Her kötünün içinde bir iyilik,her iyinin içinde de bir kötülük vardır. İnsan sadece görmek istediğini görür.

15 Ekim'den itibaren tüm kitap satış noktalarında

Geziyoruz biz

Hep okuyacak değiliz ya


31 Aralık 2016 Cumartesi

Tabu - Casey Hill


dedektif, cibayet, romanı, öet, pdf
En karanlık günahlarımız bir katilin akla hayale gelmedik cinayetleridir.

Kendi arzu ve irademle aldığım kitapları okumayı, yorumlamayı özledim. Sanki bu iş giderek "iş" halini almaya başladı. Tez elden bu işe bir çözüm bulmam gerek. Bu sefer ki kitap bana komşun oğlu Arda'nın hediyesi. Benim ona aldığım kitaplara karşılık olarak o da bana bir kitap hediye etmek istemiş, sağ olsun. Kapağında neşterli, bol kanlı bir resim görünce de bunu seçmiş.

Elimizdeki kitap Casey Hill (daha doğrusu kendilerine bu takma adı veren karı koca Melissa ve Kevin Hill) tarafından yazılmış "Bir Reilly Stell Macerası" imiş. "Kim ulan bu Reilly Stell" dediğiniz duyar gibiyim. Zira bu ibareyi görünce benim de ilk tepkim bu oldum. Aradım, taradım, mamafih bulamadım. Her ne kadar Goodreads'te CSI Reilly Stell başlığı altında altı (hatta ne anlama geliyorsa bir de CSI Reilly Stell #0.5 olarak numaralandırılmış bir macera daha var) macerası varsa da Türkiye de ne yazarın ne de Reilly Stell'in yayınlanmış başka bir kitabı yok.

cinayet, polisiye, özeti, pdf. Adli bilim uzmanı -sanırım bizde ki olay yeri inceleme gibi bir şey- Reilly Stell (bu arada, sarışın ve çok güzel olduğunu söylememe gerek yok sanırım) Amerika'da sürdürdüğü muhteşem kariyerine, aldığı davet üzerine baba ocağı İrlanda'da devam etme kararı almıştır. Burada İrlanda Polis Teşkilatı Adli Bilim Ünitesi'nin başına geçerek yeniden yapılanmasını ve tabiri caizse bu üniteyi muasır medeniyetler seviyesine gelmesini sağlayacaktır. Takdir edersiniz ki bu çok bilmiş, kendinden emin ve kariyeri ayın on dördü gibi parıl parıl olan bu geç bayanın getirmek istediği yenilikler, gelenekçi ve kalın kalın kafalı İrlandalı polisler tarafından pek hoş karşılanmayacaktır. Ancak aynı kişi tarafından, birbirini ardında işlenen korkunç cinayetler en dar görüşlü polisleri bile Reilly Stell'in fikirlerine saygı duymak zorunda bırakır.

Daha ilk bölümlerde, Reilly Stell, ekibine farkını ortaya koymaya çalışırken, farkında olmadan benzer roman ve dizi karakterlerinden farkı olmadığını kanıtlıyor. (ne dedim ben şimdi?) Rizzoli and Isles, Forever veya The Closer'deki dedektiflerden aşina olduğumuz, hiç olmayacak yerden kanıt tespit edebilen dedektif tiplemesi ile klişe bir giriş yapıyor. Yok efendim neymiş, hamburgerdeki ısırık izine bakarak katilin ince suratlı olduğunu, soldan dördüncü dişinde dolgu olduğunu, yirmilik dışının geç çıktığını söyleyebilirmiş. Salla bakalım Reilly Stell, nasıl olsa o hamburgeri biz görmüyoruz, görsek de benzer bir fikrimiz olmayacak.

Yine de genel olarak akıcı, sürükleyici sayılabilir. Bir polisiye de olması gereken neredeyse her şeye; "akıllı sarışın, yakışıklı ortak (hem de adı Chris), kan, cinayet, gözyaşı, aile bağları, memleket hasreti" sahip. Ama sanki bir şeyler eksik işte. Hani şu televizyonda kanal değiştirirken denk geldiğiniz ikinci sınıf Amerikan filmleri gibi. Oturur seyredersin, ilk reklamda başka kanala geçer oradaki filme takılırsın; sonra dakikalar sonra aklına gelirse döner devam eder, gelmezse de kaçırdığına üzülmezsin ya, onun gibi.
Tüm bunların yanı sıra özellikle itici ya da sıkıcı diyebileceğim bir yönü daha var. Mesela işlenen cinayetle ilgili bir ipucu yakaladıklarında, karakterler bunu hemen okuyucu ile paylaşmak yerine lafı dolandırıp duruyorlar. Aşağıdaki diyalogları kendim yazdım ancak kitaptaki durum da buna çok benzer;

kitap yorumu, cinayet, polisiye, özeti, pdf

   — Vay canına! Bunu daha önce fark etmediğimize inanamıyorum.
— Sen neden bahsediyorsun?
— Şuraya bakarsan ne demek istediğimi anlarsın.
— Aman Tanrım!
— Bunu hemen Jonathan'a söylemeliyiz.
— Ne tepki verecek dersin?
— çılgına döneceğine iddiaya girerim.
— Evet ama söylemekten başka çaremiz yok.
— Hadi acele edelim, fazla zamanımız kalmamış olabilir.

Ardından da bir iki sayfa daha Jonathan'a giden yolda, hava, trafik durumu ile yol kenarında ki flamingolar. (Kitapta flamingo yok gerçi, ben uydurdum) Gerilimi yükseltmek adına yapılsa da sık sık tekrarlanınca heyecanını kaçıran bir anlatım olmuş.

Panama Yayıncılık'tan çıkan kitabın baskısı çok güzel. Kapak görselini klasik buldum. Ancak künyede dikkatimi çeken bir şey var. Ülkemizde basılan kitaplarda pek alışık olmadığımız, çoğu zaman yapılmadığına şaştığımız "son okuma" yapılmış bu kitapta. Dahası son okumayı yapan resimliroman.net zamanlarından tanıştığım, benim ilk nesil yazılarım hakkında fikir beyan eden, değerli ağabeyim Oğuz Özteker. Kaç yıldır irtibatımız kopsa da(en son neokur.com da rastlamıştım kendisine) yine bir şekilde karşılaştık işte. Gözüne sağlık, basılmadan önce birinin okuduğu belli, bence kelime ya da yazım hatası yok. Umarım daha çok yayınevi bu son okuma işini ciddiye alır ve okuruna değer verdiğini gösterir.




künyeNeticeten bir başyapıt değil belki ama kendini okutturan bir kitap. Yazıma son vermeden önce şunu da belirtmek isterim ki, sevgili Casey Hill, Chris'in yardım çağrısına kasaba polisinden önce, taa ebesinin örekesinde bulunan Kennedy'nin gelmesi gözümden kaçmadı, haberin olsun.




Orijinal Adı: Taboo
Yayın tarihi: Şubat 2015 (1. Baskı)
Yazar: Casey Hill
İngilizce'den Çeviri: Merve Cam
Ebat: 13.5 x 21 cm
Sayfa: 416
ISBN: 9786055143824
Goodreads Puanı: 3.82

15 Aralık 2016 Perşembe

Domuz Kasabı - Mehmet Mollaosmanoğlu


domuz eti, kitap özeti, pdf. konusu
Bir erkeğin kaynanasını sevmeme nedenleriyle bir kadının kaynanasını sevmeme nedenleri çölle kutup kadar farklıdır. Kadın, kocasını paylaşmak istemediği için peşinen kaynanasından nefret eder; erkek ise damadını seven bir kaynanayı evliliğin sigortası olarak gördüğünden peşinen hayranlık duyar. Haliyle bir kadın, kaynanası ağzıyla kuş tutsa dahi sevmesi mümkün değilken, bir erkek, yalnızca kaynanasının ağzı bir kuşa döndüyse sevmekten vazgeçebilir.





Sonunda oldu… Sonunda bir Mollaosmanoğlu kitabını baskıdan önce okuma ve naçizane birkaç küçük öneride bulunma şansı buldum. Sağolsun Mehmet Mollaosmanoğlu'da fikirlerimi kaile aldığı yetmezmiş gibi bir de teşekkür bölümünde benden söz etmiş. İşte, içinde bir yerde Umut Çalışan isminin geçtiği ilk kitabın yorumu burada…

Kitabın adını duyunca, hemen "aman domuz etine özendiriyorlar, ay çok iğrenç, çok pis kokuyor, hem haram bir kere" diye başlamayın. Kimsenin kimseye zorla bir şey yedirdiği yok. Hatta size bir sır vereyim, bu kitabı yazan adam, rakının yanında pesto soslu mücver yiyecek kadar vejetaryen. Etten tamamen vazgeçmeden önce sadece tavuk soslu büfe sandviç yiyordu. (Gerçi onunda tavuk değil, mayanoze boğulmuş haşlanmış patates olduğuna yemin edebilirim) anlayacağınız, kitabın içinde bırakın domuzu, başa herhangi bir hayvanın etini bile yiyen  yok. Ama evet, esas oğlan gerçekten domuz eti satan bir şarküterinin sahibi, domuz kasabı. Ve hayır, kitabı fantastik yapan şey adamın domuz kasabı olması değil.

"Zaten bütün anormallikler alışılagelmiş biçimde başlar."


ılgın kitap okuyorAlanya'da faaliyet gösteren 'İlimdar'ın Sağlıklı ve Sıhhi Domuz Etleri" isimli şarküterinin sahibi (gerçi bu kısım detaylandırılmamış ama şarküteridir herhalde. Mangal kömürü, baharat çeşitleri, fırın poşeti falan bir şeyler vardır bence) İlimdar Can Çekirdek, parayı seven, aç gözlü, hırslı, şark kurnazı, fırsatçı, aşağılık o.. (hop yavaş, sakin)  adamın biridir. Acilen ülkesine dönmek zorunda kalan birinin evini çok ucuza kapattığı  yetmezmiş gibi evin bodrumunda bulduğu eski bir kağıt parçası göz bebeklerinin dolar işareti ile bakmasına neden olur. Kazanabileceği paraların hayaliyle kendinden geçen İlimdar, bir an evvel kağıtta yazan hazineyi bulmak için yollara düşer.

Ancak para hırsının bambaşka bir yola sürüklediği İlimdar, karşılaştığı bu yeni hayatta inancını, hatıralarını, şimdiye kadar burun kıvırdığı değer yargılarını sorgulayarak yaşama tutunur. Yola çıkarken maddi bir hazinenin alevi ile tutuşan Domuz Kasabı, gün geçtikçe hiç hesapta olmayan manevi hazinelere sahip olmaktadır. Ancak kavuşması gereken en büyük hazine, hayatta kalabilmektir.

Kitaba başlar başlamaz anlayacağınız gibi İlimdar, Mehmet Mollaosmanoğlu'nun bugüne kadar kurguladığı en karaktersiz karakter. Gerçi kitap boyunca az biraz düzelir gibi oluyor ama kişisel görüşüm, göt korkusu ile erilen hidayetin pek bir ehemmiyeti olmadığı yönünde. Aç gözlülük, terbiyesizlik, ukalalık, zina, yetim hakkı yemek ne ararsan var adamda.

Kitabın bir diğer "en" olduğu hususta, klasik Mehmet Mollaosmanoğlu üslubunun en abartılı kullanıldığı kitap olması. Yazarın önceki kitaplarında sıklıkla başvurduğu kinayeli anlatım, bu kitap da zirve yapmış. İlimdar'ın laf sokmadığı, bir şeyi başka bir şeye benzeterek söylemediği tek bir diyaloğu yok neredeyse. Bu zaman zaman bıktırıcı olmakla birlikte, karakteri daha da sinir bozucu yapmaya yaramıyor değil. Ha bir de, benzetme demişken; eski moda kaynana tarifi yapılırken "papaya göğüslü" tarifine ilk başta "ne bu" desem de, papaya'nın ne menem bir şey olduğunu görünce, benzetmenin yerindeliğine şapka çıkardım.

ılgın kitap okuyorKitap ile inancını sakatlayacağına ilişkin bir kaygınız olabilir.  Ama bilin ki yazar bunu en azından kitabın ismi ya da karakterin mesleği ile yapmıyor. İnsan hayatındaki ön kabullerin, çevresel ve sosyal faktörlerin inancımızı ne kadar kolay etkileyebileceğini, hatta değiştirebileceğini arka planda ince ince işliyor.

Bunun yanı sıra, ilk okuma, tavsiyede bulunma, çakma editörlük (ya da ne ad verirseniz) deneyimimden öğrendim ki bu ülkede kitap yazacaksan başta Türk Ceza Kanunu olmak üzere, hiçbir kanuna bulaşmayacaksın arkadaş. Daha birkaç ay önce yazılan bir kitaba yaptığım hukuki bir tavsiye, kitap piyasaya çıkmadan birkaç gün önce değişen infaz yasası ile çöp oldu gitti. Dahası henüz kontrol etmedim ama ben kitabı bitirmeden birkaç gün önce çıkan yeni bir düzenleme ile kitapta İlimdar'ın mahkumiyetine dair kurgulanan kısım tamamen toz olmuş olabilir. Bu nedenle yazarsanız yazmayın, okursanız intizar etmeyin. Yazarların, editörlerin bu konuda pek bir kabahati yok.

"Dünyada en zor alınan nefes özgürlüğün gittiğini anladığın esaret nefesidir."


Kapağa gelince, son zamanlarda gördüğüm en iyi kapaklardan biri. Kapak tasarımlarında genelde bir arada pek kullanılmayan mavi ve turuncu iyi bir ikili olmuş. Ancak ne ön, ne arka ne de iç kapaklarda kitabın temasının bel kemiğini oluşturan 'İpar Gülü'ne ait gerçek bir resmin konmaması bence büyük eksiklik. Ayrıca yazar her ne kadar son okuma işini kendisi yapıp, editör yardımı almıyorsa da bu konuyu gözden geçirmeli. Kelime ya da yazım yanlışı olmasa da pek çok yerde noktalama işaretleri benim bile fark edebileceğim kadar eksik.

Neyse, kendi katkıda bulunduğum bir kitap diye demiyorum ama Mehmet Mollaosmanoğlu'nun aksiyon dozu en yüksek kitabı diye düşünüyorum. Özellikle aksiyon açısından vasat bulduğum Talaytaytan'dan sonra iyi geldi.
künye



Orijinal Adı: Domuz Kasabı
Yayın tarihi: Temmuz 2016 (1. Baskı)
Yazar: Mehmet Mollaosmanoğlu
Ebat: 13,5 x 21 cm
Sayfa: 288
ISBN: 9759968816
Goodreads Puanı: 










12 Aralık 2016 Pazartesi

Pazartesi Cumartesi'den Başlar - Arkadi ve Boris Strugatski


kitap yırumu, özeti, pdf. konusu
Oysa biz başka bir yüzyılın çocuklarıyız. Çok şey gördük: bir başka canlı köpeğin başına dikilmiş bir köpeğin canlı başını; dolap büyüklüğünde yapay böbreği; canlı sinirler tarafından uyarılan ölü, demir bir eli; her nasılsa "Bu ilk ölümümden sonra oldu…" diyen insanları"


Küçük yaştakilerin bilim işlerindeki yardımcı için masal


Alın size, hiç aklımda olmayan bir kitap okuması daha. Edirne Kitap Okur grubunun facebook sayfasında Kasım ayının kitabı olduğunu duyunca ismine hayran kalıp "kesinlikle okumalıyım" diye sesli düşününce, uzun zamandır atlattığım Nebahat Hanım fırsatı kaçırmadı ve daha önce verdiğim bir sözü hatırlattı. Böylelikle grubun -bu yazıyı yazdığım tarih itibari ile dün- toplantısı için okumuş bulunduk.

Dedim ya; "Pazartesi Cumartesi'den Başlar" ismini gördüğüm anda bende "bu romanı mutlaka okumalıyım" hissi uyandırdı. Zira memuriyet hayatına başlamadan önce süründüğüm özel sektör günlerimizde halimiz kesinlikle böyleydi. Daha cumartesi akşamı mesai bitiminde, pazartesi sabahı karşılaşmamız muhtemel sorunlar için üzülmeye başlardık. Bir nevi 4. evreye geçmiş pazartesi sendromu.

kitap yorumu, özeti, pdf, konusuİşte bu nedenle kitaba son derece büyük umutlarla başladım. Gelgelelim kitap pek çok yönden bir hayal kırıklığı oldu. Nerden başlasam bilemiyorum. Sanırım en büyük sorun kitabın İthaki Bilim Kurgu Klasikleri Dizisi içinde yer alması. Kitap kesinlikle ama kesinlikle fantastik kurgu, hatta belki de Neil Gaiman'ın kullandığı "masalsı gerçeklik" türünde bir kitap. Ama asla bilim kurgu değil. Konunun (aslında ortada tam anlamıyla bir konu da yok) bilimsel -sözüm ona- araştırmalar yapan bir enstitüde geçiyor olmasının onu bilimkurgu yaptığını düşünmüyorum.

Arkadaşları ile buluşmak için iki günlük bir hafta sonu gezisi için yola çıkan Saşa Privalov'un tatil planları arabasına aldığı iki otostopçu ile değişir. Dünyadaki tüm mitolojik karakterlerin, bilimsel araştırmalar yaptığı bir enstitüde çalışan bu iki otostopçu, Saşa'nın da bilgisayar programcısı olarak kendileri ile birlikte çalışmasını teklif ederler.


İşte bundan sonrası tam bir curcuna… Kim ne iş yapıyor, ne yapıyor, neden yapıyor, sonu ne olacak belli değil. Anlatım son derece dağınık ve anlaşılmaz. Saşa neden enstitüde çalışmayı seçti, nasıl ikna edildi, sonra ne olacak hiç belli değil. Kısaca kitabın bir konusu, olay örgüsü, herhangi bir macera kurgusu yok. Yaklaşık 300 sayfa boyunca, Saşa'nın gözünden çevresinde olan absürt olayları ve enstitüde gerçekleşen arbakatroleks, otoklatavik, persottronik ve teknorokoleceneasaww kuramları, yine pek çoğu uydurma olan terimler büyük çoğunluğu uydurma olan bilimsel terimlerle anlatışını okuyoruz.
Tüm bunların yanı sıra kitabın Rus folkloruna ve mitlerine pek çok gönderme yapmasına benim açımdan bir sorun. Malumunuz bir Coca-Cola ve Burger King nesliyiz. Yüzümüz batıya dönük. Hal böyle olunca bu mitlere yapılan göndermeler, bize hiçbir anlam ifade etmiyor. Yine aynı şekilde ortada sisteme dair bir eleştiri varsa bile geldiğimiz çağda, zamanında en ateşli savunucularının bile artık anmak istemediği, yerinde yeller esen bir sisteme karşı yapılan eleştirinin de haliyle hükmü yok. Bu açıdan baktığımızda da korkarım çağı yakalayamamış bir romanla karşı karşıyayız.

"İyi de arkadaş, bu kitabın hiç mi iyi yanı yok?" dediğinizi duyar gibiyim. Olmaz olur mu? Var tabi.

kitap yorumu, özeti, pdf

Örneğin kitabın sayfaları arasına bol bol illüstrasyonlar yerleştirilmiş. Yevgeniy Migunov çizmiş. Çizgi romandan ortalamanın biraz üstü kadar anlayan biri olarak, Migunov'un çizgilerni son derece beğendiğimi söyleyebilirim.

Kitabın bana bir diğer katkısı da, en başta da değindiğim gibi en sonunda Edirne Kitap Okur grubunun aylık toplantılarından birine katılmama vesile olmasıydı. Kendi adıma çok güzel vakit geçirdim. Başta Nebahat Hanım olmak üzere, Gökçe, Nilgün, Sibel ve Semra Hanımlara çok teşekkür ederim.

Kitap İthaki Bilim Kurgu Klasikleri Dizisinin genel şablonuna uygun hazırlanmış. Kapaktaki molekül resminin ortasındaki orak votka sembolüne bayılmakla birlikte arka kapakta adı egçen ve Strugastki kardeşlerin kendini en az Orwell, Huxley ve Dick kadar etkilediğini söyleyen Jonathan Lethem'e ise acıdım. Yazık lan adama. Çevirmenin oldukça zorlandığını tahmin ediyorum. Ama bence çok iyi iş çıkarmış. Özellikle Y.O.K.H.İ.Ç ve K.E.D.İ. gibi kısaltmaları şekillendirmek kolay iş değil.

Okurken her ne kadar sıkılsam da, hafta sonu güzel bir sohbete konu olduğu için zaman kaybı diyemeyeceğim ilginç bir kitap olarak kitaplığımda yerini aldı. Nitekim herkes benim kadar şanslı olmayabilir, siz yine de başlamadan önce bitirdikten sonra başınıza ne geleceğinin hesabını iyi yapın.

Son olarak, ben işimden nefret ediyorum diye pazartesi cumartesiden başlıyor diyordum ya, meğerse kitaptaki adamlar mesleklerini çok sevdikleri için pazarı es geçip doğrudan pazartesiye geçiyorlarmış. En çok bu zoruma gitti.
kitap künyesi



  Ø      Orijinal Adı: Понедельник начинается с субботы
      Ø      Yayın tarihi: Ağustos 2016 (1. Baskı)
      Ø      Yazar: Arkadi ve Boris Strugatski
      Ø      Rusça'dan Çeviri: Hazal Yalın
      Ø      Ebat: 13.5 x 21 cm
      Ø      Sayfa: 288
      Ø      ISBN: 9786053754787
      Ø      Goodreads: 4.34



2 Aralık 2016 Cuma

Doğmamış Çocuğa Mektup - Oriana Fallaci

kitap, kürtaj, yorumu, özeti, pdf
Yaşam bir erkek için bile kolay değil. Kasların daha güçlü olacak, onun için ağır yükler taşımanı isteyecekler, zorla sorumluluklar yükleyecekler omuzlarına. Sakalın olduğu için ağlarsan sana gülecekler ve şefkate gereksinmen olsa bile bu böyle olacak. Önünde bir kuyruğun olacağı için, savaşta ölmeni ya da öldürmeni buyuracaklar; ve ta mağara çağından kalma baskı ve kıyıcılığı sürdürmek için suç ortaklığı yapmanı isteyecekler. 


Ara sıra, takipçisi olduğum türlerin açık ara dışında türlere de yöneliyorum. Peki, o kitabı neye göre seçiyorsun diye sorarsanız, belli bir kıstasım yok ama en önemli etken kaderin ağları diye cevap verebilirim sanırım. Doğmamış Çocuğa Mektup'u kitaplarla pek arası olmayan bir arkadaşım "mutlaka okumalısın" diyerek tavsiye etmişti, merak ettim, aldım, okudum. -Gelecekteki kendime not: Bir daha asla kitapla arası iyi olmayan birinin tavsiyelerine kulak asma.-

Başlar başlamaz, daha ilk cümlede "Eyvah!" dedim, "Fularsız yakalandık." Şu açılışa bakar mısınız: "Bu gece var olduğunu bildim, hiç yokluktan kaçıp kurtulmuş bir dirim damlası…" hemen koştum, çekmeceleri talan ettim. Lakin bizim evde fular ne arasın? Çaresiz hanımın çeyizine nedensizce tıkıştırılan tülbentlerden birini boynuma doladım. Merak edenlere, opera dinlemek zorunda bırakılan bir Sivaslı'nın ızdırabıyla "boğazlarım şişti diyorum" İlgili fıkra için tıklayınız

Peki, haklısınız, özür dilerim. Böyle duygusal ağırlıklı bir kitabın yorumunun başlangıcı böyle olmamalıydı. Ama birazdan vereceğim örneklerden sonra eminim sizde bana hak vereceksiniz; takılmamak imkânsız.


Savaşmak kazanmaktan çok daha iyi, yolculuk yapmak varmaktan çok daha güzel. 

kitap yorumu, özeti, pdf. incelemeDoğmamış Çocuğa Mektup, sevgilisiyle evlenmeden önce hamile kalan bir kadının, karnındaki bebeği ile acılarını, hüzünlerini, umutlarını, hayallerini, kaygılarını, sevincini ve öfkesini paylaşmasından ibaret. Kahramanımız, evlilik dışı bir ilişki sonucu dünyaya bir çocuk getirmenin, bekar bir anne olmanın zorluklarının yaşarken, yakın çevresinin baskıları sonucu, çocuğu doğurmak ile kürtaj yaptırmak arasında tarifsiz bir ikilem yaşıyor. Kitap boyu karakterin, değişen etkenlerle (fizyolojik olanlarda dâhil) bu iki karar arasında kalmasına şahit oluyoruz. Ve işin garibi hangi kararı alırsa alsın kadınla aynı fikirde oluyorsunuz. (Demek ki benim vücudum, benim kararım sözü, sadece içi boş bir slogandan ibaret değil.)

Arka planda ise dikkatimi başka bir şey çekti. O tarihlerde (kitabın yazıldığı 1975 yıllarında) Avrupa'da ki mahalle baskısı dene şeyin, günümüz Türkiye'sinden çok da farklı olmadığını görüyoruz. Anne, baba, sevgili, patron, arkadaş, hatta doktorların bile evlilik dışı bir hamileliğe bakışı bugün ki halimizden çok farklı değil. Ha onlarda durum değişip, biz de hala aynı kalmışsa da çok canınızı sıkmayın, aramızda sadece 40 sene var. Sadece iki boğaz köprüsü daha sonra aradaki farkı kapatırız.

Yalnızca çok ağlamış olanlar yaşamı tüm güzelliği içinde algılayabilir, keyifle gülebilir. Ağlamak kolay, gülmek güç. 

kitap yorumu, özeti, pdf, incelemeDoğmamış Çocuğa Mektup, daha önce bir kitabını okuduğum ve çok beğendiğim, Asılacak Kadın'ın yazarı Pınar Kür tarafından çevrilmiş. Her ne kadar sayın Pınar Kür'ü eleştirmek haddime olmasa da, bu kez aynı beğeniye ulaşamadım. Her nedense, elit mi desem, entelektüel mi desem, saray Osmanlıca'sı gibi, sadece belli bir zümreye hitap eden bir dil kullanılmış.

Örneğin şu cümleyi 6-7 kez okudum, noktalama işaretlerinin yerini değiştirdim, yetmedi, işaret ekledim çıkardım ama gene anlamadım. Bir de siz bakın; eğer aptal olan bensem kafama kafama vurun; "Kimi zaman engin bir utku duygusu doluyor insanın içine ve bu utkuyla birlikte gelen dinginliğin içinde sana hiçbir şey dokunamaz: ne çekmek zorunda olduğun fiziksel acı ne feda etmek zorunda olduğun için ne de vazgeçmek zorunda olduğun özgürlüğün."

Yine anlamlarını az çok tahmin edebildiğim ama kullanılmalarına anlam veremediğim dirim, yüzger, uslamlama, varsıl, dural kalmak, çarnaçar, ansımak gibi kelimeler havada uçuşuyor. Bu arada bu kelimelerin yüzger hariç hiç birine kelime işlemcim uyarı vermiyor. Kelimelerin yüzger hariç hepsi Türk Dil Kurumu'nun sitesinde mevcut. Ancak demek istediğim bu değil. Misal; "… Hekim yatmam gerektiğini söyledi. Ve işte şimdi devinimsiz yatıyorum." Merak ediyorum "hareketsiz yatıyorum" demek çok mu zor? "Devinimsiz" deyince daha mı edebi oluyor?

Her neyse, tüm bunlara rağmen yine de çoğu cümle hedefini on ikiden vuruyor. Zaten yaptığım alıntılardan da anlayabilirsiniz. Kitapta bunlar gibi daha onlarca harika söz öbeği var.

Hangi düzen, hangi ideoloji altında doğarsan doğ, her zaman bir başkasının halısını temizleyen bir kadın, çikolata isteğiyle yanıp tutuşan, utanan bir çocuk olacaktır. 

Anlatıyı ilk başlarda piyasadaki onlarca kürtaj karşıtı ajitasyondan biri gibi bulabilirsiniz. Ancak durum hiç de öyle değil. Yazar bize bunların çok daha ötesinde objektif bir bakış açısı sunuyor. Yine de hamile olanların okumamasını tavsiye ederim. Ama hamile kalmaya karar verme aşamasındaysanız, size kesinlikle bir fikir verecektir.

Can Yayınları'ndan satışa çıkan kitabın kapağı, anne ve bebek temalı yüzlerce facebook sitelerinden birinden rasgele seçilmiş gibi duruyor. Ama asıl facia arka kapakta; baştan sona kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan, her sayfa da çocuğuna kadın olmanın zorluğundan, asaletinden, kadın haklarından ve feminist kuramlardan bahseden bir kadını tarif ederken "Erkeğinden ayrılmış bir kadından…" diye başlayan cinsiyetçi ve son derece eril bir cümle ile başlamak nasıl bir akıl tutulmasıdır çok merak ediyorum.


kitabın künyesiSon olarak, Eyy ev sahibesi zengin kaltak, o kızcağıza çikolata vermedin ya, ben senin ta…..



           Orijinal Adı: Lettera a un bambino mai nato
Yayın tarihi: Ağustos 2015 (11. Baskı)
Yazar: Oriana Fallaci
İtalyanca'dan Çeviri: Pınar Kür
Ebat: 13 x 19,5 cm
Sayfa: 128
ISBN: 9789755107431
Goodreads Puanı: 3.86










19 Kasım 2016 Cumartesi

Darüşşifa Delilik Mevsimi - Enver Şengül

Osmanlı, külliye, darüşşifa
Her şey bir yana, tüm olup bitecekleri asırlar öncesinden kesin olarak bilmek ve bunu işaretleyenlerin diliyle geleceğe aktarmak mümkün müydü? Olanları tekrar konuşup münakaşa ettiler. Hangi kahin, hangi müneccimbaşı, hangi tılsım yapan falcı bunu bilebildi? Kimdi tüm olacakları şifreli şekillerin içine gizleyen bu kitabın yazarı? Kimdi bu işaretlerin dilini çözüp şiirlere döken şair? 


Edirne'yi bilen, bir şekilde gelen herkes Selimiye Camii'ni bilir. Oysa onun kadar bilinmese de en az Selimiye kadar muhteşem bir tarihi eserimiz daha var bizim. Sultan II. Beyazıd Darüşşifası ya da bizim kendi söylemimizle Beyazıd Külliyesi… İşte elimizdeki Darüşşifa Delilik Mevsimi isimli kitap buranın tarihinden yola çıkılarak, 2000 yılından beri Sağlık Müzesi olarak hizmet veren bu kurumun eski yöneticilerinden Enver Şengül tarafından yazılmış. her ne kadar arka kapak methiyesinin Ahmet Ümit tarafından yazılmış olması bana itici gelse de Edirne tarihine olan ilgim daha ağır basınca dayanamadım; aldım. Herkes hazırsa başlıyorum.

Başlangıçta başta Ahmet Ümit olmak üzere onlarca kişiye görüş, öneri ve düzeltmeleri için teşekkür edilmişse de kitabın ilk cümlesi şu: "Hazreti Muhammed Mustafa'nın hicretinden bu yana 11. asrı ve İsa Mesih'in doğumundan bu yana 17. asrın ikinci yarısını gösteriyordu." Hocam çok pardon ama kim gösteriyordu? Saatler, takvimler, söğüt ağaçları? Anlaşılan o ki, sayın savcım M.Müsebbih Ergin, bütün bölümleri tekrar tekrar okuyup, özellikle dil konusunda düzeltmeleri yapıp önerilerde bulunurken, kitabın ilk cümlesini es geçmiş. Neyse, nazar boncuğu olsun diyerek devam edelim.

Darüşşifa - Delilik Mevsimi, temelde IV. Mehmed'in düzenlediği Edirne Şenlikleri üzerine kurulmuş. IV. Mehmet ya da diğer adıyla Avcı Mehmed, oğullarının sünneti için, çok ama çok büyük bir eğlence tertipler. Öyle bir eğlence ki yıllar sonra bile anılıp hatırlanacaktır. İmparatorluğun ve dünyanın dört bir yanından konuklar bu eğlence için Edirne'ye akın ederler. İzleyen herkesin hayran kalacağı ve en iyi şekilde ağırlanacakları bu eğlenceler için hazırlıklar yapılırken, bir yanda, Darüşşifa'da tedavi gören Sinan ve Hacer imkazsız aşklarını yaşamaya, öbür yanda da genç hekim adayı Seydi Ali, tesadüfen eline geçen şifreli bir şiirde gizlenen mesajı çözmeye ve çok yakında gerçekleşeceğini düşündüğü bir kötülükten devletini korumaya çalışmaktadır.
edirne,darüşşifa, külliye
"Ol vakit geldi, nehirler coştu
Cihan sultanını yedi düvel duydu…
Davullar çalındı, sofralar kuruldu,
Cambazlar ve zorbazlarda hüner doldu…
Atlas otağında bal, zehir oldu, kara bulutlar çöktü,
Yetişmezsen dünya durdu…"

Bu iki hikaye birbirinden bağımsız olarak ilerlerken, o dönemim Edirne'sine ait ne varsa en ince ayrıntısına kadar anlatılmış. Gerek düzenlenen şenlikler, gerekse külliye ve sarayın bölümleri, mimarileri, kullanım şekilleri, aklınıza gelen, gelmeyen hiçbir şey atlanmamış. Bu durum kitabı zaman zaman edebi bir eser olmaktan çıkarıp Edirne Tanıtım Rehberi'ne döndürse de benim gibi Edirne tarihine merak salanlar için eşsiz bir kaynak. Edirne, daha doğrusu kuruluş adıyla 'Orestia ' adının nereden geldiği bunlardan sadece biri. Üşenmedim bu efsaneyi ayrıca not aldım. Umarım yazar bana kızmaz. Dilerseniz buradan okuyabilirsiniz.

Bir ilk roman için oldukça başarılı, bu gerçek. Ancak yazarın fark etme şansının az, düzeltme yapanların fark etmeye mecbur oldukları bazı yönler var. Örneğin, olay akışı-zaman geçişleri arasında ciddi kopukluklar var. Kaç kez, acaba sayfa mı atladım ya da bir şey mi kaçırdım diye geri dönüp kontrol ettim. Mesela bir yerde IV. Mehmed'in Cuma namazı kıldığı sırada, Sinan külliyenin duvarlarına yaptığı resimlerden bahsediliyor. Ancak hemen sonraki paragrafta Sinan'ın yorgan altına girdiğini okuyoruz. Ne ara akşam oldu, ne ara kandiller söndü belli değil. Yine 10. bölümde Sinan ve Hacer Cuma vakti buluşurken, 11. bölümde Seydi Ali'nin hocasının Cuma günü yapmasını söylediği işe iki gün kaldığını görüyoruz. ( Bu arada neredeyse olaylar hep Cuma günleri oluyor) Benzer şekilde başka bir yerde Seydi Ali ve Hekimbaşı Şifai için bir gün geçerken Sinan'ın kayığında bir hafta geçmiş oluyor. Eğer bu durumlar kazaen değil de, farklı mekandaki olaylar, birbirinden bağımsız zamanlarda geçti diye yapılmışsa bile bölüm başlarında zamanlar belirtilmeliydi diye düşünüyorum. Yoksa okurun kafası karışıyor, gidip geliyor. (Sonra müzikle tedavi edeceğim diye uğraşır durursunuz, benden söylemesi)

Dedim ya, Edirne hakkında enfes bilgiler var. Bakın mesela Cuma günleri yaşanan park problemi, bize daha 1675 yılından mirasmış meğerse. Karakterler atlarını bağlayacak yer bulamadılar. (Merak edenlere not, Meriç'in taşarak, civardaki ev, bağ, bahçelere zarar vermesinin geçmişi çok daha eskilere dayanıyor.)

edirne, darüşşifa, külliyeAklıma gelmişken, kitapta yadırgadığım bir diyaloga değinmek istiyorum. Gerçek bir alıntı mı yoksa yazarın Padişahın kudretini vurgulamak için kurduğu bir cümle mi emin değilim.  Sayfa 331'de şöyle diyor IV. Mehmed; "Eğer bu müddet zarfında kötü bir şey yapan, halkın huzurunu bozan ve devletimizi zor durumda bırakan kim olursa sorgusuz sualsiz en ağır cezaya çarptırıla ve gerekirse derhal kafası vurula." Yakıştı mı şimdi, adaleti ile yedi düvele nam salmış bir imparatorluğun padişahına sorgusuz sualsiz infaz? Gerçekse fena, kurguysa daha fena…


Puslu Yayıncılıktan çıkan kitabın kapağını Enver Şengül hazırlamış. Külliyeyi ziyaret edenlerin hatırlayacağı minyatürlerin yanı sıra yazarın kitap için ilham aldığı şiirde bahsedilen ağaç ve sarmaşığın bir resmi var. Tam emin değilim ama kitabın arkasında tamamı verilen bu şiiri sanki külliyede de görmüştüm. Yine kitabın sonuna, kitabın geçti mekânlar ve döneme ilişkin görseller konulmuş ki muhtemelen pek çoğu internette arayıp bulamayacağınız türden. Yukarıda anlattığım birkaç husus dışında, sürükleyici, kolay anlaşılır ve elbette bilgilendirici bir anlatımı var. Ancak kapak kartonunun yanı sıra baskıyı pek beğenmedim. Eğer bendeki kitaba özel değilse pek çok sayfada, yazı karakterinde kaymalar, titremeler mevcut. Bunun dışında güzel bir Edirne romanı. 
osmanlı, külliye, padişah


Yayın tarihi: Eylül 2015 (1. Baskı)
Yazar: Enver Şengül
Ebat: 13.5 x 21 cm
Sayfa: 461
ISBN: 9786055099510
Goodreads Puanı: 

23 Ekim 2016 Pazar

Vahşetin Çağrısı - Jack London



köpek, kuzey kutbu, pdf. özet
Sürekli uyanık olmak şarttı çünkü buradaki köpekler ve insanlar, şehir köpeği ve insanı değillerdi. Yabaniydiler; sopanın ve dişin yasasından başka yasa tanımayan vahşilerdi.


Bu da bende adet oldu. Tıpkı geçen yılki Edirne Kitap Fuarından, Beth Revis'in Evrenin Ötesi Üçlemesi serisinin ilk kitabı yerine yanlışlıkla son kitabını aldığım gibi, bu yıl da ne zamandır aklında olan Beyaz Diş yerine aynı yazarın Vahşetin Çağrısı isimli kitabını aldım. Lakin pişman değilim. Demek ki daha Beyaz Diş okumanın zamanı gelmemiş. Vakt-i zamanı geldiğinde onu da alıp okuyacağım.

Aslında gerek bu kitabı, gerekse Beyaz Diş'i ilkokul yıllarımda oturduğumuz evin karşısındaki kütüphaneden alıp okumuştum; hayal meyal hatırlıyorum. İkisi de ilk-ortaokul düzeyindeki çocuklar için harika kitaplar. Ah! Sanırım birde benzer kategoriye sokabileceğimiz, sonu biraz dramatik olsa da, çocuklara köpek sevgisini sonuna kadar aşılayacak "İhtiyar Sarı" vardı. İlginçtir, bu kitabın hali hazırda satışı yok, kim bilir belki adı değişiktir. Orijinal adı Old Yeller…

kitap yorumu, özeti, pdf, kurt
Kitaba dönersek, baştan sona bir köpeğin gözünden anlatılmış. Bu açıdan yazarın korkunç bir empati yeteneği olduğundan bahsedebiliriz. Saint Bernard  bir baba ve İskoç Çoban Köpeği bir anneden dünyaya gelen Buck, zengin bir çiftlikte gününü gün etmekte, dilediğince keyif çatmaktadır. Ama bir gün çiftliğin kötü niyetli çalışanı Manuel tarafından başkasına satılınca işler değişir. Bu noktadan sonra kızak köpeği olan Buck'ı, soğuk, zorlu, vahşi ve sadece yeterince zeki ve güçlü olanların ayakta kalabildiği bir hayat beklemektedir.

O küçük yabaniyi, o canlı et parçasını kendi dişleri ile öldürmek ve burnunu gözlerine kadar sıcak kanın içine sokmak için sürüsünün başında akıp gidiyordu.

Rus klasikleri kadar olmasa da, kesinlikle kar ve buzu iliklerinizde hissedeceğiz bir anlatımı var. Bolluk içinde yaşayan zengin köpeği Buck'ın, adım adım vahşileşmesini birebir yaşıyorsunuz. Kimi yerde öyle gerçekçi tasvirler var ki, avuçlarınızın Buck'ın tüyleri arasında gezdiğini hissedebiliyorsunuz.

Piyasada onlarca değişik edisyonu olan kitabın ben İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan baskısını okudum. Modern Klasikler adını verdikleri serinin 6. kitabıymış. Bence böyle bir dizi varsa, kitabın sonunda bu dizinin sıralı tam listesi de olmalıydı ama maalesef yok.bu nedenle seri kaç kitaptır, diğer kitaplar hangileridir (biri Beyaz Diş muhtemelen) bilmiyorum.

kitap yorumu, özeti, pdf. köpekYanlış yazılmış sadece bir kelime gördüğüm kitabın çevirisini beğendim. Hurdahaş, hayırhah gibi unutulmaya yüz tutmuş kelimelere yer verilmiş. İmla kurallarında her ne kadar sıkıntı hissetsem de bu konuda kesinlikle iddialı olmadığımdan not almadım. Bunun dışında, kapak resminde gözlerinizin içine bakan yaratığın, kitapta bahsedilen Buck ile uzaktan yakından alakası yok.


Arka kapaktaki biyografiden anladığım kadarıyla kısa bir ömrü olan yazarın 1903 yılında yazdığı ve ilk kitabı olan Vahşetin Çağrısı, yıllar sona bile değerinden bir şey kaybetmeyecek, güzel bir kitap. Yavaştan kırk yaşına yaklaşan biri olarak, neredeyse çocukluğumda aldığım hazzı tekrar aldım; tavsiye ederim. 
kuzey kutbu



Orijinal Adı: The Call Of The Wild
Yayın tarihi: Ocak 2016 (7. Baskı)
Yazar: Jack London
İngilizce'den Çeviri: Levent Cİnemre
Ebat: 12.5 x 20.5 cm
Sayfa: 112
ISBN: 9789944887632
Goodreads Puanı: 3.81

16 Ekim 2016 Pazar

Sessiz Kız - Tess Gerritsen



polisiye, rizzolli, isles
Ölü adamın yüzü dikkat çekici değildi; burnu son derece sıradandı, ağzı sıradandı, çenesi sıradandı. Sokakta yanından geçseniz hemen unutacağınız bir adamdı.

Tess Gerritsen okumayalı epey olmuştu. Şöyle bir blog arşivine bakıyorum da; neredeyse bir yıl. En son Diriliş'i okumuşum. Yazarın sadece Rizzoli and Isles serisini takip ediyorum. Sanırım buna bir son verip diğer kitaplarına da bakmalıyım. Ancak sıralamayı karıştırmışım. Bir hata yapmadıysam bu macera, kronolojik olarak daha önce okuduğum Buz Gibi Soğuk'tan sonra, Sona Kalan'dan önce geçiyor. Bu vesile ile bir liste çıkarırken, serinin okumadığım üç kitabı daha olduğunu fark ettim. En kısa sürede bu üç kitap da blogda yerini alacak. Tess Gerritsen'in Rizzoli & Isles serisi 11 kitaptan oluşuyor ve yayınevleri karışık olmakla birlikte şu sırayı takip ediyor; Cerrah, Çırak, Günahkâr, İkiz Bedenler, Siliniş, Mephisto Kulübü, Ruh Koleksiyoncusu, Buz Gibi Soğuk, Sessiz Kız, Sona Kalan, Diriliş.

Çoğu Tess Gerritsen kitabında olduğu gibi, önce asıl hikâyeye etkisi çok sonra ortaya çıkacak, son derece merak uyandırıcı bir giriş bölümü ile karşılaşıyoruz. Sizi bilmem ama ben kitabın sonlarında doğru bu bölümü bir daha okuyup, bırakılan ipuçlarını bir daha gözden geçiriyorum.

gerilim, kitap yorumu, özeti, pdfÇin Mahallesi'nde bir sokakta önce kesik bir el, sonra sokaktaki bir binanın tepesinde ise elin ait olduğu bir kadın cesedi bulunur. Tüm işaretler aynı mahallede yıllar önce yapılan bir katliamı işaret etse de, bu dosya Boston polisi için çoktan kapanmıştır. Ancak katliamda ölenlerin yakınlarından biri aynı fikirde değildir. Rizzoli gerçeğin peşindeyken bir yandan hayaletler, bir yandan da Çin efsaneleri ile mücadele etmek zorundadır.

Kitap kesinlikle müthiş bir polisiye. Hani şu "elinizden bırakamayacaksınız" dedikleri türden. Serinin pek çok kitabının aksine bu kez Dedektif Jane Rizzoli'nin etrafında kurgulanmış. İç içe geçmiş ama son derece rahat kavranan kurgusu ile kesinlikle sürükleyici.

Bize atalarımızdan kalan, üstüne titrediğimiz kutsal emanetlerin hemen hepsi sahtedir.

Kitabın bir yerinde, Amerikan polisiyelerinde (kitap/dizi/film) benzerlerine sık sık rastlanan, beni her zaman hayretler içerisinde bırakan bir detay var. Kahramanlarımız boğazının kesici bir aletle kesildiğinden şüphelendikleri bir cesedin boynundan, malum kesici alete ait olabileceğini düşündükleri bir metal parçası bulurlar. (hem de milimetrik ölçülerde) Çekici dedektifimiz Jane Rizzoli ağzımı açık bırakan şu tepkiyi verir: "Yani metali analiz edebiliriz, o bıçağın imalatçısını bulabiliriz."

gerilim, polisiye, kitap yorumu, pdfYahu, nasıl bir dünya, nasıl bir ülke orası? Ne tür bir teknolojiye sahipsiniz? Öyle bir ortamda polislik yapmaktan kolay ne var? Bundan bir sonrası adamı diriltip, 'seni kim öldürdü' diye sormak zaten. Tamam, biz kısmen üçüncü dünya ülkesiyiz, bazı şeylerden mahrumuz ama bir milletin yokluğuna bu kadar da hakaret edilmez ki! Lafa bak. Bıçağın parçasından imalatçısını bulacaklarmış. İmalatçıda da o bıçağın kime satıldığının kaydı vardır. Hooop… Acar dedektif Rizzoli katili yakaladı. Yakalar tabi. Biz de olsa bırak milimetrik parçayı, bıçağın kendisini cesede saplayıp bıraksalar, ulaşacağın tek bilgi Made in P.R.C. olur; oradan da Aliexpress'e mail atarsın. Lakin onların da gülmekten vakit bulup, cevap yazabileceklerini hiç düşünmüyorum.  

Kesinlikle diğer yayın evlerine göre (bu seri açısından) çok daha iyi bir iş çıkaran Doğan Kitap'ın kapak tasarımı etkileyici. Dost Körpe'nin çevirisi muazzam. Çeşitli ortamlarda 'Tess Gerritsen'in en iyi romanlarından biri' olarak bahsedilen Sessiz Kız, kesinlikle bu övgüyü hak ediyor.


Not: Bu arada o milimetrik parçadan hiçbir şeye ulaşamadılar. İçiniz rahat olsun. 
japonya, gerilim, polisiye



Orijinal Adı: The Slient Girl
Yayın tarihi: Ekim 2015 (9. Baskı)
Yazar: Tess Gerritsen
İngilizce'den Çeviri: Dost Körpe
Ebat: 14 x 23 cm
Sayfa: 280
ISBN: 9786050916317
Goodreads Puanı: 4.12

 
UA-57355180-1