Her kötünün içinde bir iyilik,her iyinin içinde de bir kötülük vardır. İnsan sadece görmek istediğini görür.

15 Ekim'den itibaren tüm kitap satış noktalarında

Geziyoruz biz

Hep okuyacak değiliz ya


20 Ekim 2015 Salı

Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar

Bilgi doğru olmak zorundadır ve bilgin, hata yapmaktan ölümden korkar gibi korkar.       
Aslında pek ilgimi çeken bir kitap değildi. Ancak çizgi romanı çıktıktan sonra çizgi romana yönelik “muhteşem aslına” yakışmadığı yönündeki eleştiriler üzerine dikkatimi cezp etti. Edirne Kitap Fuarında görünce de “hadi” dedim “gün bugündür” ve aldım. Almaz olsaydım…

Şimdi yaklaşın, sanırım internet ortamlarındaki en aykırı yorumlardan birini yapacağım. Kusura bakmayın ama başıma bir iş gelmeyecekse ben beğenmedim. Tamam, gerçekten harika bir dünya, muhteşem bir konsept üstüne kurulu. Neredeyse  “Orta Dünya” kuracak bir zemin hazırlanmış. Ancak anlatım öyle ağdalı, öyle süslü ki keyif kaçırıyor. Hoş eda, hoş seda, pür eda, pür cefa gırla. Girizgah çok uzun, asıl macera çok geç başlıyor, saçma sapan bir yere gidiyor, birden bire bitiyor. Anlatıma kısa bir örnek:

Kurtubi’nin tezkiresinde Mağrip illerinden çıkıp geleceği bildirilen, hilye-i şerifi bütün âlimlerce malum Mehdî’yi Kıyametin o yetmiş kûsur alametinden birini, Deccal’ın bayrağı altında toplanan kafirler ve aklı çelinmişlerle savaşıp onları yenecek olan o kurtarıcıyı, Kehanet Aynası’nın gösterdiğine göre Hesap Günü’nden bir yıl önce ve yedinci dolunayda kente batı kapısından girecek olan  o Büyük İnfazcıyı bekleyen Ebrehe…

Doğru tahlil ettiysem konu 1681 yılı civarlarında geçiyor. Aradım, mamafih bulamadım. Elif Şafak’ın Mevlana’ya domates yedirmesine demediğini bırakmayanlar, İhsan Oktay Anar’ın adamın birinin kakasından domates çekirdeği çıkarmasına tek kelime etmemişler. (Ulan elif Şafak’ı bile savundurdunuz ya bana) Ayrıca Ebrehe demişken, Ebrehe'nin peşinde olduğu şey, özellikle de Uzun İhsan Efendi'nin düşünde canlandırdığı dünya... Bence çok daha derin işlenmesi gereken konulardı. 

Ancak değinmeden geçemeyeceğim, kendi adıma her zaman hayalini kurduğum saray dışında gelişen bir Osmanlı hikayesi olması nedeniyle takdir ettim. Neredeyse hiç padişah muhabbeti yok. Zaten ismi bilem geçmiyor. Bu açıdan harika.


İletişim Yayınlarından çıkan kitap güzel bir kapağa ve ender görülen bir kapak rengine sahip. İletişim Yayınlarında sıklıkla görmeye başladığım kapaktaki hâkim renkle aynı renkteki iç kapaklar güzel. Dediğim gibi ben beğenmedim ama hakkında benden başka da olumsuz yorum göremedim. Tercih sizin. Belki bana hitap etmiyordur demek istiyorum. 




Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman, kitabının konusu, ihsan Oktay anar, puslu kıtalar atlası, konstaniyye , pdf oku, pdf indir


12 Ekim 2015 Pazartesi

Hayvan Çiftliği - George Orwell


 Bütün hayvanlar eşittir. Ama bazıları öbürlerinden daha eşittir...
Turuncu arkadaşım Burcu sayesinde Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü okuduğumdan beri (Burcu'nun bana okuttuğu bir diğer kitap Yüzyıllık Yalnızlık'tır, bir teşekkür de onun için) Hayvan Çiftliği'ni de okumayı düşünüyordum. Yanılmıyorsam çizgi filmini seyretmiştim daha önce. Bir de sağda solda sık sık değinilmesinden olsa gerek, bölük pörçük aklımda bir şeyler vardı.

Hikaye bu ya, çiftçinin zulmüne isyan eden hayvanlar, yönetimi ele geçiriyor ve kendilerine başkan olarak domuzları seçiyor. Aslında seçmek demek de pek doğru değil. Domuzlar başkan oluyor. Ancak gel gelelim hayvanlar eskisinden çok daha ağır koşullarda yaşamaya başlıyor. Domuzlar, hayvanların nefret ettikleri insanlardan çok daha zalim bir yönetici olup çıkmışlardır.

İnsan üretmeden tüketen tek yaratıktır. Süt vermezi yumurta yumurtlamaz, sabanı çekecek gücü yoktur, tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. Gene de tüm hayvanların efendisidir.

Kitap rahatlıkla ortaokul seviyesindeki çocuklara “güç zehirlenmesi” dersi olarak okutulabilir. Zira kapağı, sayfaların arasına çizimlerin yerleştirilmesi, karakterlerin hayvanlardan oluşması, anlatımın sadeliği ve hatta “Bir peri masalı” alt başlığı ile ortam buna müsait. Ancak alt metinlerle korkunç bir eleştiri var. Hayali düşmanlar, ben öyle demedim, böyle dedimler, ağlayarak açıklama yapan yardımcılar, kim ne derse desin aynı nakaratı tekrarlayan şakşakçılar... Hepsi çok tanıdık. Tüm bunların yaşandığı bir ülke biliyorum; adı dilimin ucunda ama bir türlü çıkaramıyorum, hatırlayınca burayı düzenlerim. Bu hali ile kitabın 1943'de yazıldığına inanmak güç. Bu kadar mı güncel ve gerçekçi olur. Eğer söylendiği gibi Stalin eleştirisi ise, neden insanlık hiç ders almıyor. Dönüp dönüp aynı şeyleri bir daha yaşıyoruz. Anlamak mümkün değil.

Kuşkusuz, şimdilik, tayınları yeniden ayarlamak zorunda kalmışlardı. (Squealer, hiçbir zaman “kısıntı” sözcüğünü kullanmıyor, “yeniden ayarlama” demeyi yeğliyordu.

Kitabın başında yazar ve çevirmenin kısa özgeçmişleri var. Bunu seviyorum. Kitabı kaliteli gösteriyor. Özgeçmişlerin ardından çevirmen Celâl Üster'in uzun, aynı zamanda iddialı bir giriş yazısı var. Hatta çevirmen İnkılap Yayınları'nın çevirisi için eleştirmeye değer dahi bulmamış. Lakin kendisi de “korkuya kapılmak” yerine “ürküye kapılmak” gibi ürkünç bir tabir kullanmasının yanı sıra bir cümleyi de şöyle kurmuş “Banknotlar sahte çıkmıştı! Frederick keresteleri anafordan almıştı.” Anafordan almak deyimini bilen varsa bana da söylesin. Edebimle özür dilemeye hazırım.

Kitabın kapağı dediğim gibi sanki yaşı küçük bir kitle için hazırlanmış izlenimini uyandırıyor. Bunun dışında iç kapaklar, baskı, her şey şahane. Sadece sayfalar arasındaki çizimlerin sahibi belirtilmemiş; bence bu büyük eksiklik. Bunun dışında, 150 sayfadan ibaret mükemmelliği ve sadeliği ile bir kaç saat içinde okunabilecek harika bir eser. 

Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman, hayvan çiftliği, george orwell, sosyalizm, stalin, kitabını indir, kitabını oku, kitabının özeti, pdf,




10 Ekim 2015 Cumartesi

Terminal - Robin Cook

Nal sesi duyunca aklına at gelmelidir, zebra değil.  

Yeteri kadar ara verdiğime kanaat getirdikten sonra yine bir Robin Cook kitabı okudum. Bu seferki kitap 1993 yılı Altın kitaplar basımı Terminal. Kitabın içeriğinden anladığımız kadarıyla terminal vaka, ölümcül vaka anlamına geliyor.

Doktora öğrencisi Sean Murphy, en sonunda beyin tümörleri konusunda önemli başarılar gösteren Forbes Kanser Merkezi’ne kabul edilmiştir. Ancak istediği bölümde çalışmasına izin verilemeyen Sean’in bir şeylerin ters gittiğini fark etmesi uzun sürmeyecektir.

Kitap yazarın kitaplarındaki tüm klişeleri bir arada bulundurma gibi bir özelliğe sahip. Başlarken iki üç farklı sahnede, kitabın konusu hastalığa yakalananlar ya da ölenler, dahi ama aynı zamanda isyankar, gıcık, kendini beğenmiş bir doktor adayı, bu adayın son derece güzel ama ezik, pısırık, sevgilisi ne derse yapan kız arkadaş, pis işlerin döndüğü bir sağlık kuruluşu, bu kuruluşta kafasına göre hastaları öldüren bir akıl hastası, esas oğlanı takip eden bir adam ve esas oğlanı takip eden adamı takip eden bir adam… Kısaca kitap, tüm Robin Cook şablonlarının bir araya sıkıştırıldığı bir rar dosyası gibi. Bir de ana karakterler her kitapta olduğu gibi son derece yakışıklı/çekici. Robin Cook romanlarında asla çirkin kahramanlar başrol oynamaz. Ama bilin ki sürükleyici. Eğer benim gibi haddinden fazla Robin Cook romanı okuyup, kitaplar arasındaki benzerliklerden bıkmamışsanız, keyif almanız garanti.

Çeviri vasat. Editörya facia. Daha ilk sayfanın ikinci cümlesi kocaman bir imla hatası ile başladı. Bunun yanı sıra orijinalinden özet geçilmiş gibi. Kitabın final kısmında Sean abisinden ona yumruk attığı için özür dileyip duruyor. Ama nerde ne zaman yumruk attı, ben görmedim, duymadım, okumadım. Ha sahi, son bir klişe. Kitap tüm Cook romanları gibi mutlu sonla bitiyor. (Yazarın bu kuralı bozan tek bir kitabı var)


Ön kapakta sedye üzerinde yatan bir ceset, ya da ceset adayı biri var. Farklı ülke kapaklarını incelediğimde bu kapağın zayıf ve içerikten uzak kaldığını söyleyebilirim. Ancak siyah zemin üzerine kırmızı ve buz mavisi renkli yazılar uyumlu olmuş. Arka kapakta yine yazarın bir fotoğrafı. (Al bir klişe daha) Gerçekten aktör olacak kadar yakışıklıymış bence. Ama 1993 yılından bu güne epey bir değişim geçirmiş. Değişim demişken, 75 yaşına gelmesine rağmen, adam facebook sayfasından yeni kitabının duyurusunu yapıyor. Allah uzun ömür versin ama sağlığı yerindeyken Jack Stapleton ve Maura Montgomery’i emekliye ayırdığı bir kitap yazmalı bence. Neyse, artık baskısı bulunmayan kitap, dediğim gibi ilk kez ya da ara sıra Robin Cook okuyanlara güzel vakit geçirtebilir. Ama hayal dünyanıza boyut atlatacağını falan da düşünmeyin. 

Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman, kitabının konusu, robin cook, terminal, kanser tedavisi, beyin tümörü, jack stapleton, pdf oku, pdf indir 

9 Ekim 2015 Cuma

Mehmed'e gönderilmeyen Mektuplar - Şebnem Pişkin

Ama her aşk, anlatılmak ister. Aşk’ı anlatmak içinse anlamak gerekir önce. Yanmak gerekir aşkın harlı ateşinde… Yanmadan OL’mak, OL’madan ÖL’mek yoktur. Aşk’la olup, Aşkla ölünürse ulaşılır ancak O’na. Aşk’ın amacı da budur yalnızca.

Şebnem Pişkin’i ilk kez Mehmet Mollaosmanoğlu’nun sosyal medyadaki paylaşımlarına yaptığı yorumlarla tanıdım. Sonra eşimle birlikte gittiğimiz 2014 Tüyap Kitap Fuarında tanışabilme, aynı masada oturabilme şansına eriştim. Sıcakkanlılığı, samimiyeti ve güler yüzlülüğü ile hem ben, hem de eşim kolayca ısınıverdik kendisine. Ki ben insan ayırırım, kolay kolay kimseyi beğenmem. Öyle de beter bir adamım. O güne kadar hiçbir kitabını okumamıştım, okuyacağıma söz verdim. Böyle oldu kitaplarına başlamam. Önce “6 Üstü Hikâye” sonra Tuğra ve İsrafil’in Aynası. Baskıdan önce okuma şansına erişen Mehmet Mollaosmanoğlu ve Aşkın Güngör’ün yazdıklarını okuyunca dayanamadım, şansımı denedim ve bende ön okuma yapmak istediğimi söyledim. Sağ olsun beni kırmadı, diğer kitaplarına yaptığım kötü espriler içeren yorumlarıma aldırmadan kitabın taslağını gönderdi. İyilikler, huzurlar diledi, hatta kitaptan keyif almam için mail üzerinden hipnotize bile etmeye kalktı.  Yazımın ilk hali şuadreste olmakla birlikte, kitap piyasaya sunulduğuna göre sanırım yorumumu biraz elden geçirip kendi bloğumda da paylaşma vakti geldi.

Kitabımızın kahramanı bir kadın. İsmi, mesleği belirtilmese de, dini bütün, tasavvufla ilgilenen, yalnız yaşayan bir kadın. Hakkında iç dünyasının derinliği dışında dünyevi hayatına dair çok fazla bir detay yok.  Bir gün bir yerde tesadüfen Mehmed isminde biri ile tanışıyor. Bundan sonra içinde bir şeylerin değiştiğini, hayatında bir şeylerin eksilirken, başka bir şeylerin tamamlandığını hissediyor. Hisleri Mehmed de vücut buluyor. Peki ya Mehmed kim? O ise bambaşka bir muamma. Belki büyük bir aşkın başrol oyuncusu, belki bir şeyler öğrenmeye vesile sıradan bir figüran. Benim tahminim, evvelce yaşadıklarından yorulan, kırılan, aşk için çabalamaktan vazgeçen, bu nedenle artık  “kısmetse nasıl olsa kendiliğinden olur” diye düşünmeye başlamış bir adam.  Kötü biri değil ama aşk için çabalamaya gönüllü de değil.
Kitap Paulo Coelho’nun bir iki kitabında gördüğüm bir anlatım tekniği ile anlatılmış. Ana karakterin iç sesi, kendi yargıları, kendi yorumları üzerinden gidilmiş. Ancak bu noktada bu kitabın kısa tutulmasının işin özünü daha iyi anlatılmasını sağladığını söyleyebilirim. Özellikle benim gibi bu tarz kitaplara nötr yaklaşan okurların dikkatini dağıtmadan, sıkılmadan okuyabilmesi açısından çok faydalı.  Kitapta seven bir kadının yaşadığı platonik aşk, en saf, en temiz, hatta en özel duyguları tüm içtenliği ile anlatılmış.  Âşık bir insanın aşk halinden deliliğe, oradan keder ve nefrete, en son kabullenmeye ve sevgisinin büyüklüğünden affetmeye geçişi ustaca işlenmiş. İnsanın başka birine değil de, aslında hayallerindeki birine sevdalandığı, marifetin sevilende değil de sevende olduğu vurgulanmış. Yazar bu anlatımlarını birbirinden güzel mısralarla süslerken, bazı yerlerde de ayetlerden örnekler vererek kadının hezeyanlarına, çıkarımlarına Kuran mantığında açıklamalar getirmiş.

Bu arada yalan yok, ben tasavvufla hiç ilgilenmedim, anlamam. Aynı şekilde Türkçe karşılığı varsa o kelimenin Arapça’sının kullanılmasına da karşıyım. (Türkçeleşmiş kelimeler hariç) Ancak yazarın Arap harflerinin anlamlarını Türkçe kelimeler ile bağdaştırma yeteneği önünde saygı ile eğiliyorum. Özellikle üçüncü mim, Mehmed, Mehmedim ilişkisi kitapta hem en beğendiğim, hem de en hüzünlendiğim kısım oldu. Sadece bu değil, kitapta bunun gibi insanın sevgilisine ithaf edebileceği onlarca güzel söz öbeği var. Yazımın başında paylaşacağım alıntıyı seçmekte zorlanınca, hiç uğraşmadan hemen kitabın başındaki cümlelerden birini kullanmaya karar verdim. İnsanın yeniden âşık olası, bu sözlerle birilerine çıkma teklif edesi geliyor yemin ederim. Keşke bu kitap karımla tanışmadan önce yazılsaymış.

Ayrıca yazarın tüm diğer kitaplarının ana temasını oluşturan “Bir” vurgusunun bu sefer dünyevi bir aşk üzerinden açıklanması dikkat çekici. Dediğim gibi konuya vakıf olmadığımdan aldığım tat bir yere kadar. Konunun meraklıları eminim çok daha fazla keyif alacaklardır.

Bu kitabı okurken genelde yaptığım gibi kurgu, mantık hatası aramadım. Zira aşktan bahseden bir kitap mantık aramak en başta mantıksız olurdu. Hem zaten “aşkın ilk nefesi, mantığın son nefesidir” demezler mi? Ha sahi, Mehmed’e de laflar hazırlamıştım ama kitabın ruhu ve dokusuna ters düşmek istemiyorum. Kaldı ki yazarın diğer kitaplarında “aklıma ne gelirse söyleme” hakkımı kullandığımı düşünüyorum.

Kitabı okurken bir ara acaba yazar kendinden mi bahsediyor diye düşünmedim değil. Fakat kitaptaki kadın birkaç yerde yaşının ilerlediğinden bahsediyor.  Oysa yazar benimle aynı yaşta ve geceleri saymazsak on beşimizi henüz geçtik. Demek ki kitapta bir başkasından bahsediliyor.

Kitabın henüz basılı versiyonunu edinmedim. Eğer buluşabilirsek bu seneki kitap fuarından alıp bizzat kendisine imzalatmak istiyorum. Bu yüzden baskısı ile ilgili bir şey söyleyemeyeceğim. Ancak ön kapağa bakarak siyah ve pembenin müthiş uyumlu bir ikili oluşturduğunu söyleyebilirim. Aynı şekilde yazı karakteri de enfes. Anlamını bilmediğim arap harfinin “mim” olduğunu tahmin ediyorum. Bunun dışında, Aşkı “Bir” olana aşkı ile birleştirebilenlere yazardan sıcacık bir armağan olan bu kitapta, hayatının bir kıyısında karşılıksız aşkın kıyısından geçmiş herkesin kendinden bir şeyler bulabileceğini, “aynı ben” diyeceğini düşünüyorum. İyi okumalar.


Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman, kitabının konusu, şebnem pişkin, tasavvuf, Mevlana, şems, mehmed, pdf oku, pdf indir



1 Ekim 2015 Perşembe

Çocukluğum - Maksim Gorki

Annemi toprağa verdikten birkaç gün sonra, büyükbabam yanıma geldi ve şöyle dedi: “Eh Leksey, sen bir madalya değilsin, boynumda sonsuza kadar asılı kalamazsın. Git, ekmeğini kazan… Ve bende ekmeğimi kazanmaya gittim...
    
Sırada yine bir gazete eşantiyonu var. Ne kadar zaman önce, kaç kupona, hangi gazeteden aldığımı dahi hatırlamıyorum. Bu kitaplar birden fazlaydı ama her nedense kitaplığımda sadece bu kalmış. Yıllar önce bir kez okumuştum. Daha olgunlaşmış bir adam olarak tekrar okumanın keyifli olabileceğini düşündüm, doğru düşünmüşüm.

Kitap yazardan bahseden güzel bir önsözle başlıyor. Her ne kadar gazete eşantiyonu olsa da sanırım kısaltılmış bir ediyon değil. Hali hazırda satışta olanlarla aynı sayfa sayısına sahip. Önsöz sayesinde yazarın asıl adının Aleksey Maksimoviç Peşkov olduğunu, kendine seçtiği Gorki soyadının acı anlamına geldiğini öğreniyoruz.

Çocukluğum, adından da anlaşılacağı üzere Gorki’nin doğumundan itibaren başından geçenleri anlatyor. Görüldüğü kadarıyla kendine Gorki ismini boşuna almamış. Doğduktan kısa bir süre sonra babasız kalan Leksey, annesi ile birlikte büyükbabasının evine taşınmak zorunda kalıyor. Sonrası kavga, gürültü ve keder dolu. Yazar büyükannesinden büyük bir sevgi ile bahsediyor. Bunu kitabın neredeyse her satırında görmek mümkün. Bilinçaltıma bunun bir klasik olduğunun işlemiş olmasından mıdır bilmiyorum, en başından sona kadar her cümle, her paragraf ayrı güzellikte. Tüm kelimeler kulaklarımda, sanki akustiğin güzel olduğu bir mekanda tok sesli birisi şiir okuyormuş gibi yankılanıyor. Gerçi bu Gorki’ye özel değil, okuduğum tüm Rus yazarlarda benzer etkiyi görmek mümkün. Nasıl becerebiliyorlar bilmiyorum ama yanan sobanın sıcağı, tutuşan odunların çıtırtısı, kar kokusu, atların homurtusu, yaz güneşi, hepsi gerçek. Sanki kitabı okumuyor da gerçek bir hayatta, sizi fark etmeyen karakterlerin arasında olan biteni yaşıyorsunuz.

Boyut Yayınları imzasını taşıyan kapağın tasarımı, hayal meyal hatırladığım kadarıyla serinin diğer tüm kitapları ile aynı. Sadece ismi çağrıştıran bir çocuk heykeli resmi ile süslenmiş. Çeviri idare eder seviyede iken, yazım hataları gırla. Özellikle sonlara doğru editör sanki iyice sıkılmış gibi. Ama yine de Gorki'nin hatrına kahrı çekilir. Kendi adıma, kaliteli bir edisyonu kesinlikle okunmalı diyorum. 

Kitabının özeti, kitabı nasıl, iyi midir, okumalı mıyım, tavsiye, öneri, indir, konusu ne, kim yazmış çok satanlar mutlaka oku kim yazdı kitap roman, kitabının konusu, maksim gorki, çocukluğum, rus klasikleri, dünya klasikleri, pdf oku, pdf indir

 
UA-57355180-1