rahmet okutan kelimeler karşısında insan gerçekten hayret ediyor.

          
     Önsözün ardından kitap 8 ana bölüme ayrılmış. Yerli ve tarihi, bizden çizgi romanların anlatıldığı Kâğıttan Cengâverler ve Beyaz Perde Serüvenleri, İtalyan çizgi romanlarının anlatıldığı Puxa Vida, diğer bölümlere nazaran kısa geçilmiş Frankofonlar, çok daha detaylı olmalıydı dediğim Süper Kahramanlar, içimi bayan ve ne gerek vardı dediğim Korkunun Kareleri, neden bu ismin verildiğini anlayamadığım Bizim Mahallenin Çocukları, Manga’lardan bahseden hazırlandığı dönem itibari ile kısıtlı Uzaktaki Güneş ve Vesaire isimli son bölüm.

               Anlatım yapılırken ana anlatım devam ederken, arasına çerçeveler içinde nispeten daha kısa ve daha belirli bir alana ait bir makale daha yerleştirilmiş. Bu kitabın beğenmediğim noktası. İlk makaleyi okuduktan sonra, tekrar geri dönüp, araya serpiştirilen diğer makaleleri okumak zorunda kalıyorsunuz.

               Hali hazırda yazılmış makalelerden derlendiği için doğal olarak sık sık tekrarlar mevcut. Misal, fumetti bölümündeki makale neyi anlatırsa anlatsın Mister No’nun, Ken Parker’in attığını vuramaması, sıradan insanlardan olmalarından bahsetmeyen yok gibi. Yine EsseGesse’nin açılımı, Sergio Bonelli’nin takma adı, Kinowa’nın konusu onlarca kere tekrar ediliyor. Ha bir de Dr. Frederick Wertham, yahu sen ne pis bir adammışsın Wertham, şu dünyada nelere sebep olmuşsun, yatacak yerin yokmuş meğerse. Onu da bu kitap sayesinde öğrendik. Makalelerin bir çoğu benim gibi çizgi roman dünyasına aşina olanların tanığı isimlerden oluşuyor. Başta resimliroman.net’in kurucularından Yunus Çengel ve Batuhan Cantürk, eski tanıdıklardan Orhan Berent, Raşit Cavaş ve daha bir sürü tanıdık, sağolsunlar lisede çizgi roman okumak zararlıdır diyen öğretmenlerimin kafasına atmak istediğim tuğla gibi bir eser ortaya çıkarmışlar. Ancak yine de değinmeliyim ki yer yer “çizgi roman ciddi bir iştir” konusunu vurgulamk için abartılı analizler, zorlama çıkarımlar ve tüme varımlar da göze çarpıyor. Çoğu noktada bahsedilen çizgi romanın yaratıcılarının bile karakterlerine bu kadar derin anlamlar yüklediklerini düşünmüyorum.

               Kitap sayesinde son derece sığ bir çizgi roman okuru olduğumu, hatta genel anlamda okur bile olamadığımı fark ettim. İlk darbeyi Şahin Artan’ın şu cümlesi vurdu; “Aslında EC yaklaşımıyla günümüzdeki yaklaşım arasındaki ayrım, tabii çizgi roman yapıları göz önüne alındığında, sıradan olana öncelik vermeyle sıra dışı görünene öncelik verme arasındaki ayrım da değil. Yaşadığımız dünyayı ifade edemeyişimizde; etmemeyi tercih edişimizde… Dahası, karşımıza çıkan olguları, ister sıradan olsun ister sıra dışı, görmemiş gibi davranmayı çoğu kez tercih edişimizde…” Öldürücü darbe ise mangaları okurken geldi; içerimleme, dolayımlıyıcı, örüntü, alımlanma derken devreler yandı gitti.

               Kenan Yarar’ın muhteşem kapağıyla piyasada olan kitap, kesinlikle eşsiz bir çalışmanın ürünü. Ama en başta da dediğim gibi bu kadar külfetli bir çalışmaya gerek olup olmadığı konusunda kararsızım. Bilindik çizgi romanlar için bilinmedik hoş detayların da olduğunu atlamayalım. Kitabın sonuna, katkıda bulunanların tümünün özgeçmişlerinin verilmesi çok güzel. Ayrıca detaylı bir dizin kısmı da yapılmış.

              Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman levent cantek, çizgi roman, fumetti, frankofon, örümcek adam, esse gesse, frederick wertham, pdf oku, pdf indir



              


 
UA-57355180-1