Her kötünün içinde bir iyilik,her iyinin içinde de bir kötülük vardır. İnsan sadece görmek istediğini görür.

15 Ekim'den itibaren tüm kitap satış noktalarında

Geziyoruz biz

Hep okuyacak değiliz ya


24 Ocak 2017 Salı

Huzursuzluk - Zülfü Livaneli


Biz, bu ülkenin okuryazarları, boşluğa düşen bir trapezci gibiydik. Doğu askısını bırakmış, Batı askısını yakalayamadan aşağıya düşmüştük.

Merhamet Zulmün Merhemi Olamaz…

Ben bugüne kadar hiç Zülfü Livaneli okumadım. Hadi dedim facebook sayfamı beğenen iki takipçime bu kitabı hediye edeyim; bu vesile ile bende okuyayım. Hazır lafı açılmışken hatırlatayım; siz bu yorumu ne zaman okursunuz bilmiyorum ama 31 Ocak 2017 gece yarısına kadar sol taraftaki beğen butonundan ya da buradan sayfama giderek sayfamı beğenebilir ve çekilişe katılmaya hak kazanabilirsiniz

Reklâmları geçtiğimize göre devam edelim. Aslen Mardin’li olan gazeteci İbrahim, bir gün çalıştığı gazetenin üçüncü sayfasını hazırlarken, eline ulaşan haberlerden birinde Mardin’den çocukluk arkadaşı olan Hüseyin’in öldüğünü öğrenir. Biraz eski günlerin hatırına, birazda burnuna gelen haber kokusu ile yollara düşen İbrahim, soluğu Mardin de alır. Burada çocukluk arkadaşı Hüseyin’in, IŞİD zulmünden kaçan Ezidi bir kıza aşık olduğunu ve bu nedenle ailesini ve hatta tüm Mardin’i karşısına aldığını öğrenir. İbrahim’in bundan sonraki tek amacı Meleknaz isimli bu Ezidi kıza ne olduğunu bulmaktır.

İlk 30 sayfa sonunda şu notu almışım kenara; “Başıma bir iş gelemeyecekse beğenmedim.” Ne yazık ki kitap bittiğinde de fikrim değişmedi. Densizliğimi mazur görün ama baştan sona ucuz popülizm kokusu aldım ben. Medeniyetlerin beşiği Mardin, dinler ve kültür mozaiği teması, IŞID zulmü, islamofobi, plaza insanlarının ruhsuzluğu ve sığlığı, tüketim toplumunun vefasızlığı, hepimiz kardeşiz bu öfke ne diye ve daha niceleri… tek filme 16 tane sosyal mesaj sığdırıyor diye alay ettiğimiz Mahsun Kırmızıgül kitap yazsa, ortaya ancak böyle bir şey çıkardı.

Asil insanların en neşeli zamanlarında bile bir hüzün vardır, daha düşük ruhlar ise en sefil zamanlarında bile neşelidir.

kitap yorumu, özeti, pdf, konusuDoğan Kitap’tan çıkan Huzursuzluk sadece 154 sayfa ve inanın bana bu iyi bir şey. Finalde bence havada kalan pek çok nokta oldu. Böyle mağrur, dik başlı ve inatçı bir kızı nasıl ikna edebildiğine mutlaka değinilmeliydi diye düşünüyorum.

Kapak ise apayrı bir olay. Diyelim ki İbrahim’in kitap boyu elinden düşürmediği, hikayenin baş karakterlerinden Tavusé Melek figürü işli mendil ile bezeli bir kapak yapmak istemediniz; olabilir. İyi ama kitapta Ezidi adetlerinden bahsederken, Ezidilerin mavi kapılardan geçmediğini, hatta mavi renkten uzak durduğunu söylemediniz mi? E o zaman kapak neden mavi tonlarında? Ezidiler okumasın diye mi? Garip…

Yine de olumsuz görüşlerimin sadece bu kitaba yönelik olduğunu ve Sayın Livaneli hakkındaki genel görüşlerimde en ufak bir değişikliğe neden olmadığının altını çizmek isterim. Zülfü Livaneli bilgi birikimine saygı duyduğum, şarkılarının pek çoğunu bağıra bağıra söylediğim bir insan kendi hatırlar mı bilmem ama 2004 yılı Babaeski festivalindeki konseri gibi bir konseri ömrümün sonuna kadar bir daha görebileceğimi sanmıyorum. Ahmet Koç’un yokluğundan olsa gerek Edirne konserinden aynı keyfi alamamıştım. Bu da buraya not düşülsün Sevgiler, saygılar…



Orijinal Adı: Huzursuzluk
Yayın tarihi: Ocak 2017 (1. Baskı)
Yazar: Ömer Zülfü Lİvaneli
Ebat: 13,5 x 19,5 cm
Sayfa: 160
ISBN: 9786050939828
Goodreads Puanı: 4.46






14 Ocak 2017 Cumartesi

Od - İskender Pala

kitabı yorumu, pdf, özeti

- Bir ‘Yunus’ Romanı – 



Kaçmak demeyelim istersen, Yunus, evladım, hayata tutunmak diyelim. Çünkü her kaçışın hasret gibi, gurbet gibi, firkat gibi acıları, terk etmek, gözden çıkarmak, vazgeçmek gibi fedakarlıkları vardır. Bunun için kalbi kırık olur kaçanın, içinde hasretlikler büyür. Vatandan, topraktan, sevgiliden yana hasretlikler.

-        

Edirne Kitap Okur grubu ile geçen ay yaptığımız toplantıda üzerinde mutabakata vardığımız Od’u okudum. Sayelerinde okuma planımda hiç olmayan kitaplar ile tanışma fırsatım oluyor. Henüz mükemmel sonuçlar alamasam da en azından farklı lezzetler aldığımı söyleyebilirim.

Kitaba başlamadan önce, ne yalan söyleyeyim, ön yargılıydım. Baştan sona dergahta geçen, bir o dervişin, bir bu dervişin ağzından, dünya ve ahiret adabıyla dolu, bin türlü veciz söz okuyacağımızdan endişe etmiştim. Neyse ki korktuğum kadar değilmiş. Hatta ilk bölümler bildiğin bir tarihi macera romanı gibi.

Efenim, yazar bize bir anlatıcı karakter kurgulamış, Molla Kasım. Böylelikle, benzerlerine pek rastlamadığımız, eşsiz bir örneğini Amin Maalouf’un Tanios Kayası’nda görebileceğiniz “ikinci tekil anlatım” yolu seçilmiş. Kurguya göre kaderi Yunus Emre ile kesişen Molla Kasım, ondan aldığı ilham ile kendisinden ve oğlundan dinledikleri ile gelecek kuşaklara aktarılmak üzere bir biyografi hazırlamış.

Moğol istilası ile yerinden yurdundan olan Yunus’un hayatı boyunca neleri kaybettiğini, nelere sabrettiğini ve neleri kazandığına şahit oluyoruz. Sadece Yunus’un hayatı değil, onunla birlikte yıkılmak üzere olan Selçuklu Devleti’nin son yılları ve Osmanlı Devleti’nin (daha doğrusu beyliğinin) kuruluşu hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Ancak kendi cahilliğimin de etkisi olmakla birlikte; anlatılanların ne kadarı gerçek, ne kadarı kurgu, hangi söz, hatıra Yunus’un, hangisi İskender Pala’nın bilemedim.

Dönem insanlarının yaşadığı zorluklar, yayan gezilen Anadolu toprakları son derece ilgi çekici gelse de, arka planda sürekli verilen şeyh, dergâh, derviş, tarikat, yol güzellemelerini pek sevmedim. Bunun yanı sıra Keloğlan masalarından fırlamış gibi duran, İslamiyet’in kendi özüne aykırı duran, kendiliğinden ortaya çıkan sofralar, söğüt dalıyla adam kesen cengâverler ve buna benzer kerametleri abartılı buldum.

Acının birine üzülmeden diğeri geliyordu Molla Kasım. Yeni bir acıya ah edecek olsak, içimizdeki eski bir ah ağzımızdan çıkıp ona yer açıyordu.

Öte yandan yazar, bilerek ya da bilmeyerek korkunç bir gerçeği gözler önüne seriyor; düşünsenize daha 12. yüzyılda, nüfusu bugünkünden kat be kat az olan Anadolu’da onlarca şeyh, derviş, abdal, kahin, tarikat, dergah, mezhep cirit atıyormuş. Ne acı. Kaldı ki o döneme ait en güzel tanımı Yunus Emre’nin gönlünün yıldızı Sitare yapmış:
“İnsanlar yaratılışlarının gereği madde ile mana dengesinde yaşamak isterlermiş. Madde tükenince geride bıraktığı boşluğu mana doldurur; yahut mana yükselince madde bedeni terk edip gidermiş.”
Ne güzel söylemiş. Belki de dini satanların zengin, kendini Allah’a en çok muhtaç ve yakın olmak zorunda hissedenlerin fakir olması bu yüzdendir.

Zalimin karnından aşı eksilmeyegörsün, mazlumun kanına ekmek doğrar da yer.

kitabı yorumu, pdf, özeti
Özel bir sebebi olmamakla birlikte kapağı beğenmedim, kitap ile birlikte cd gelmesini esefle kınadım. İngilizce eğitim seti mi bu, cd’de neyin nesi? Kelime, imla, yazım yanlışına gözüm ilişmedi, bu açıdan oldukça başarılı. Ancak yüzyıllar öncesindeki dervişlerin konuşurken Simurg, girift, taciz gibi kelimeler kullanmalarını garipsedim.

Onun dışında hayatıma yeni ufuklar açan, iyi ki okumuşum dediğim bir kitap olmadı.  Ancak anlatımı sürükleyici, anlaması kolay bir kitap olması nedeni ile kolay okunan akıcı bir roman. Bu nedenle vakit kaybı da diyemem.






                                        
Od - İskender Pala



Orijinal Adı:
 Od 
Yayın tarihi: Ekim 2016 (17. Baskı)
Yazar: İskender Pala
Ebat: 13,5 x 19,5 cm
Sayfa: 359
ISBN: 9786054322848
Goodreads Puanı: 4.0





2 Ocak 2017 Pazartesi

Küçük Prens - Antoine de Saint-Exupéry

kitap torumu, özeti, konusu, pdf

Büyükler hiçbir şeyi tek başlarına anlamıyorlar, onlara durmadan açıklamalar yapmak da çocuklar için çok sıkıcı oluyor doğrusu.


Eh! Aslında geç bile kaldım sayılabilir. Ama en azından hiç olmamasından iyidir değil mi? Zaten Türkiye'de ve dünyada bu kitabı basmayan tek bir yayın evi, merdaneleri arasında bu kitabın sayfaları geçmemiş tek bir baskı makinesi kalmamışken, benim okuyup yorumlamamam düşünülemezdi.

Başlarken gergindim açıkçası. Düşünsenize, bugüne kadar bu kitap hakkında yazılmış tek bir olumsuz düşünceye rastlamadım. Ne bu görüşlerin aksine bir görüş belirtebilirsin ne de binlerce övgü arasından sıyrılıp daha güzelini yapabilirsin.

Yıllar, ama çok uzun yıllar önce (sanırım ilkokul zamanlarım, emin değilim) televizyonda bir filmini izlediğimi hatırlıyorum. Nedense gerildiğimi, hatta yer yer ürktüğümü hatırlıyorum. O şerefsiz yılan ya da ruh hastası tilki yüzünden olabilir, bilmiyorum. Ama Küçük Prens'in gezegen hasretini iliklerimde hissettiğimi, onun için üzüldüğümü çok net hatırlıyorum.

kitap yorumu, konusu, özeti, pdfUçağı Büyük Çöl (muhtemelen Sahra Çölü) üzerinde bozularak, çöle inmek zorunda kalan bir pilot, uçağındaki arızayı gidermeye çalışırken birden bire yanında bitiveren küçük bir çocuk görünce şaşırıp kalır. Haklı olarak, çölün ortasında birden bire ortaya çıkan ve kendisinden bir kuzu resmi isteyen bu çocuğun nereden geldiğini öğrenmeye çalışır.

Çok uzaklardan, Asteroid   B-612'den, pilotun ona verdiği isimle söylersek Küçük Prens, kendi küçük gezegeninden sıkılınca, yeni insanlar tanımak ve yeni şeyler öğrenmek üzere yola çıkan bir gezgindir. Küçük Prens yolculuğu boyunca birbirinden farklı insanlar tanımakta ve bir çocuğun saf ve temiz kalbi ile büyüklerin tuhaflıklarına anlam vermeye çalışmaktadır.

Büyükler gerçekten çok, çok tuhaf oluyor.

Zaman zaman, Küçük Prens gerçekten bir başka gezegenden gelen küçük bir kaşif mi, yoksa çöl sıcağında deliren bir pilotun gördüğü serap mı diye düşündüm. Öte yandan yazar Antoine de Saint -Exupéry'nin de gerçek hayatında bir pilot olduğunu ve çıktığı bir keşif yolculuğunda kaybolup bir daha geri dönmediğini düşününce, insanın aklına bu öykünün tamamen gerçek olabileceği de geliyor. Kim bilir belki de yazar bu küçük dostuna iade-i ziyarete gitmiş ve oraları çok sevdiği için geri dönmemiş olabilir mi?

İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez.

Gerçekten çok enteresan bir kitap. Sıradan, basit bir çocuk kitabı gibi ilerlerken, birden bir cümle patlıyor ve şaşırıp kalıyorsunuz. Mesela Küçük Prens "Burada yargılanacak kimse yok" deyince Kral, "O zaman sende kendini yargılarsın, kaldı ki en zor olan da budur" deyiveriyor.

kitap konusu, yorumu, özeti, pdfKitabın bir bölümünde Asteroid B-612'yi keşfeden bir Türk gökbilimci ve kılık kıyafet devrimi yapan bir önderden bahsediliyor. Bölüm şöyle;
"Bu gezegeni bir zamanlar teleskopla ilk kez gören biri olmuş: 1909'da bir Türk gökbilimci. Bu konuda hazırladığı raporu Uluslar arası Gökbilimciler Kurultayı'na sunmuş. Ama başında fes, ayağında şalvar var diye sözüne kulak asan olmamış. Büyükler böyledir işte.
Bereket versin, Asteroid B-612'nin onurunu kurtarmak için dediğim dedik bir Türk önderi tutmuş, bir yasa koymuş. Herkes bundan böyle Avrupalılar gibi giyinecek, uymayanlar ölüm cezasına çarptırılacak. 1920 yılında aynı gökbilimci bu kez çok şık giysiler içinde Kurultay'a gelmiş. Tabii bütün üyeler görüşüne katılmışlar."


Hal böyle olunca ben gerçekten böyle bir Türk Gökbilimci var mı diye merak edip araştırdım ve tahminimin ötesinde çok ilginç bir bilgiye rastladım. Ekşi sözlük yazarlarından tinkebaut'un (başka başlıklarda başka yazarlarda aynı hususu irdelemiş) teorisine göre, yukarıdaki alıntıda bahsi geçen gökbilimci ve önder (anladığım kadarıyla bazı baskılarda diktatör diye de geçiyor) aynı kişi; Atatürk. Yazar bu savını Lord Kinross'un "Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu" isimli kitaplarında alıntılarla destekliyor. İlgili entrye şuradan ulaşabilirsiniz.

Kapak sade ve hoş. Kitabın finali iç burkan cinsten. Çocuklara okunacak gibi değil bana kalırsa. Çeviri güzel, baskı güzel, anlatım güzel ve alt tarafı 100 sayfa. Hala hayattayken, okumadan ölmeyin.
kitap konusu, yorumu, özeti, pdf

Orijinal Adı: Le Petit Prince
Yayın tarihi: Ocak 2016 (8. Baskı)
Yazar: Antoine de Saint -Exupéry
Fransızca'danÇeviri: Cemal Süreyya - Tomris Uyar
Ebat: 13.5 x 19.5 cm
Sayfa: 112
ISBN: 9789750724435
Goodreads Puanı: 4.27








 
UA-57355180-1