Her kötünün içinde bir iyilik,her iyinin içinde de bir kötülük vardır. İnsan sadece görmek istediğini görür.

15 Ekim'den itibaren tüm kitap satış noktalarında

Geziyoruz biz

Hep okuyacak değiliz ya


29 Aralık 2015 Salı

Toprak Ana - Cengiz Aytmatov

kitap yorumu, stalin, rusya,

Ben savaşta ölen bütün yiğitlerin ve oğlumun önünde saygıyla eğilirim. Masalbeg’le onur duyuyorum bugün. Ama hiçbir onur duygusu Masalbeg’i geri veremez bana. Bütün anaları dolaş, sor, bu onuru oğullarına yeğ tutmayacaklar. Analar yavrularını yaşamaları için doğurur.

2015 yılını Cengiz Aytmatov ile kapatayım istedim. İyi de yapmışım. Son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardan biri. Açık konuşayım Aytmatov’un olay kurguladığı kitapları beğenmiyorum. Ancak bu kitap gibi gerçek hayattan kesitleri aktardığı kitaplarda inanılmaz başarılı. Özellikle bu kitabın her sayfası, her satırı ayrı güzel…

Aytmatov, sadece yazarlığı ile değil, yaşadığı hayat ile de saygı duyulası bir insan. Savaşın acısını, zorluğunu, kaybetmenin anlamını, bu kadar çok şey kaybettikten sonra kazanmanın anlamsızlığını çok iyi bilen biri. Ve bildiklerini anlatabilmede de son derece usta. Kırgız insanın fedakarlıkları, Stalin döneminin ve elbette ki savaş yıllarının hatıralarını okurken, anlatılanları gerçekten yaşıyorsunuz. Toprak Ana da okuduğum savaş sırasında kolhoz hayatını anlatan diğer Aytmatov kitapları arasında belki de en iyisi.

Toprak Ana, Svankul gibi Kasım gibi insanlar ölünce neden dağlar devrilmiyor, göller neden taşmıyor? Baba oğul, ikisi de yaman çiftçiydiler. Dünyayı böyle insanlar var etti, böyle insanlar besledi. Savaşta yine onlar savundu bizi. Savaş olmasaydı kim bilir neler başaracaklardı daha. Ne kadar çok tarlayı ekip biçeceklerdi. Emeklerinden nice insan faydalanacaktı. Karşılıksız bırakmayacaklardı emeklerini. Ne mutlu günler yaşayacaklardı. Söyle bana ey Toprak Ana, insanlar savaşsız yaşayamazlar mı?

Hikaye, yazarın sıkça başvurduğu bir şablon üzerine kurulu. Kitabın ana karakteri an be an geçmişi hatırlıyor ve okura anlatıyor. Sadece bu sefer kitabın ana karakteri, memleketine, toprağına, alın terine vurgun Tolgunay , hatıralarını Toprak Ana ile paylaşıyor. Toprak Ana bir simge olmaktan çıkarılıp, karakterize edilmiş. Tolgunay evliliğinden itibaren, savaş yıllarını, kocasını evlatlarını ve gelinini kaybetmesini satır satır, burnumuzun direğini sızlata sızlata anlatıyor. Anlatımlardaki tasvirler, benzetmeler çok güzel. Çiçeklerin, ağaçların, hatta biçerdöverin benzin kokusunu bile duyabiliyorsunuz. Mesela şuna bakın, ben bin yıl düşünsem böyle bir benzetme aklımın ucundan geçmez; “Koyunlar yağlı kuyruklarını sallaya sallaya, tozlar içinde, ayaklarını dolu yağar gibi yere vurarak geçip giderlerdi.”

İyilik sokakta bulunmaz, insanlardan öğrenilir.



kitap yorumu, stalin, rusyaElips Kitaptan okuduğum öykü kesinlikle çok daha iyi bir edisyonu hakkediyor. Bence tüm öykülerin toplandığı hard cover bir baskı şahane olur. Ön yüzde yağlı boya bir tablodan alınmış gibi duran bir resim var. Arka kapak aynı yayın evinin diğer Aytmatov kitaplarından farklı. Diğerlerinde genelde hep aynı Aytmatov biyografisi varken bunda kitaba özel sayılabilecek bir tanıtım yazısı var. İç kapakta maalesef yine orijinal isim yok. Bu, sanırım Cengiz Aytmatov’u Türk yazar olarak lanse etme kaygısından ileri geliyor. Ama adam bal gibi Kırgız işte. Neyse bu başka bir tartışmanın konusu. Sonuç olarak, kesinlikle ama kesinlikle, özellikle savaş meraklılarının mutlaka okuması gereken bir eser, hatta şaheser. 


Ey zafer! Seni ne kadar ama ne kadar bekledik! Aramıza hoş geldin zafer! Merhaba, göz yaşlarımızı bağışla. Aşirali’in göğsüne başını koyup ellerine sarılarak “Nerede benim Kasım’ım nerede” diye çırpınan Aliman’ı hoş gör. Hepimizi bağışla ey zafer. Bunca kurbanlar verdik senin uğruna. “Benimkiler nerede?”, “Oğlum nerede benim” diye yükselen seslerimizi, acılı çırpınışlarımızı bağışla. “Üzülmeyin hepsi dönecek.” Diyen Aşırali’yi de bağışla. Aşırali’yi kucaklayıp öperken oğullarımı, Svankul’u düşünüyorum hep. Bir tanesi bile dönmedi. Beni bağışla ey zafer. 

24 Aralık 2015 Perşembe

Efsun - Şebnem Pişkin

kitap yorumu tasavvuf
Olacak olan olur, ölecek olan ölür, lakin olması gereken ölüyor ve ölmesi gereken oluyorsa, işte o zaman büyük bir sorun var demektir.

Aslında bu kitabı almak gibi bir düşüncemiz yoktu. Ama Tüyap’ta imza standına bir uğrayalım, halini hatırını soralım derken, önümüze serili kitaplarını görünce dayanamadık, iki kitabı daha listemize ekledik. Fena da olmadı aslında hal böyle olunca, kalabalıklaşan Şebnem Pişkin kitaplarını müstakil rafa çıkardım. Gelgelelm Ilgın itiraz etti. “Orası benim kitaplarımın yeri değil miydi baba?” diye sorunca çaresiz kaldım. Kızına hakkını korumasını öğretmeye çalışan bir baba olarak rafını kızıma iade ettim. Şebnem kusuruma bakmasın (:

Efsun, konusu itibari ile ilginç bir kitap. Hatta okuduğumu öğrenen bir arkadaşım sordu. Türü ne diye? Açıkçası tam söyleyemedim. Daha önceki yorumlarımda da olduğu gibi yine “Fantastîk-i Kurgu” dedim. Eğer bunu kabul etmezsen helal kurgu diye kabul et dedim. Gerçekten öyle. Zira yazar tasavvufun ışığında, islami öğelerin ve kuralların sınırında önümüze bambaşka kapılar açıyor. Her zaman söylediğim gibi bahsedilen kavramlara yabancı olmam, okurken beni zorluyor. Ancak diğer açıdan bakıldığında da yazar ciddi bir boşluğu, başarı ile doldurmuş görünüyor.

Kahramanımız, muhterem bir zat olan babasının ölümünün ardından, onun peşinden gitmek için her yerde bulunmayan bir ilmi öğrenmeye çalışır. Niyeti iki dünya arasında geçişler yaparak insanlara yardımcı olabilmektir. İşte bu amaçla bir efsun hazırlar ve bunu uygulamaya koyar. Fakat tahmin edersiniz ki işler pek umduğu gibi gitmeyecektir.


kitap yorumu, tasavvuf, şebnem pişkin



kitap tasavvuf kitap yorumu
Yabancı eserlerde sıklıkla işlenen, metafizik, astral ya da paranormal olarak isimlendirilen farklı boyutlar, bu kitapta âlemler adını almış. Özellikle harfler âleminde harflerin havada uçuştuğu kısmı beğendim. Bunun yanı sıra yazarın bu kitapta Edirne ile ilgilenmiş olduğunu görmek hoşuma gitti. Hatta zihnimde meşhur Nadi Hocamızın, Akşemseddin günümüzde vücuda gelmiş olabileceği ihtimali belirdi. Yine diğer kitaplarda olduğu gibi Arapça ve Türkçe’ye aynı oranda hâkimiyeti ve iki alfabeyi birbiri ile ilişkilendirmesi takdire şayan.

Kent Kitap’tan çıkan kitabın editörü Aşkın Güngör. Ne yalan söyleyeyim özellikle hata aradım ama bulamadım. Vallahi bravo. Aynı şekilde iç tasarım da aynı kişiye ait. Bölüm numaralandırma bugüne kadar hiç rastlamadığım bir şekilde yapılmış. Yan tarafta bir görsel koyuyorum. Herkesin mutlaka okuması gerektiğini söyleyemem. Dediği gibi bakış açısı, olaylara yaklaşma şekli ile itici gelen kimseler olabileceği gibi, daha muhafazakâr bir fantastik kurgu arayanlar için biçilmiş kaftan. Tercih sizin…




19 Aralık 2015 Cumartesi

Cesur Yeni Dünya - Aldous Huxley

ithaki, distopya, kitap yorumu

Dünya şu anda istikrara kavuşmuş durumda. İnsanlar mutlu; istediklerini alıyorlar ve ulaşamayacakları şeyleri de asla istemiyorlar. Refahları yerinde; emniyetteler; hiç hastalanmıyorlar; ölümden korkmuyorlar; ihtiras ve ihtiyarlıktan habersiz ve bundan çok memnunlar, veba gibi bir illet olan anne ve babaları yok; güçlü duygular hissedecekleri eşleri ve sevgilileri yok. Şartlandırmaları uyarınca davranmaları gerektiği gibi davranmak zorundalar.



Böyle giderse çok yakında evime İthaki dışında, başka bir yayınevinden kitap girmeyecek. Birkaç istisna dışında beğenmediğim kitabı yok gibi.

Cesur Yeni Dünya’nın adını bu tür kitaplarla ilgilenen biri olarak uzun süreden beri duymaktaydım. Ama her nedense erteledim. En son Altın Madalyon forumu toplu okumalarına bu kitabı seçince ben de aralarına kendimce dahil oldum. İyi ki de olmuşum. Bu sayede distopyaları ne kadar sevdiğimi bir kere daha anladım.

1932’de yazılmasına rağmen, içerdiği genetik ve psikolojik kurgular ile kesinlikle çağının çok ama çok ötesinde bir kitap. Bunun yanı sıra Fordist üretim modelinin hüküm sürdüğü bir çağda, tüketimi özendiren arza dayalı kapitalist sisteme de açıkça giydirmiş. O yıllarda Henry Ford’un gerçekten tanrı gibi güçlü olduğu düşünülürse, gerçekten cesurca bir atılım. Genel hatları ile GeorgeOrwell’in 1984’üne benziyor. Ancak Cesur Yeni Dünya’da çok daha soft ve insanları zorla mutlu olmaya mecbur eden bir faşizmle karşı karşıyayız. Sırf bu açıdan bile “insanları mutlu olmaya mecbur etmek faşistlik midir” gibisinden felsefi boyutta tartışılması gereken bir kitap.

Kitabımızın konusu, tüm kapitalizm ütopyalarının gerçek olduğu, efsanevi T Modeli’nin altın çağında bir yerlerde kırılan bir paralel evrende, F.S. (Ford’dan Sonra) 632’de geçiyor. Kesin olmamakla birlikte, kendimize Ford’un ölüm tarihini temel alırsak (1947), şu an kullandığımız takvimde M.S. 2579 yılında denk geliyor.

Kapitalizm ulaşabileceği en uç noktaya ulaşmış ve artık insanlar Tanrıyı unutarak, Ford’a tapmaya başlamışlardır. Eski olan her şey reddedilmiş ve “yeniyse iyidir” mantığıyla sınırsız tüketim özendirilmiştir. Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde, yapay dölleme ve bokanovski işlemi ile 700-800'li ikizler olarak dünyaya gelen insanlar, gerek tıbbi müdahalelerle, gerekse şartlandırma yöntemleri ile daha embriyo halindeyken alfa, beta, gama, delta ve epsilon olarak sınıflara ayrılmaktadırlar. Yine şartlandırma yöntemleri ile anne, baba, çocuk, tek eşlilik, aşk, ölüm korkusu gibi kavramlarda yok edilmiştir. Bununla da kalınmamış, toplumun düzeni için, yukarıda saydığım bu beş sınıftan hiç birinin diğer sınıfın sahip olduklarına imrenmemesi için gerekli önlemler alınmıştır. Sitemdeki ufak tefek boşlukların doldurulması için de sınırsız seks ve uyuşturucu yeterlidir.

Ne yalan söyleyeyim, kitabın sistemi yargılan karakterlerinin aksine, ben öyle bir evrende (mümkünse gama’dan aşağı olmamak kaydıyla) yaşamak isterdim. Özellikle ölümü kanıksama konusundaki eğitimi son derece gerekli ve yararlı buldum. Neden olmasın?  

Yukarıda da dediğim gibi kitabın 1932’de yazıldığına inanmak güç. Bir fabrikada çalışan 700-800 deltanın aynı yumurtadan döllenmiş olmaları, bir epsilonun haline sonsuz şükredip, alfa olmanın ne kadar kötü bir şey olduğunu düşünebilmesi gerçekten korkunç bir hayal gücünün ürünü. Aldous Huxley bunu yazarken acaba ülkemizde neler oluyordu diye merak ediyor musunuz? Etmeyin, ben ettim, siz etmeyin. Yok eğer illa ediyorsanız, buyurun 14 Temmuz 1932 tarihli bir akşam gazetesi haberi. Hulusi Bey otomatik meyhane icat etmiş. (Fena fikir de değilmiş aslında)


İthaki’den çıkan kitabın kapağı içerik ile uyumlu görünüyor. Ancak ben satın aldıktan kısa bir süre sonra yeni kapağıyla satışa sunuldu. 11x18 cm ebatlarında olması bence tek kusuru. Ama sayfa sayısı göz önüne alındığında başka çıkar yol yok gibi. Çevirisini Ümit Tosun’un yaptığı kitapta, dikkati çeken çeviri ya da yazım yanlışı ya da başka bir hata ile karşılaşmadım. Unutmadan, önsözü kesinlikle kitabı bitirmeden okumayın. Sanırım eleştirebileceğim tek konu bu. İçerik ile ilgili ağır ipuçları var. Benzer deneyimlerimden ben tuzağa düşmedim ama bilmeyenler için uyarımı yapayım. 

                                                                                             Künye
          • Orijinal Adı: Brave New World
          • Yayın tarihi: Ekim 2015 (12. Baskı)
          • Yazar: Aldous Huxley
          • İngilizce'den Çeviri: Ümit Tosun
          • Ebat: 11 x 18 cm
          • Sayfa: 333
          • ISBN: 9789756902165
          • Goodreads Puanı: 



8 Aralık 2015 Salı

Süleyman'ın Anahtarı ve Şifreleri - Greg Taylor


kitap yorumu, masonlar, dan brown
Saygın gazeteci Tim Russert seçimlerden önce “Meet the Press” adlı programında her iki adaya da Kafatası ve Kemikler topluluğu üyeliklerini sordu. George W. Bush şöyle cevap verdi: Bu, hakkında konuşamayacağımız kadar gizli bir konudur.

Kitaplığıma nereden geldiğini hatırlamadığım bir kitap daha. İşin garibi kitabın kullandığım hiç bir alışveriş sitesinde kaydı yok. Sanki sadece promosyon olarak dağıtılmış gibi.  Goodreads'de Greg Taylor'un yazdığı onlarca kitap varken, Türkiye'de basılmış başka bir kitabı yok.

Önsöz ve içerikten anladığımız kadarıyla Dan Brown'un internet üzerinde açtığı bir yarışma neticesi yapılan bir araştırma sonucu ortaya çıkmış gibi duran bir kitap. Ya da yazar bu isim üzerinden kendi reklamını yapmak istemişte olabilir. Bu kısım biraz yoruma açık. Yarışma gereği Dan Brown, bir takım şifreler ve ipuçları vererek, hayranlarından sıradaki kitabının ne hakkında olduğunu tahmin etmelerini istemiş. Yarışmanın ödülü ne bilmiyorum.

İşte bu yarışmayı takip eden ve aynı zamanda Sub Rosa Magazine'de (böyle bir dergi var mı o kesin değil) baş editörlük yapan, gizli örgütler ve saklı tarihler üzerine araştırmaları bulunan yazarımız da olaya dahil olmuş ve kendi tahminlerinden bir kitap yazmış. Evet, elimizdeki kitap Dan Brown'un sıradaki kitabı (2006 yılı itibari ile) hakkında yazılmış bir kitap. Kulağa garip geliyor değil mi, bence de.

Kitap ilk başlarda internet sitesinde verilen bilgilerden yararlanarak Dan Brown'un kitabı şunun hakkında olabilir, bundan da bahsedebilir şeklinde ilerlerken, sonrasında bağımsızlaşıyor ve yazarın bilgi ve deneyimini ortaya koymaya başlıyor. Hristiyanlık efsanelerinin geçtiği tüm kitap ve filmlerin değişmez temaları olan İlluminati, farmasonluk, gülhaçlılar, tapınak şovalyeleri ve daha bir sürü tanıdık materyalden bahsediliyor. Ne yalan söyliyeyim, yer yer  kulağa son derece ilginç gelen bilgiler var.

kitap yorumu, dan brown. masonlarYazarımız Dan Brown'un o kitabının isminin “Süleyman'ın Anahtarı” olacağını iddia etmiş ve konusu hakkında da bir takım tahminlerde bulunmuş. Ancak benim anladığım kadarıyla o kitap “Lost Symbol” adı ile çıktı. Yani ismi tutturamamış. İçeriğe gelince, yazar Dan Brown kitaplarının alanına giren her şeyden biraz bahsedince, haliyle bir kaç parça benzerlik yakalamış.

Masonluk ve Amerika'nın gizli tarihi ile ilgilenenlere bir şeyler verecek mi emin değilim. Zira sadece Da Vinci'nin Şifresi, Melekler ve Şeytanlar, Büyük Hazine gibi filmleri seyreden biri olarak, bana bile pek çok öğe tanıdık geldi. Ancak iki adet şifre çözme tekniği öğrendim ki, günün birinde masonik bir hazine bulursanız hiç çekinmeden beni arayabilirsiniz.


Mia Basım tarafından hazırlanan kitabın kapağında, içeriğe gönderme yapılarak, masonik sembollerden ucu kesik piramit ve her şeyi gören göz resmine yer verilmiş.  Yukarıda da dediğim gibi basılmamış bir kitap hakkında kitap yazmanın mantığını anlamış değilim. Masonluk ve Amerika'ın gizli tarihi üzerine merakınız varsa ilginizi çekebilir. Onun dışında vakit ayırmaya değeceğini düşünmüyorum. 





5 Aralık 2015 Cumartesi

CCLXXX - Bilimkurgu Mikro Öykü Seçkisi 2015

Bilimkurgu Mikro Öykü Seçkisi"Daha kısa yazacaktım ama yeteri kadar vaktim yoktu"
                                         
Sadece e-kitap formatında kitap yayınlayan Entropol Kitap’ın “mikro bilim kurgu öykü yarışması” Haziran 2015’de sonuçlanmıştı. Katılımcılardan, en fazla 280 karakterden oluşacak bir bilimkurgu öykü yazmaları istendi. Her yazarın en fazla iki öykü ile katılabildikleri yarışmaya 217 yazar, 353 öykü ile katıldılar.

Bu 353 öykü içinden jüri puanına göre ilk seksenin içine girenler, Entropol Kitap tarafından, elbette e-kitap olarak CCLXXX isimli bir seçkide toplandı. Öykülerin aldıkları puan sırasına göre yayınlandıkları kitapta “Adalet” isimli öykümle 26. sırada yer aldım. Ücretsiz olarak paylaşıma sunulan kitaba buradan ulaşabilirsiniz. Öykümün tamamı ise hemen aşağıda;



“Mahkûmu getirdiler. Tecavüz ederek öldürdüğü çocuğun yattığı yatağın yanına yatırıp başına infaz kaskını geçirdiler. İnfaz başlayıp katil çığlıklar içinde kıvranırken çocuğun son anlarında çektiği acıları katile, katilin yaşamını da çocuğa naklettiler. Adalet yerini buldu.”

Aklın Kuşu Uçsun - Ayşenur Yazıcı

kitap yorumu, kitap özeti, postiga, eleştiri
Ağaç yaşken eğilir doğru, ama “dalında duran bir yaprağa” toprağı göstermek istersen, “dalı yere eğmekle” “yaprağı koparıp toprağa atmak” aynı şeyler değildir.

                                                 
                      
“Aklın Kuşu Uçsun” asla listemde olmayan, hatta varlığından bile haberimin olmadığı bir kitaptı. Evet, Ayşenur Yazıcı’yı eskilerden, televizyonda şiir okuduğu günlerden, en son Doğa İçin Çal 2’deki performansı ile hatırlıyorum ama ne yalan söyleyeyim yazarlığı hakkında bir fikrim yoktu. Kendisi ile TÜYAP Kitap fuarında, Postiga Standında, arkadaşım yazar Ümit İhsan’ı ziyaret ederken tanıştık. En başta güzelliği, sıcaklığı ve güler yüzü ile eşim ve beni etkiledi. Biz de bize önerdiği, “Hayat sizi hiç üzmesin” diye imzaladığı, “Aklın Kuşu Uçsun” isimli kitabını aldık. Okudum ve yorumluyorum.

Okudum ve yorumluyorum ama bir yandan da tedirginim. Bir şekilde tanıştığım tüm yazarlarda bunu yaşıyorum. İçimden geçeni dürüstçe söyleyebilmek, ama bunu yaparken kimseyi kırmamak istiyorum. Bu seferde acaba “bu yazarı tanıyorum diye torpil geçmiş olabilir miyim?” diye düşünüyorum. Öte yandan bu kitabı satın alırken bunların hiçbirinin bir anlamı kalmadı. Sağ olsunlar, Ayşenur Yazcı ve Ümit İhsan ile sohbet ederken konu kitap eleştirenlere gelince Ayşenur Hanım bir serzenişte bulundu. Kelimesi kelimesine aklımda olmasa da; “Hep okurlar yazarları eleştiriyorlar. Keşke bizimde okuru eleştirebilme şansımız olsa. Okur, yeterince iyi bir okur olmadıktan sonra yazarın iyi bir yazar olmasının anlamı var mı?” anlamında bir şey dedi. Anlaşılacağı üzere, benim bu blog da bulunan yaklaşık 160 yorumumun çöp olma ihtimali doğdu. Ya ben de iyi bir okur değilsem, ya bu eleştirilerin eleştirel hiçbir değeri yoksa diye uykularım kaçıyor.

Neyse, bu uzun girizgâhtan sonra asıl konuya girelim ve ilk eleştirim gelsin. Ayşenur Hanım bize bu kitabı önerirken bilim kurgu olarak önerdi. Yine facebookta Ümit İhsan’ın “Kıyamet Tarikatı” isimli kitabından bilim kurgu ve Ümit’ten bilim kurgu yazarı olarak bahsetmişti. Ne yalan söyleyeyim ne bu kitabın (son öykü hariç) ne de Kıyamet Tarikatı’nın bilim kurgu türü içinde dahil edilebileceğini pek düşünmüyorum. Sanırım yazarla aramızda bilim kurgu türünün içeriği konusunda bir anlaşmazlık var. Neyse, bu aşılabilir bir konu ve yazar hala çok güzel, sıcakkanlı ve güler yüzlü.

Elimde ikinci baskısını tuttuğum kitap, 6 öyküden oluşmakta. Bu noktada uygun bir yere bir “İçindekiler” kısmı koyulmaması eksiklik gibi geldi. Şart değil elbet ama olsa daha iyi gibi. Kısa öykülerde özet vermek istemiyorum. En ufak, hatalı bir dokunuş benden sonra okuyacak olanın keyfini kaçırabiliyor. Bu yüzden içeriklere değinmeden her öyküden kısaca bahsetmek istiyorum. En sondaki rakamlar da öyküyü diğer altı tanesi arasındaki beğeni sıralamamı gösteriyor. 

Kimsesizler Mezarlığı: Kitabın ilk ve bence en çok şey vadeden öyküsü. Evet, pek bilim kurgu sayılmaz ama gerilim türünde ve başlı başına kitap olarak da yazılabilecek bir hikâye. Hatta kişisel görüşüm, iş bilir bir senarist bu konuyu birkaç sezon rahatlıkla sündürebilir. Lakin sonu biraz acele edilmiş, “hadi bitsin artık” denmiş gibi. Ama başlangıcı ile epey heyecan uyandırdı. 5/6

Zeval ve Hayıf: Gerçekten ilginç bir öykü. Biraz eskilerden, Michael Douglas’ın oynadığı The Game filmi gibi. Galip Tekin, Kenan Yarar ve Ersin Karabulut için harika bir senaryo. 3/6

Mihriban: Bu öykü bana nedense, mahalle ihtiyarlarının anlattığı, cin peri masallarını hatırlattı. Finali itibari ile içimin yağlarını eritti, “oh olsun dedirtti.” 6/6

7 Gün Sukut: Kişisel gelişimi örnekleyen hoş bir öykü. Finali klasik olmakla birlikte Moğolistan’da geçen kısımların betimlemeleri dikkat çekici. Beğendim. Sadece tam hatırlamadığım bir yerde üçüncü tekil anlatım, bir cümleliğine birinci tekile dönmüş. Ya atlanmış ya da ben durumu yanlış algılıyorum. 4/6

kitap yorumu, kitap özeti, postiga, eleştiriHis Paratoneri: Konu itibari ile kitabın en ilginç öyküsü. Neden esas karakter yabancı olmak zorundaydı bilmiyorum. Hatta bizzat yazarın kendisi “macera sadece yabancı romanlarda mı olur?” demişken. Yattığı yatakta kendinden önce yatanların hayatlarını, enerjilerini paylaşan bir adamın öyküsü. 2/6

Koğuş 99: Evet, belki de kitabın bilim kurgu diyebileceğimiz tek öyküsü. Hatta ben çitayı bir tık yukarı kaldırıp distopya diyeceğim. 2090’lı yıllarda geçen, inancın, umudun enerjiye dönmesinden bahseden bir bilim kurgu. Gerçekten iyiydi. 1/6

İnanç görmediğine inanmaktır, armağanıysa inandığını görmektir.


Koğuş 99 hariç diğer öykülerin, özellikle kadınlara daha kolay ulaşacağını tahmin ediyorum. Hikâyelerin romantizmi ve duygusallığı ile Meave Binchy’e benzettiğimi söyleyebilirim. Postiga’dan çıkan kitabın baskısı yine çok kaliteli. Ancak kozmetik reklâmlarından fırlamış ve öykülerden hiçbiri ile bağlantısını kuramadığım kapağı beğenmedim. Bunu yanında benim gibi dilbilgisi cahilinin bile dikkatini çekecek imla hataları var. Yazara “mutlaka bir kitabını daha okuyacağım” diye söz vermesem de “bundan sonraki kitaplarını takibe aldığımı, kapağı, tanıtım yazısı ve konusu ile dikkatimi çeken bir kitabı olursa mutlaka alıp okuyacağımı” söyleyebilirim. Yazardan bahsetmişken size ne kadar güzel, sıcakkanlı ve güler yüzlü olduğundan bahsetmiş miydim? 

 
UA-57355180-1